mimarlığın ilk yılında bir hocam vardı. ilk dersine girdiğimde çok sevip aynı zamanda da "bu adam ağzıma sıçcak olm" demiştim. sonraki günlerde sadece o adam beni her şeye sımsıkı bağladı. yaptığım işe öyle bir bağladı ki hatta, cuma akşamı eve sabırsızlıkla gelip çalışmaya başlıyor ve çizim masasının başında uyumadan ve mümkün olduğu kadar az yerimden kalkarak cumartesi öğleni buluyor ve her ne iş yapmam gerekiyorsa hepsini bitiriyordum. o zamandan ne önce ne de sonra bir daha o azmi ve bağlılığı kendimde görmedim. bana sıklıkla "git kasap ol sen bu ne" diyordu. ben de sırf öbürlerine hep "git ev kadını ol/git hemşire ol/..." diyor da bana "kasap" diyor diye bile seviniyordum - değişik bir şey diyor ya, yeter gibi düşünerek. genelde sadece maketlerimi ve merdivenlerimi beğeniyordu. sadece jürilerde baldan tatlı oluyordu. ondan sonra okulda olduğu her dönem mutlaka bir dersini aldım. sırf o veriyor diye ilk projeyi almam gerekenden önce aldım. sıklıkla nefret ettim, küstüm, sonra bir daha görünce tekrar her şeye aşık oldum. sonra tekrar küstüm, tekrar aşık oldum. bu döngü sabitlendi. artık onun verdiği ve alabileceğim bir ders kalmadığı okuldaki son döneminde ise odasına çağırıyordu öylesine, sebepsizce. gidip sonsuzca saçmalıyor ve kitliyorduk o zamanki en iyi arkadaşımla. artık bizi kovacak raddeye gelinceye kadar da oturuyorduk. bu arada neredeyse herkes nefret ediyordu ondan. hem de standart bir nefret değil, şiddetli bir öfke ve iğrenme ile karışık nefret. savunur gibi olduğumda ise "o seni çok seviyo tabi sana böyle yapmıyo" diyorlardı. sanırım sevdiklerine hep çok iyi davrandığına inanıyorlardı kendilerince. fakat kötü yapılan işler/yapılamayan işler söz konusuyken öyle bir dünya hiç olmadı.
sonra gitti. avusturalya'ya. bir yandan kitap yazıyordu. iki tane basılmış kitabı vardı hatta. bir tanesini ilk öğrendiğimde gidip almıştım. yazdıkları, benim rüyalarımın çılgınlığı ile şuurlu düşünce halimin arasında gidip geliyordu. o da ilk defa benim okuduğum hakan günday kitabını gördüğünde benimle konuşmuştu. sanırım ikinci ya da üçüncü dersin başında, beklerken piç'i okuyordum. sonraki yıllarda michel foucault ile ilgili konuşabildiğim tek kişi o oldu. izlediğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar birbirini öylesine tutuyordu ki her tavsiyesini hızla hayata geçiriyordum. tükettiğimiz şeylerin tutarlılığı bir tarafa, yorumlarımız da son derece ahenkliydi. bir yandan sadece o, beni yaptığım işe ve görüşlerime sımsıkı bağlayabiliyor ya da her şeyimden tiksindirebiliyordu. sadece onun dersine gidiyorum diye güne dünyanın en hızlı başlayan insanı olabiliyordum ya da kendimi köprüden atasım gelebiliyordu. bazen ikisi aynı anda da olabiliyordu. ama hiçbir zaman sorduğu son derece karmaşık bir soruya cevap vermekten korkmadım. bazen gerizekalı muamelesi yaparken bile dediklerimi değersiz bulmadığını hissediyordum çünkü. belki bu benim hayalgücümün ürünüydü ama o benim hayalgücümün ve bilinçaltımın en salak noktalarını bile her nasılsa biliyordu. tek kelime etmeden de bildiğini hissettiriyordu. "farklı gördüklerinden biri" olduğumu bilmek, hayatımdaki en tatmin edici histi. onun farklı gördüklerine farklı bakmam yüzünden, şu anda en değer verdiğim insanı hiç zaman kaybetmeden ve hiçbir şeyi esirgemekten çekinmeyerek tanıdım.
şimdi o kadar uzaktayken, sadece onun görüşleri eksik kalıyor bazen. kafamda yerleşip kalan sesi ve yaptığım herhangi bir işe olan yorumunu o söylemeden duyabilmek yetisi 1 yıldır kayboldu. bu beni öldürüyor. dün, planı/kesitleri/görünüşü biten ve modellediğim ve bitmesi gereken birkaç binadan sadece biri olan binaya mal mal bakarken proje hocam bilgisayarımla bakışmamızı böldü. bir süre için "bina" kelimesini bile unuttum. en sonunda "içime sinmeyen bir şey var ve onun ne olduğunu bulmaya çalışıyorum" dedim. o esnada 1 yıldır neyin eksik olduğunu, neden her şeyden bu denli bıktığımı idrak ettim. kafamın içindeki son derece sert ve kendine has yorumlar yapan o ses ya kayboldu ya da dinlemeyi unuttum. içimdeki bir şeyler havaya karışıp benden bağımsız bir halde başka başka yerleri gezmeye başladı. belki görünmez kentleri geziyordur. belki sin city'e gitmiştir. arrakis'e taşınmıştır. bilmiyorum. ama her nedense bu sabah, anlamsızca idefix'te bakınırken o sesin sahibine ait kitabı buldum. hemen sipariş verdim. ve bir anda "bu bi işaret!" kafasını her an yaşamayı başarabilen aptal ruh halim geri döndü. belki, ona dair yeni bir şeyler okumak biraz da olsa sesini geri getirir bana. umuyorum.
tüm bunlar yüzünden, bugün için bu gelsin: http://youtu.be/cpys1c3jCNs
5 yorum:
seni sevyom sen hep yaz
bu alakasız mimarsal yazımı da okuyup sevdiysen kalbim senin zaten :)
Nasıl da katılıyorum her cümlene! Benim de bu aralar o kadar çok aklıma geliyor ki. Secret denen şey gerçek olsaydı yarın dibimizde bitmesi gerekirdi.
gerçekten. ihtiyacım. var.
insan hangi kitap diye merak ediyor?
Yorum Gönder