böceklerden oluşan bir yatağa sahibim. galiba. muhtemelen. belki.
yine uykudan ölüyor fakat uyuyamıyorum.
yatağın bi başından kırkayak öbür başından hamam böceği ile bok böceği kırması bir şey çıktı.
her yerime sinkov mu neyse ondan sıktım.
mümkün olsaydı vücudumdaki her deliğe pamuk tıkardım ama şimdilik kulaktan gayrısı mantıklı görünmüyor.
bi de türünü tespit edemediğim bi haşarat her yerimi ama her yerimi sokmuş.
kaşınarak ölen ilk insan olacağım.
üstelik çok açım.
sabahlamamın bir yan etkisi de şu ki; datça'da olmamdan dahi utanmayıp çılgınca online alışveriş yaptım.
çünkü en sevdiğim şey kargo beklemek.
hayır, kitap okumadım veya bir şeyler yazmadım çünkü bu aktivitelere yetecek beynim yoktu.
onun yerine online alışveriş yaptım ve diziler diziler diziler izledim.
her zaman bir beyin barındırmak zorunda mıyım?
değilim bence.
yine de son 3,24 beyin hücremi de bu gece öldürdüm galiba.
kafamın içi ağrıyo.
bir sigara ve bir sigara daha derken itiraf ediyorum böcekler belki sigara kokusundan tiksinerek ölür gibi düşündüm.
ortalıkta olmamaları en korkuncu olum!
ben uyuduğum dakikada her yerden üzerime koştur koştur gelecekler gibi hissediyorum.
her yer sineklik oysa ki.
mutluluk yine satın alınamadı victor.
bu arada bugün farid farjad konserine yetişmeye çalışırken üzerime keskin uçlu şampuan tüpü düşürmek suretiyle 2 yerimden ağır kanamalı yaralandım, ardından duştan çıkmaya çalışırken de duşakabin kopup üstümde 2ye kırıldı. konsere yetiştim fakat konserde de dizimi sigarayla yaktım.
anladığım kadarıyla koparak dökülüyorum.
güle güle / live long and prosper / xo
26 Temmuz 2012 Perşembe
22 Temmuz 2012 Pazar
leyla abla ve ashton kutcher
nasıl blog yazıyodum ben ya? vallahi unuttum.
kusura bakma da ilişkimiz aynen çok kanka gibi duran ama birkaç hafta düzenli görüşmeyince konuşacak hiçbir şeyi kalmayan iki sığ arkadaş gibiymiş. evet, üzüldüm. tamam. geçelim.
yine döndüm dolaştım ilişkimizin başladığı yatağa geldim yatıyorum. bu sefer iklimler veya zahir yok yanımda. hayata dair bağlarımı kopartma masterı yapıyorum. eğitim hayatım duraksadığı için bu alanda ilerlemeyi tercih ettim. kişisel gelişeyim bari dedim. 1 yıldır gelişmeye çalışıyorum ama pek becerebildiğim söylenemez.
bugün abimin temizlikçisi leyla abla, uyandığım gibi bana sımsıkı sarıldı ve 2-3 dakika kadar bırakmadı. geçen yıl istanbul'a dönmeden önceki son temizlik gününde de 1 sene görüşemeyeceğiz diye delicesine ağlamıştı. galiba kimse beni leyla abla kadar sevmiyor. leyla abla çok ilginç bir insan çünkü boyu 1.30. dalga geçmiyorum. benden kısa yetişkin tanımadım gibi bir şey. o yüzden bence çok ilginç. sizlerin görüş hizasından nasıl göründüğümü anlamam konusunda leyla abla'dan başka referansım yok.
ama ben boyumdan çok memnunum çünkü boynumu sevmiyorum. arkadaşlar, dostlar ve sokaktaki alakasız kalabalık bana yukarıdan bakınca boynum odak noktasında olmadığı için çok mutluyum. bazen evden çıkmadan ve sosyal hayata karışmadan önce saatler boyunca kendimi çok çirkin hissediyorum, sonra "neyse ki herkes tepemden bakıyo olum" diye düşünüp aniden seviniyorum. ama öyle olunca da burnum iyice zıbıdı görünüyor olabilir. buna hiç takılmayıp, bardağın dolu tarafında çipildeşmeye devam edeceğim.
bugün ashton kutcher'ın upgraded modeli bir erkek yanıma gelip "pardon" dedi. biscolata erkeği gibi torsosuyla ve olanca üstsüzlüğü ile gezdiği için bir an bayılacak gibi oldum ve mal gibi bakarak devam etmesini bekledim. "o kadar güzelsiniz ki..." dedi ve iyi geceler dileyerek uzaklaştı. arkasından "dur, gitme, evlenelim ve durmaksızın çocuk yapmaya çalışalım, nolursun dur!" diye bağırmak istediysem de sustum. çünkü açıkçası oha. böyle bir şey hiç başıma gelmemişti. öncelikle hiç de o kadar güzel değilim, bir süreliğine bana mı yoksa oynadığım sokak köpeğine mi diyor emin olamadım, gerisini sen düşün. ve sahiden daha önce böyle bir şey yaşamadığım gibi, tanıdığım insanlara da genelde ben iltifat ederim, onlar bana iltifat etmezler. aramızdaki dinamik budur. biri bana bir şey deyince havalara uçarım -diye tahmin ediyorum. bu ashton kutcher ver.2.8 arkadaşa gerçekten muazzam bir hayat diliyorum. beni öylesine mutlu etti ki. o da olsun be. valla olsun. öte yandan, üzerimdeki elbiseyi ilk defa giymiştim, 2-3 defa daha giyerek duruma göre "lucky dress" ilan etmeyi düşünüyorum.
hayatımda başka bir aksiyon yok. bi kitap mitap bişey okuyup öyle geleyim de iki konuşacak konu çıksın.
bu arada lie to me izlemeye başladım ama hiç benim gibi obsesif insana göre bir şey değilmiş. bi de şöyle bir şey var ki, mesela 'şu şu mimikleri yapan insan yalan söylüyor' gibi bi bilgi ediniyorum ve ne kadar absürt olursa olsun hemen o mimiği yapasım geliyor. hani elimden gelse göz bebeğimi büyütcem. tik gibi bir şey mi ki? anlam veremedim. mesela iletişim dersinde öğrendiğim beden diline dair tüm bilgileri de bilhassa yanlış yanlış yerlerde bilinçli olarak kullanıyordum bir ara. şimdi azalttım. tik falan bişey bilmemne geçtim de manyak mıyım lan acaba?
son olarak, dün gece rüyamda çok eskiden beraber ders aldığım alakasız ötesi bi kız bana yavşıyordu ve bütün rüya boyunca şehirden şehire korkuyla ağlayarak koşuyordum. bi homofobim eksikti çünkü. o yüzden. of.
kusura bakma da ilişkimiz aynen çok kanka gibi duran ama birkaç hafta düzenli görüşmeyince konuşacak hiçbir şeyi kalmayan iki sığ arkadaş gibiymiş. evet, üzüldüm. tamam. geçelim.
yine döndüm dolaştım ilişkimizin başladığı yatağa geldim yatıyorum. bu sefer iklimler veya zahir yok yanımda. hayata dair bağlarımı kopartma masterı yapıyorum. eğitim hayatım duraksadığı için bu alanda ilerlemeyi tercih ettim. kişisel gelişeyim bari dedim. 1 yıldır gelişmeye çalışıyorum ama pek becerebildiğim söylenemez.
bugün abimin temizlikçisi leyla abla, uyandığım gibi bana sımsıkı sarıldı ve 2-3 dakika kadar bırakmadı. geçen yıl istanbul'a dönmeden önceki son temizlik gününde de 1 sene görüşemeyeceğiz diye delicesine ağlamıştı. galiba kimse beni leyla abla kadar sevmiyor. leyla abla çok ilginç bir insan çünkü boyu 1.30. dalga geçmiyorum. benden kısa yetişkin tanımadım gibi bir şey. o yüzden bence çok ilginç. sizlerin görüş hizasından nasıl göründüğümü anlamam konusunda leyla abla'dan başka referansım yok.
ama ben boyumdan çok memnunum çünkü boynumu sevmiyorum. arkadaşlar, dostlar ve sokaktaki alakasız kalabalık bana yukarıdan bakınca boynum odak noktasında olmadığı için çok mutluyum. bazen evden çıkmadan ve sosyal hayata karışmadan önce saatler boyunca kendimi çok çirkin hissediyorum, sonra "neyse ki herkes tepemden bakıyo olum" diye düşünüp aniden seviniyorum. ama öyle olunca da burnum iyice zıbıdı görünüyor olabilir. buna hiç takılmayıp, bardağın dolu tarafında çipildeşmeye devam edeceğim.
bugün ashton kutcher'ın upgraded modeli bir erkek yanıma gelip "pardon" dedi. biscolata erkeği gibi torsosuyla ve olanca üstsüzlüğü ile gezdiği için bir an bayılacak gibi oldum ve mal gibi bakarak devam etmesini bekledim. "o kadar güzelsiniz ki..." dedi ve iyi geceler dileyerek uzaklaştı. arkasından "dur, gitme, evlenelim ve durmaksızın çocuk yapmaya çalışalım, nolursun dur!" diye bağırmak istediysem de sustum. çünkü açıkçası oha. böyle bir şey hiç başıma gelmemişti. öncelikle hiç de o kadar güzel değilim, bir süreliğine bana mı yoksa oynadığım sokak köpeğine mi diyor emin olamadım, gerisini sen düşün. ve sahiden daha önce böyle bir şey yaşamadığım gibi, tanıdığım insanlara da genelde ben iltifat ederim, onlar bana iltifat etmezler. aramızdaki dinamik budur. biri bana bir şey deyince havalara uçarım -diye tahmin ediyorum. bu ashton kutcher ver.2.8 arkadaşa gerçekten muazzam bir hayat diliyorum. beni öylesine mutlu etti ki. o da olsun be. valla olsun. öte yandan, üzerimdeki elbiseyi ilk defa giymiştim, 2-3 defa daha giyerek duruma göre "lucky dress" ilan etmeyi düşünüyorum.
hayatımda başka bir aksiyon yok. bi kitap mitap bişey okuyup öyle geleyim de iki konuşacak konu çıksın.
bu arada lie to me izlemeye başladım ama hiç benim gibi obsesif insana göre bir şey değilmiş. bi de şöyle bir şey var ki, mesela 'şu şu mimikleri yapan insan yalan söylüyor' gibi bi bilgi ediniyorum ve ne kadar absürt olursa olsun hemen o mimiği yapasım geliyor. hani elimden gelse göz bebeğimi büyütcem. tik gibi bir şey mi ki? anlam veremedim. mesela iletişim dersinde öğrendiğim beden diline dair tüm bilgileri de bilhassa yanlış yanlış yerlerde bilinçli olarak kullanıyordum bir ara. şimdi azalttım. tik falan bişey bilmemne geçtim de manyak mıyım lan acaba?
son olarak, dün gece rüyamda çok eskiden beraber ders aldığım alakasız ötesi bi kız bana yavşıyordu ve bütün rüya boyunca şehirden şehire korkuyla ağlayarak koşuyordum. bi homofobim eksikti çünkü. o yüzden. of.
2 Temmuz 2012 Pazartesi
29 Mayıs 2012 Salı
usenmekti
bloggera bilgisayardan login olmaya useniyordum ve bu durum muhtemelen sonsuza dek surecekti. cunku ben bir kere usendiysem sonu gelmezdi. mobil bloglarima ve turkce karaktersizligime alisabileceksen hayatima boyle devam etmek istiyordum.
ote yandan mimari psikoloji hocamin bir wordpress makalesinden soru arakladigi bir dunyada yasiyorduk ve bu beni biraz uzuyordu. saatlerdir vizyonumu gere gere genisletip kucuk notlarla cilgin bir makaleye yelken acmamin ardindan wordpress linki elime ulastigi anda ister istemez onun sinirlarina yerlesmistim. bu sarsici gercegin isiginda hayatima nispeten dar bir pencerede ve uykusuz devam ediyordum.
gecmis zamanda cekimleme aliskanligini pesime kim taktiysa allah onu davul etsindi.
bu gece kabus gormezsem memnun olurdum, bunu da unutmamaliydik.
ote yandan mimari psikoloji hocamin bir wordpress makalesinden soru arakladigi bir dunyada yasiyorduk ve bu beni biraz uzuyordu. saatlerdir vizyonumu gere gere genisletip kucuk notlarla cilgin bir makaleye yelken acmamin ardindan wordpress linki elime ulastigi anda ister istemez onun sinirlarina yerlesmistim. bu sarsici gercegin isiginda hayatima nispeten dar bir pencerede ve uykusuz devam ediyordum.
gecmis zamanda cekimleme aliskanligini pesime kim taktiysa allah onu davul etsindi.
bu gece kabus gormezsem memnun olurdum, bunu da unutmamaliydik.
25 Mayıs 2012 Cuma
?
aylar yillar sonra bugun o kadar kirginim ki. hayattan yegane istegim, su anda yanimda bana sarilacak birinin olmasi. benimle uyumasi. yorgunluktan olsem de uyuyamiyorum ben artik. sarilsa iste birisi, bir anda her seyden korusa mesela. hemen uyusam. sadece bu. baska bir istegim yok.
belki de ertesi gun iz birakmadan ortadan kaybolan hislerimden biri, bilmiyorum. su an sahiden yok gibiyim. varligi hicbir seyi degistirmeyen sayisiz insandan biriyim. kimse icin ozel olmayan. insani duygulari aylardan birinde bir gece ugrayip giden rastgele bir kizim. anlamsiz. benimle alakasiz.
gune basladigimda hickimse icin hicbir sey olmamak yine rahatlatacak mi, yoksa yine belli bir zaman dilimi boyunca bunun aslinda son derece boktan bi durum oldugunu kabullenecek miyim, merak etmek istemiyorum.
eninde sonunda ne olup bitiyor ve ne parcalaniyorsa aslinda insan hepsini kendi elleriyle yapiyor. kendisi dahil kimsenin ruhu bile duymadan.
belki de ertesi gun iz birakmadan ortadan kaybolan hislerimden biri, bilmiyorum. su an sahiden yok gibiyim. varligi hicbir seyi degistirmeyen sayisiz insandan biriyim. kimse icin ozel olmayan. insani duygulari aylardan birinde bir gece ugrayip giden rastgele bir kizim. anlamsiz. benimle alakasiz.
gune basladigimda hickimse icin hicbir sey olmamak yine rahatlatacak mi, yoksa yine belli bir zaman dilimi boyunca bunun aslinda son derece boktan bi durum oldugunu kabullenecek miyim, merak etmek istemiyorum.
eninde sonunda ne olup bitiyor ve ne parcalaniyorsa aslinda insan hepsini kendi elleriyle yapiyor. kendisi dahil kimsenin ruhu bile duymadan.
24 Mayıs 2012 Perşembe
bitse ya
uzun bir aradan sonra dünyanın en anlamlı konusuyla geri geldim, biliyorum beni seviyorsun. ben de seni canım.
lisede daha formdayız ya hani. neden öyleydi o diye düşünüyorum arada bir. bugün anladım lan. lisede forma diye bir şey var. araya yaz girince, yaz sonu o formanın içine girmek zorundasın. muhtemelen tam da istediğin gibi kişiselleştirmişsin o eteği pantolonu, ancak güzel bi gömlek bulmuşsun, mantıklı bi kombinasyon çıkartmaya çalışmışsın. yaz bitince aynılarını giymek istiyor insan. hem öyle bir arzusu olmasa bile sürekli bir uyarı halinde. azıcık kilo alsan illa ki fark ediyorsun çünkü her allahın günü aynı kıyafeti giyiyosun işte. bi de çirkin filan. neyse yani bu geldi aklıma. ne bileyim. sıkıldım şimdi yazarken. konuşuruz sonra. öptüm.
lisede daha formdayız ya hani. neden öyleydi o diye düşünüyorum arada bir. bugün anladım lan. lisede forma diye bir şey var. araya yaz girince, yaz sonu o formanın içine girmek zorundasın. muhtemelen tam da istediğin gibi kişiselleştirmişsin o eteği pantolonu, ancak güzel bi gömlek bulmuşsun, mantıklı bi kombinasyon çıkartmaya çalışmışsın. yaz bitince aynılarını giymek istiyor insan. hem öyle bir arzusu olmasa bile sürekli bir uyarı halinde. azıcık kilo alsan illa ki fark ediyorsun çünkü her allahın günü aynı kıyafeti giyiyosun işte. bi de çirkin filan. neyse yani bu geldi aklıma. ne bileyim. sıkıldım şimdi yazarken. konuşuruz sonra. öptüm.
27 Nisan 2012 Cuma
selam naber
düzenli olarak hayatımın içine sıçıyorum da olay mahalindeyken asla öyleymiş gibi gelmiyo ha.
niye ki öyle o?
oh mis gibi nasıl da içimi sıkıştırıyor anlatamam.
neyse geçer herhalde.
nihayetinde gün gelecek salaklığın, ileriyi görememezliğin çözümünü ben bulcam dostlar.
ya da bir şey bitemiyorsa bir sebebi varmıştır, en kötü ihtimalle onu da bulabilirim.
ya da her şey cidden boka sararak bitebilir.
bir önceki cümleyle kendimi kandırdım fark ettin mi canım?
belki sen de kandırıyorsundur, bi düşün bakiym.
aynı döngüde sonsuza kadar yaşayamayız çünkü insan dediğin birkaç 10 yıl yaşayıp ölüyor.
o birkaç 10 yılı böyle yaşamasak iyidir.
eninde sonunda işlerin nereye bağlanacağını biliyoruz.
bilemiyorduk.
bilebilirdik de.
emin olamadım.
ilerleyen bölümlerde görecektik.
gördük.
biraz daha görebiliriz.
bazen bir konuda öyle bulanıyorum ki, tanıdığım herkese "sence bu böyle mi olmalıydı? bu doğru bişey mi? napim ki ben şimdi?" gibi sorular sorup sonra günlük falları falan okuyup mutlaka bir yerlerden bir ipucu bir düşünce yolu çıkartma peşine düşüyorum.
tasarımdan tut da ilişkilere kadar uzat bunu.
içimden bir ses gelmeye görsün, hemen bir tedirgin sazan oluyorum.
kafamın, kalbimin içindeki ses mantıktan o denli uzak, o denli imkansızlıklar silsilesi gibi geliyor.
oysa ki adım gibi biliyorum, kimsenin dediği doğru olmayacak.
kimse benim ne düşündüğümü, ne yaşadığımı, ne hissettiğimi bire bir bilemeyecek.
dünyanın en mantıklı ve aynı zamanda beni en iyi bilen insanı gelse önerdiği çözüm içime sinmeyecek.
her daim kendi sesimin peşine takılıp gidebilme cesareti dileyerek susup gidiyorum.
ayaklarını kıçına vura vura kaçmak nasıl da fonksiyonsuz bazen.
nasıl da kısa süreli bir çözüm o.
o içindeki salak sesi dinlemeyip de doğru olanı yapayım diye deliler gibi irdeleyince nasıl dönüp dönüp aynı noktaya geri geliyorsun bazen.
her şeyin içine sıçmayı bu yüzden bu kadar çok seviyorum ve bu yüzden bu kadar sık yapıyorum.
içimi sıkıştıran sonuçlar doğurduğu olsa da, onu dinleyip de yaptığım tek bir şeyden bile pişman olmuyorum.
bunu buraya bağlayacağımı nasıl da bilemedin dimi?
biraz böyle ol bak.
biraz özgür ol.
biraz yanlış yap.
bak biraz dene, nasıl değişiyor her şey.
niye ki öyle o?
oh mis gibi nasıl da içimi sıkıştırıyor anlatamam.
neyse geçer herhalde.
nihayetinde gün gelecek salaklığın, ileriyi görememezliğin çözümünü ben bulcam dostlar.
ya da bir şey bitemiyorsa bir sebebi varmıştır, en kötü ihtimalle onu da bulabilirim.
ya da her şey cidden boka sararak bitebilir.
bir önceki cümleyle kendimi kandırdım fark ettin mi canım?
belki sen de kandırıyorsundur, bi düşün bakiym.
aynı döngüde sonsuza kadar yaşayamayız çünkü insan dediğin birkaç 10 yıl yaşayıp ölüyor.
o birkaç 10 yılı böyle yaşamasak iyidir.
eninde sonunda işlerin nereye bağlanacağını biliyoruz.
bilemiyorduk.
bilebilirdik de.
emin olamadım.
ilerleyen bölümlerde görecektik.
gördük.
biraz daha görebiliriz.
bazen bir konuda öyle bulanıyorum ki, tanıdığım herkese "sence bu böyle mi olmalıydı? bu doğru bişey mi? napim ki ben şimdi?" gibi sorular sorup sonra günlük falları falan okuyup mutlaka bir yerlerden bir ipucu bir düşünce yolu çıkartma peşine düşüyorum.
tasarımdan tut da ilişkilere kadar uzat bunu.
içimden bir ses gelmeye görsün, hemen bir tedirgin sazan oluyorum.
kafamın, kalbimin içindeki ses mantıktan o denli uzak, o denli imkansızlıklar silsilesi gibi geliyor.
oysa ki adım gibi biliyorum, kimsenin dediği doğru olmayacak.
kimse benim ne düşündüğümü, ne yaşadığımı, ne hissettiğimi bire bir bilemeyecek.
dünyanın en mantıklı ve aynı zamanda beni en iyi bilen insanı gelse önerdiği çözüm içime sinmeyecek.
her daim kendi sesimin peşine takılıp gidebilme cesareti dileyerek susup gidiyorum.
ayaklarını kıçına vura vura kaçmak nasıl da fonksiyonsuz bazen.
nasıl da kısa süreli bir çözüm o.
o içindeki salak sesi dinlemeyip de doğru olanı yapayım diye deliler gibi irdeleyince nasıl dönüp dönüp aynı noktaya geri geliyorsun bazen.
her şeyin içine sıçmayı bu yüzden bu kadar çok seviyorum ve bu yüzden bu kadar sık yapıyorum.
içimi sıkıştıran sonuçlar doğurduğu olsa da, onu dinleyip de yaptığım tek bir şeyden bile pişman olmuyorum.
bunu buraya bağlayacağımı nasıl da bilemedin dimi?
biraz böyle ol bak.
biraz özgür ol.
biraz yanlış yap.
bak biraz dene, nasıl değişiyor her şey.
24 Nisan 2012 Salı
zorunda mıyım
yeter.
çünkü baya baya basitçe: yeter.
uğraşamayacağım.
ne yanlış anlaşılmaları düzeltmekle,
ne güven tazelemekle,
ne özgüvenlerini tazelemekle,
ne birilerini düşüncelerimle ilgili aydınlatmakla,
ne gönüllerini almakla,
ne morallerini düzeltmekle,
ne de anlam veremediğim halde karşımdaki adına bahaneler bulup "ama dostluk her şeyden mühim"cilikle uğraşamayacağım.
anlamaya çalışamayacağım.
kimle ne ilişkim varsa saldım gitti.
yeter.
bitti.
tamam.
çünkü baya baya basitçe: yeter.
uğraşamayacağım.
ne yanlış anlaşılmaları düzeltmekle,
ne güven tazelemekle,
ne özgüvenlerini tazelemekle,
ne birilerini düşüncelerimle ilgili aydınlatmakla,
ne gönüllerini almakla,
ne morallerini düzeltmekle,
ne de anlam veremediğim halde karşımdaki adına bahaneler bulup "ama dostluk her şeyden mühim"cilikle uğraşamayacağım.
anlamaya çalışamayacağım.
kimle ne ilişkim varsa saldım gitti.
yeter.
bitti.
tamam.
20 Nisan 2012 Cuma
---
mesela kalamış'ı özledim.
ya da fenerbahçe parkını.
birazcık da caddebostan sahili.
havanın güzel olduğu günlerin tam akşam olmadan önceki dakikalarını özledim.
öyle günlerde hava kararınca başka bir güzel oluyor her şey bir anda.
tamamen dertsiz tasasız olduğum halde, o huzuru özledim.
hani bir şeyler başarmak hissiyle birleşen bir tasasızlık.
hiçbir şey başardığım yok, hiçbir şey yaptığım yok.
kaybetme tehdidini sürekli sırtımda taşıdığım ve sevdiğim insanlar var.
bütün dikkatimi ve zamanımı vermezsem bir anda kaybedebilirim hissinden bezdim.
ben artık kimseyi kaybetmekten korkmak istemiyorum, hele ki dost başlığının altından.
ya da fenerbahçe parkını.
birazcık da caddebostan sahili.
havanın güzel olduğu günlerin tam akşam olmadan önceki dakikalarını özledim.
öyle günlerde hava kararınca başka bir güzel oluyor her şey bir anda.
tamamen dertsiz tasasız olduğum halde, o huzuru özledim.
hani bir şeyler başarmak hissiyle birleşen bir tasasızlık.
hiçbir şey başardığım yok, hiçbir şey yaptığım yok.
kaybetme tehdidini sürekli sırtımda taşıdığım ve sevdiğim insanlar var.
bütün dikkatimi ve zamanımı vermezsem bir anda kaybedebilirim hissinden bezdim.
ben artık kimseyi kaybetmekten korkmak istemiyorum, hele ki dost başlığının altından.
19 Nisan 2012 Perşembe
what a bastard the world is
are you listening, you jerk, you pig, you bastard,
you scum of the earth, you good for nothing?
are you listening?
oh, don't go, don't go, please, don't go,
i didn't mean it, i'm just in pain.
-
sonuç: yoko ono resmen adet dönemindeki tüm kadınların temsilcisiymiş.
you scum of the earth, you good for nothing?
are you listening?
oh, don't go, don't go, please, don't go,
i didn't mean it, i'm just in pain.
-
sonuç: yoko ono resmen adet dönemindeki tüm kadınların temsilcisiymiş.
bunlar hep
alıntı
0
diamonds
15 Nisan 2012 Pazar
una pelicula
önce çizememeye, sonra da yazamamaya başladım.
sebebinden bihaberim.
beslendiğim bir yer mi yok diye düşünürken, aldatılıp can acısından gebermeme bile sevindim ki belki beslenecek bir şeyim olmuştur artık diye.
sevdiğim insanlardan kaçtım.
sevdiğim insanlara yapıştım.
türlü çeşit hareketlerle içimdekileri dürtmeye çabaladım.
ayrı bir çılgınlık derecesi.
son olarak, 2 hafta boyunca yerimde durmadım. her şeyi yaptım.
her şeyi.
aynaya baktıkça kendimden tiksindim.
5 dakika sonra baktığımda çok sevdim.
ve sadece bir defa, ağladım.
şu filmde. nefes alamaz hale gelene kadar ağladım.
kendi adıma en etkileyici olan sahneyi paylaşacaktım, yapmıyorum, hatta olabildiğince belirsiz bir fragman seçiyorum. hani merak eder de izlersin filan, sürprizi kaçmasın.
sebebinden bihaberim.
beslendiğim bir yer mi yok diye düşünürken, aldatılıp can acısından gebermeme bile sevindim ki belki beslenecek bir şeyim olmuştur artık diye.
sevdiğim insanlardan kaçtım.
sevdiğim insanlara yapıştım.
türlü çeşit hareketlerle içimdekileri dürtmeye çabaladım.
ayrı bir çılgınlık derecesi.
son olarak, 2 hafta boyunca yerimde durmadım. her şeyi yaptım.
her şeyi.
aynaya baktıkça kendimden tiksindim.
5 dakika sonra baktığımda çok sevdim.
ve sadece bir defa, ağladım.
şu filmde. nefes alamaz hale gelene kadar ağladım.
kendi adıma en etkileyici olan sahneyi paylaşacaktım, yapmıyorum, hatta olabildiğince belirsiz bir fragman seçiyorum. hani merak eder de izlersin filan, sürprizi kaçmasın.
26 Mart 2012 Pazartesi
eski kitapları karıştıralım
Sigarasını filtre ucunu burnuna dayadı. Sağ göz kapağını indirip sigarayı sol gözüyle izledi. Umutsuz bir hayvanınkine benzeyen nefesler verdi. Sol göz kapağını indirip sağ gözüyle sigarayı izledi. Sadece yedi santim. Göz bebeklerinin arası yedi santimetreydi. Oysa gördüğü iki farklı sigaraydı. Aynı yüzün taşıdığı iki göz bile dünyayı tamamen farklı avlıyordu. "Peki, hangi göz benim?" dedi, kulaklarının duyacağı yükseklikte. Sorusunu kendi yanıtladı: "Hiçbiri." Bu kez kimse duymadı.
Kendi gözlerinden kuşku duyduğu anda, yabancı yüzlerin neler görebileceğini düşünmek bile istemedi. Çünkü diğer insanlara uzaklığı sonsuzluk kadardı.
Kendi gözlerinden kuşku duyduğu anda, yabancı yüzlerin neler görebileceğini düşünmek bile istemedi. Çünkü diğer insanlara uzaklığı sonsuzluk kadardı.
(Hakan Günday, Azil)
bunlar hep
alıntı
0
diamonds
taslaklara gitmekten kurtulan yazının dramı
bazen "end of an era" hislerine kapılıyorum.
ama bu net finallerde hissettiğim bir şey değil çoğunlukla.
mesela bir ilişkinin ya da arkadaşlığın biteceğini önceden hissettiğin anlar oluyor ya, onun gibi daha çok.
benim birilerini sevmekten korkmadığım ve kendimi tamamen açtığım dönem bir aralar bitti.
artık "götüm götüm kaçan insan" oldum.
eskiden olsa düşünmeden yaşayacağım, tereddüt etmeden söyleyeceğim şeylere artık hiç girişmemeye çalışıyorum. belli bir noktada topuklarımı kıçıma vura vura kaçıyorum işte. takatim kalmadı. ve açıkçası beni halealeoealeöleaöealale tutumuyla sevebilmekten alıkoymayı kimler başardıysa cidden -bak yine arabesk üslubumu koruyorum- allahlarından bulsunlar e mi. valla bulsunlar.
birinin beni mutlu etmeye başladığını anlar anlamaz ödüm kopuyor.
önce kendime gıcık oluyorum korktuğum için.
sonra; ama haksız mıyım diyorum, kim mutlu ettiyse sonra zehretmedi mi diyorum. dediğim gibi biraz arabesk bir yazıya yelken açtık zira bir yandan çılgıncasına alkol alıyorum.
tek başıma.
pazar gecesi.
500 days of summer eşliğinde başlamak suretiyle.
mutsuzum dediğimde "görüşürüz o zaman" cevabını almak beni bana karşı haklı çıkarıyor.
iyice üzülüyorum.
"ne oldu" diye sorsun istiyorum.
yok işte, sormuyor.
ilgilenmiyor ya da üşeniyor.
beklentiler hatadan başka bir şey değil diyorum. içimden diyorum.
zaten tam da aradığı anda filmin expectations vs reality kısmını izliyordum.
tutarlı yani özünde.
canımı hunharca acıtıyor.
acıttığından haberdar değil, zira hiç belli etmiyorum.
telefon çalınca neşeli bir merhaba diyebilmek için, açmadan önce biraz bekliyorum.
gülümsüyorum önce, sonra açıyorum.
bence insanın gülümseyip gülümsemediği sesinden bir hayli belli oluyor.
yorucu hep.
eskiden sadece içimden geldiği gibi davranıyordum.
bu da karşı taraf için yorucu olabileceği gibi, nispeten güvenilir bir insan tipiydi muhtemelen.
şimdi hiçbir şey içimden geldiği gibi değil.
hatta içimden geliyorsa bilhassa yapmıyorum.
içimden ne zaman doğru bir şey geldi ki?
bu konuda parlak bir geçmişim yok.
iyi şeyler söylediği, umut vadeden anları yakalamazsam hemen kaçıp gidiyor.
öyle bir insan o da.
o an çekiliyor, arkasından gelen günlerde bambaşka bir insan oluyor.
5 gün mutlu 15 gün mutsuz ediyor.
etkisinden haberdar bile olmadan.
onu suçlamaya gönlüm elvermiyor elbette ki, ortada bir suç varsa benim olsa gerek diyorum.
insanlar beni mutlu ya da mutsuz etmemeli.
kimse kimseyi etkilememeli.
yoksa ölmeye başlıyorsun işte.
bir sürü kişisel "end of an era" geliyor.
tam olarak 1 hafta 2 gün önce hayatımın çok kesin bir şekilde en mutlu günüydü.
bugün ise böyle bir gün.
ben de kendime güvenmiyorum, sorun etmeyelim bunu bence.
zaman durabiliyor, aniden ileri atılabiliyor.
1 hafta 2 gün önce seni seviyorum derken gülebiliyorum, çünkü sarılıyorsun ve çünkü "ben de" deyip de geçmeyen "ben de seni seviyorum" diye bütün cümleyi söyleyen bir tek seni tanıdım.
bugün demeden önce ise aniden durup, "neyse" deyip geçebiliyorum. çünkü benden bile değişken olabilen bir insandan ölesiye korkuyorum.
içimden geleni yapmamayı çılgıncasına iyi öğrendim.
şimdilik kendimi mutlu edemiyorum.
şimdilik sen beni mutlu ediyorsun.
sıkıntı var.
gitmek lazım.
sahiden.
hiç de istemiyorum ama, işte, öyle yani, dediğim gibi.
ama bu net finallerde hissettiğim bir şey değil çoğunlukla.
mesela bir ilişkinin ya da arkadaşlığın biteceğini önceden hissettiğin anlar oluyor ya, onun gibi daha çok.
benim birilerini sevmekten korkmadığım ve kendimi tamamen açtığım dönem bir aralar bitti.
artık "götüm götüm kaçan insan" oldum.
eskiden olsa düşünmeden yaşayacağım, tereddüt etmeden söyleyeceğim şeylere artık hiç girişmemeye çalışıyorum. belli bir noktada topuklarımı kıçıma vura vura kaçıyorum işte. takatim kalmadı. ve açıkçası beni halealeoealeöleaöealale tutumuyla sevebilmekten alıkoymayı kimler başardıysa cidden -bak yine arabesk üslubumu koruyorum- allahlarından bulsunlar e mi. valla bulsunlar.
birinin beni mutlu etmeye başladığını anlar anlamaz ödüm kopuyor.
önce kendime gıcık oluyorum korktuğum için.
sonra; ama haksız mıyım diyorum, kim mutlu ettiyse sonra zehretmedi mi diyorum. dediğim gibi biraz arabesk bir yazıya yelken açtık zira bir yandan çılgıncasına alkol alıyorum.
tek başıma.
pazar gecesi.
500 days of summer eşliğinde başlamak suretiyle.
mutsuzum dediğimde "görüşürüz o zaman" cevabını almak beni bana karşı haklı çıkarıyor.
iyice üzülüyorum.
"ne oldu" diye sorsun istiyorum.
yok işte, sormuyor.
ilgilenmiyor ya da üşeniyor.
beklentiler hatadan başka bir şey değil diyorum. içimden diyorum.
zaten tam da aradığı anda filmin expectations vs reality kısmını izliyordum.
tutarlı yani özünde.
canımı hunharca acıtıyor.
acıttığından haberdar değil, zira hiç belli etmiyorum.
telefon çalınca neşeli bir merhaba diyebilmek için, açmadan önce biraz bekliyorum.
gülümsüyorum önce, sonra açıyorum.
bence insanın gülümseyip gülümsemediği sesinden bir hayli belli oluyor.
yorucu hep.
eskiden sadece içimden geldiği gibi davranıyordum.
bu da karşı taraf için yorucu olabileceği gibi, nispeten güvenilir bir insan tipiydi muhtemelen.
şimdi hiçbir şey içimden geldiği gibi değil.
hatta içimden geliyorsa bilhassa yapmıyorum.
içimden ne zaman doğru bir şey geldi ki?
bu konuda parlak bir geçmişim yok.
iyi şeyler söylediği, umut vadeden anları yakalamazsam hemen kaçıp gidiyor.
öyle bir insan o da.
o an çekiliyor, arkasından gelen günlerde bambaşka bir insan oluyor.
5 gün mutlu 15 gün mutsuz ediyor.
etkisinden haberdar bile olmadan.
onu suçlamaya gönlüm elvermiyor elbette ki, ortada bir suç varsa benim olsa gerek diyorum.
insanlar beni mutlu ya da mutsuz etmemeli.
kimse kimseyi etkilememeli.
yoksa ölmeye başlıyorsun işte.
bir sürü kişisel "end of an era" geliyor.
tam olarak 1 hafta 2 gün önce hayatımın çok kesin bir şekilde en mutlu günüydü.
bugün ise böyle bir gün.
ben de kendime güvenmiyorum, sorun etmeyelim bunu bence.
zaman durabiliyor, aniden ileri atılabiliyor.
1 hafta 2 gün önce seni seviyorum derken gülebiliyorum, çünkü sarılıyorsun ve çünkü "ben de" deyip de geçmeyen "ben de seni seviyorum" diye bütün cümleyi söyleyen bir tek seni tanıdım.
bugün demeden önce ise aniden durup, "neyse" deyip geçebiliyorum. çünkü benden bile değişken olabilen bir insandan ölesiye korkuyorum.
içimden geleni yapmamayı çılgıncasına iyi öğrendim.
şimdilik kendimi mutlu edemiyorum.
şimdilik sen beni mutlu ediyorsun.
sıkıntı var.
gitmek lazım.
sahiden.
hiç de istemiyorum ama, işte, öyle yani, dediğim gibi.
14 Mart 2012 Çarşamba
bas.
yıllardır dinlemediğim şarkılar var, cesaret edip de dinlediğim anda sanki daha akşamüstü stüdyodaydık sanıyorum.
sonra bir de malmsteen - i'm my own enemy açıyorum.
sonra bir de malmsteen - i'm my own enemy açıyorum.
11 Mart 2012 Pazar
pre-chemistry
şu an çok saçma bir yerdeyim. hani, ne kadar saçma olduğunu şu anda tam olarak fark edebildim.
seni bekliyorum.
seni neden beklediğimi dahi bilmeden bekliyorum.
insan beklerken nedenini bilir mi?
ben hiçbir zaman bilmiyorum.
insanın içindeki o doldurulması gereken boşluk. hani o dolmadan hiçbir şey düzgün olmazmış. her şey sağlıksız olurmuş. insanlar yanlış, hayat bir hayli yavan - derken aniden geldin ve elim ayağıma dolaşarak kapattım bu yazıyı.
seni bekliyorum.
seni neden beklediğimi dahi bilmeden bekliyorum.
insan beklerken nedenini bilir mi?
ben hiçbir zaman bilmiyorum.
insanın içindeki o doldurulması gereken boşluk. hani o dolmadan hiçbir şey düzgün olmazmış. her şey sağlıksız olurmuş. insanlar yanlış, hayat bir hayli yavan - derken aniden geldin ve elim ayağıma dolaşarak kapattım bu yazıyı.
chemistry
"tamam. bir anda bu kadar mutlu olmuyorum. artık bunu biliyorum. aklımı başıma alıyorum. yoksa mahvolurum."
hayat bana bunu yapıyor.
yine de güzel.
çünkü 16 yaşımdaki gibi, yanımda birisiyle yağmurda sırılsıklam olurken kalbimin kendini kaybetmesi.
bir an bu.
o zamanlar her şey tertemiz olduğu için çok sık yaşansa da geçip giden bir şey olduğunu anlayamadığım.
şimdi ise o an kadar kısa bir süre için sımsıkı sarılıp sonra bırakıp arkamı dönüp gittiğim, mecburen hayatıma dönüp akışa devam ettiğim.
hayat bana bunu yapıyor.
yine de güzel.
çünkü 16 yaşımdaki gibi, yanımda birisiyle yağmurda sırılsıklam olurken kalbimin kendini kaybetmesi.
bir an bu.
o zamanlar her şey tertemiz olduğu için çok sık yaşansa da geçip giden bir şey olduğunu anlayamadığım.
şimdi ise o an kadar kısa bir süre için sımsıkı sarılıp sonra bırakıp arkamı dönüp gittiğim, mecburen hayatıma dönüp akışa devam ettiğim.
bunlar hep
aşk üzerine
0
diamonds
29 Şubat 2012 Çarşamba
yaz mesela
olum blog.
o kadar laf ettim mevsimsel kaoslar yarattım kendi iç dünyamda, bu yıl kışı bir gram sevemedim inanır mısın? tırt gibi, garip. "yaz gelsin yeaae" diye peşimden sabahlığımı sürüyerek evin içinde ordan oraya gezip duruyorum. alakasız balkonlardan bahçelerden et et mangal kokuları gelsin gerekirse. ruhuma dumanlar dolsun adeta, ama gelsin o yaz. bu gece, bilhassa şu son birkaç saatte, istanbul'un yazını nasıl özledim. tatile gitmeyi, denizi filan ayrı özledim de, istanbul başka cici oluyor yazın. arkadaşlarım buradayken henüz mesela. henüz kb'de masalar varken başlayan geçen yazı çok özledim mesela. açıkhavada konserleri. derdim tasam da bol boldu yine ama olsun. insan özlüyor. belki gelecek kış da tutup bugünü özlerim. belli olmuyor benim işim.
bi de sen tut tükenmişlik sendromu ol. nereye tükeniyosun be kadın derler. burnout'muş esas ismi. "tükendim yar" dedim bir taneniz dinledi mi beni? hayır. bak doktorluk ilaçlık oldum. ilaç almam ben beaö dedim. takılıyorum şimdi işte evde sabahlıkla. vic'üğdüm depresyonda, ne yapayım dedim ve evden çıkmıyorum. bu şekilde hayatımı devam ettirebileceğime inancım sonsuz. bu gece kanepeye oturdum üstüme polar battaniyeyi çektim elime çayımı aldım muhteşem yüzyıl izledim mesela. ev güzel şey. yemin ederim çok güzel şey. he? evet depresyondan çıkmaya pek niyetli değilim. yaz gelince çıkarım gibi düşünüyorum. ya da keyfim bilir, istemiyorsam o zaman da çıkmam. yazın da ev serin, biliyosun odamın tavanına da çektim pervaneyi, keyif, kahya filan cümleten bizdeyiz.
şu anda yazı tipimin kendi kendine değişmiş olmasına odaklandığım için ne anlatacağımı unuttum. bununla yetiniver. günlük aldım ona yazıyorum ben arada, ondan oluyor bu böyle.
o kadar laf ettim mevsimsel kaoslar yarattım kendi iç dünyamda, bu yıl kışı bir gram sevemedim inanır mısın? tırt gibi, garip. "yaz gelsin yeaae" diye peşimden sabahlığımı sürüyerek evin içinde ordan oraya gezip duruyorum. alakasız balkonlardan bahçelerden et et mangal kokuları gelsin gerekirse. ruhuma dumanlar dolsun adeta, ama gelsin o yaz. bu gece, bilhassa şu son birkaç saatte, istanbul'un yazını nasıl özledim. tatile gitmeyi, denizi filan ayrı özledim de, istanbul başka cici oluyor yazın. arkadaşlarım buradayken henüz mesela. henüz kb'de masalar varken başlayan geçen yazı çok özledim mesela. açıkhavada konserleri. derdim tasam da bol boldu yine ama olsun. insan özlüyor. belki gelecek kış da tutup bugünü özlerim. belli olmuyor benim işim.
bi de sen tut tükenmişlik sendromu ol. nereye tükeniyosun be kadın derler. burnout'muş esas ismi. "tükendim yar" dedim bir taneniz dinledi mi beni? hayır. bak doktorluk ilaçlık oldum. ilaç almam ben beaö dedim. takılıyorum şimdi işte evde sabahlıkla. vic'üğdüm depresyonda, ne yapayım dedim ve evden çıkmıyorum. bu şekilde hayatımı devam ettirebileceğime inancım sonsuz. bu gece kanepeye oturdum üstüme polar battaniyeyi çektim elime çayımı aldım muhteşem yüzyıl izledim mesela. ev güzel şey. yemin ederim çok güzel şey. he? evet depresyondan çıkmaya pek niyetli değilim. yaz gelince çıkarım gibi düşünüyorum. ya da keyfim bilir, istemiyorsam o zaman da çıkmam. yazın da ev serin, biliyosun odamın tavanına da çektim pervaneyi, keyif, kahya filan cümleten bizdeyiz.
şu anda yazı tipimin kendi kendine değişmiş olmasına odaklandığım için ne anlatacağımı unuttum. bununla yetiniver. günlük aldım ona yazıyorum ben arada, ondan oluyor bu böyle.
bunlar hep
kişiselmeseleler
0
diamonds
25 Şubat 2012 Cumartesi
17 Şubat 2012 Cuma
short love with a long divorce
dünyanın en şahane gününü geçirdim.
gülmekten ölüp gideceğime canı gönülden inandığım anlar da oldu.
saçma sapan ve resmen çocuk gibi eğlendim.
fakat 5 dakika içerisinde bir taksiciye sinirlenmekle bütün günün neşesini yakıp, eve geldiğim gibi eski sevgilimin şarkılarını dinlemeye başlıyorsam, cidden bir saçmalık var demektir.
üstelik kendisini hiç de özlememişken.
hiçkimseyi özlemiyorum bu aralar.
hiçbir şey hissetmiyorum.
bu oldu.
her nasıl olduysa.
üzülmek yerine sinirleniyorum.
hiçbir şeye üzülemiyorum.
fakat karşılığında, sahiden mutlu olmak yerine sadece gülüyorum.
eating snowflakes with plastic forks,
and a paper plate of course,
you
think
of
everything.
gülmekten ölüp gideceğime canı gönülden inandığım anlar da oldu.
saçma sapan ve resmen çocuk gibi eğlendim.
fakat 5 dakika içerisinde bir taksiciye sinirlenmekle bütün günün neşesini yakıp, eve geldiğim gibi eski sevgilimin şarkılarını dinlemeye başlıyorsam, cidden bir saçmalık var demektir.
üstelik kendisini hiç de özlememişken.
hiçkimseyi özlemiyorum bu aralar.
hiçbir şey hissetmiyorum.
bu oldu.
her nasıl olduysa.
üzülmek yerine sinirleniyorum.
hiçbir şeye üzülemiyorum.
fakat karşılığında, sahiden mutlu olmak yerine sadece gülüyorum.
eating snowflakes with plastic forks,
and a paper plate of course,
you
think
of
everything.
bunlar hep
kişiselmeseleler
0
diamonds
ya da şöyle
aslında yazacak bir şeyim olmaması iyi bir şey mi?
onu da bilemedim.
çok şuursuzum.
neyse.
görüşürüz.
onu da bilemedim.
çok şuursuzum.
neyse.
görüşürüz.
bunlar hep
kişiselmeseleler
0
diamonds
daydream in blue
sana diyecek tek bir sözüm kalmadı blog.
lanet olsun bu hayat.
yemin ederim ki yazacak bir kuple bir şeyim bile kalmadı şu satırlardan gayrı.
az biraz yaşayıp geri döneyim ben sana.
fakat bu arada başkaları bol bol yazsa da okusak misal.
benim gevezelik açığımı kapatacak kadar yazsınlar ama.
öptüm.
lanet olsun bu hayat.
yemin ederim ki yazacak bir kuple bir şeyim bile kalmadı şu satırlardan gayrı.
az biraz yaşayıp geri döneyim ben sana.
fakat bu arada başkaları bol bol yazsa da okusak misal.
benim gevezelik açığımı kapatacak kadar yazsınlar ama.
öptüm.
bunlar hep
kişiselmeseleler
0
diamonds
12 Şubat 2012 Pazar
komikli: sene 98
şimdi 1988 yılında doğdum diye 90ları yeterli gücüyle yaşamadım sanıyordum da ben, hani küçüktüm sonuçta filan.
aklıma ne geldi olum.
ömrü hayatımda ilk defa arkadaşlarımla gece dışarı çıktığımda marmaris'te bir diskotek ortamına gitmiştim ben ya. pina colada içmiştim, üzerimde lacivert-beyaz papatyalı pantolon-yelek takım vardı, içinde fırfırlı filan bir beyaz gömlek vardı ve ilk disko dansımda şu çalıyordu:
sonrasında bi çocukla kesişmiştim. o esnada diskodaki bir çocuğun senden hoşlandığını anlamak için ya da kimlerin senden hoşlandığını anlamak için tuvalete gidiyorsun, arkandan gelen çocuk/çocuklar senden hoşlanıyormuş oluyor. arkamdan gelen çocuk kesiştiğim çocuk çıktı diye sevinip tuvalette kafamı el kurutma şeyine vurmuştum. çıkıp sheldon cooper gibi alkolsüz kokteyller içmeye ve çılgınca dans etmeye devam etmiştim. çocuk yanıma gelince de "hiehehehiahe" deyip arkadaşlarımın yanına kaçmıştım.
ben 90ları sapına kadar yaşamışım ya, bunu bugün bu anıyı hatırlayarak kendime çok iyi kanıtladım, çok mutluyum.
ps: şarkıyı mutlaka dinleyin.
sevgiler.
aklıma ne geldi olum.
ömrü hayatımda ilk defa arkadaşlarımla gece dışarı çıktığımda marmaris'te bir diskotek ortamına gitmiştim ben ya. pina colada içmiştim, üzerimde lacivert-beyaz papatyalı pantolon-yelek takım vardı, içinde fırfırlı filan bir beyaz gömlek vardı ve ilk disko dansımda şu çalıyordu:
sonrasında bi çocukla kesişmiştim. o esnada diskodaki bir çocuğun senden hoşlandığını anlamak için ya da kimlerin senden hoşlandığını anlamak için tuvalete gidiyorsun, arkandan gelen çocuk/çocuklar senden hoşlanıyormuş oluyor. arkamdan gelen çocuk kesiştiğim çocuk çıktı diye sevinip tuvalette kafamı el kurutma şeyine vurmuştum. çıkıp sheldon cooper gibi alkolsüz kokteyller içmeye ve çılgınca dans etmeye devam etmiştim. çocuk yanıma gelince de "hiehehehiahe" deyip arkadaşlarımın yanına kaçmıştım.
ben 90ları sapına kadar yaşamışım ya, bunu bugün bu anıyı hatırlayarak kendime çok iyi kanıtladım, çok mutluyum.
ps: şarkıyı mutlaka dinleyin.
sevgiler.
bunlar hep
anekdot
0
diamonds
4 Şubat 2012 Cumartesi
innuendovari
evet.
öncelikle
sen dediğim hiçbir zaman tek ve belli bir kişi değil - bunu unutma. sonra öyle sanıyorsunuz, üzülüyorum.
sadece konuşuyorum ben.
sen dediğim, söylediklerimi üzerine alınan herhangi biri olabilir.
hiçkimse olmayabilir.
tamamen kurgusal olabilir.
o kısma ben de çok hakim değilim.
ama üzerine alınmanı etkileyemem.
evet. şimdi.
ne diyecektim.
hah.
insanlar birbirlerini bir şekilde kullanıyorlar.
bir şekilde, bir şeylerden, birileri aracılığı ile faydalanabiliyorlar.
yalan söyleyebiliyorlar.
bazı şeyleri hiç söylememeyi tercih edebiliyor, sessiz kalabiliyorlar.
fakat, ikili ilişkilerin bir kısmı bunu kaldırmıyor.
kaldırmaması da gerekiyor bence.
kaldırması gereksiz bence.
veya söylemeyi atladıkların bu kadar fazlayken, söylediklerin bu kadar keyfinin kahyası olmamalı bence.
ben kullanıldığıma canı gönülden inanırım o zaman çünkü.
olmaya çabaladığın bir şey varsa, kendi başına çabalamalısın.
kendine bu kadar odaklanmışken, çabaların arasına karışanlar biraz hafife alınıyor.
biraz yok sayılıyor.
biraz hep senin için oluyor.
bencilliğin sınırları yok.
bencilsen, o işte, o kadar, ötesi yok.
hepimiz biraz benciliz diye bir şey yok.
bencillik başka bir konsept.
limitleri yok.
hiçbir şeyin limitleri yok.
ama var.
benim var.
o bulanık limitime ulaşma hızın, enteresan bir başarı öyküsü.
çünkü o limite ulaştıktan sonra, önceki gün her şeyim olsan dahi artık yoksun.
telafi edilmesinin bir yolu yok.
ve ben hayatından eksildiysem, gerçekten bir şeyler eksildi.
geri dönüşü olmayacak bir şey eksildi.
bunu söylemek ukalalığın dik alası değil, zira ben seni seviyorsam sahiden seviyormuşumdur.
birinin seni sahiden sevmesi önemli bir şey.
sen sevilmeyi hiç önemsemesen de.
ben seni şu anda seviyorsam, hep seveceğimdir.
bunun çok uzaklardaki bulanık limitini bulup da geçmediysen.
sadece o zaman, artık seni sevmiyorum.
artık dünyada yoksun, o denli sevmiyorum.
o denli umursamıyorum.
bu böyle asi bir söylem değil,
seni kınayacak ya da yargılayacak konumda değilim,
bana böyle bir rütbe atanmadı,
ben hiçkimseyim,
bir sürü insanın arasından rastgele bir tanesiyim.
senden yegane farkım, bunun bilincinde olmam.
bilinç bazen önemli bir şey.
bilincini kaybettiğinde de hala aynıysan, çok da güzel bir şey.
birini seviyorsan, sevilen insanın bunu bilmesi güzel bir şey.
sana sevgi gösterdiğim zaman korkmana gerek yok.
ben ilk başta herkesi seviyorum.
işler sonradan değişiyor.
her zamanki gibi bir +'ya bir de -'ye giden iki yön var.
her şey son derece basit aslında.
birinin sana olan sevgisini bilmek, en basit platforma inerek anlaşılabiliyor.
ama en basite inmen lazım.
en en en basit ve sade olan o noktaya.
işte tüm bu sebeplerden dolayı, bana kendini sevdirmek için yalan söylemen dünyanın en gereksiz şeyi.
nihayetinde bunun ortaya çıkmaması imkansız oluyor,
kilometrelerce ötedeki o bulanık sınır hemen dibimde bitiyor.
sonra benden bir daha adımı bile duymak istemeyecek kadar nefret ediyorsun.
hep sana zarar.
sonuç: benim tersim pistir.
şaka şaka. gerçek sonuç şu; yapmayalım yani böyle şeyler. hayat sevince güzel. sevelim sevilelim. ben çok sevgi doluyum diye bi korkup "noluyo lan" demeyelim. vallahi altında bir şey yok. benim default ayarım öyle yapılmış olacak ki, sahiden çok seviyorum insanları. o yüzden "ennnn çok ben sevilcem ennnn çok ben" diye yalanlar da söylemeyelim en baştan. ben her türlü sevip-sevmeyip sonra da asla umursamayarak atlatabilirim, ama sen sevilmek için küçük oyunlar şakalar peşindeysen kendini azıcık bile sevmiyormuşsun demektir. bu da senin için çok hoş bir şey değil biliyorsun. hepimiz özümüzde gayet bebiş insanlarız. kendimizi sevelim, koruyalım, besleyelim. hayat güzel. canımsın. gel öpücem.
öncelikle
sen dediğim hiçbir zaman tek ve belli bir kişi değil - bunu unutma. sonra öyle sanıyorsunuz, üzülüyorum.
sadece konuşuyorum ben.
sen dediğim, söylediklerimi üzerine alınan herhangi biri olabilir.
hiçkimse olmayabilir.
tamamen kurgusal olabilir.
o kısma ben de çok hakim değilim.
ama üzerine alınmanı etkileyemem.
evet. şimdi.
ne diyecektim.
hah.
insanlar birbirlerini bir şekilde kullanıyorlar.
bir şekilde, bir şeylerden, birileri aracılığı ile faydalanabiliyorlar.
yalan söyleyebiliyorlar.
bazı şeyleri hiç söylememeyi tercih edebiliyor, sessiz kalabiliyorlar.
fakat, ikili ilişkilerin bir kısmı bunu kaldırmıyor.
kaldırmaması da gerekiyor bence.
kaldırması gereksiz bence.
veya söylemeyi atladıkların bu kadar fazlayken, söylediklerin bu kadar keyfinin kahyası olmamalı bence.
ben kullanıldığıma canı gönülden inanırım o zaman çünkü.
olmaya çabaladığın bir şey varsa, kendi başına çabalamalısın.
kendine bu kadar odaklanmışken, çabaların arasına karışanlar biraz hafife alınıyor.
biraz yok sayılıyor.
biraz hep senin için oluyor.
bencilliğin sınırları yok.
bencilsen, o işte, o kadar, ötesi yok.
hepimiz biraz benciliz diye bir şey yok.
bencillik başka bir konsept.
limitleri yok.
hiçbir şeyin limitleri yok.
ama var.
benim var.
o bulanık limitime ulaşma hızın, enteresan bir başarı öyküsü.
çünkü o limite ulaştıktan sonra, önceki gün her şeyim olsan dahi artık yoksun.
telafi edilmesinin bir yolu yok.
ve ben hayatından eksildiysem, gerçekten bir şeyler eksildi.
geri dönüşü olmayacak bir şey eksildi.
bunu söylemek ukalalığın dik alası değil, zira ben seni seviyorsam sahiden seviyormuşumdur.
birinin seni sahiden sevmesi önemli bir şey.
sen sevilmeyi hiç önemsemesen de.
ben seni şu anda seviyorsam, hep seveceğimdir.
bunun çok uzaklardaki bulanık limitini bulup da geçmediysen.
sadece o zaman, artık seni sevmiyorum.
artık dünyada yoksun, o denli sevmiyorum.
o denli umursamıyorum.
bu böyle asi bir söylem değil,
seni kınayacak ya da yargılayacak konumda değilim,
bana böyle bir rütbe atanmadı,
ben hiçkimseyim,
bir sürü insanın arasından rastgele bir tanesiyim.
senden yegane farkım, bunun bilincinde olmam.
bilinç bazen önemli bir şey.
bilincini kaybettiğinde de hala aynıysan, çok da güzel bir şey.
birini seviyorsan, sevilen insanın bunu bilmesi güzel bir şey.
sana sevgi gösterdiğim zaman korkmana gerek yok.
ben ilk başta herkesi seviyorum.
işler sonradan değişiyor.
her zamanki gibi bir +'ya bir de -'ye giden iki yön var.
her şey son derece basit aslında.
birinin sana olan sevgisini bilmek, en basit platforma inerek anlaşılabiliyor.
ama en basite inmen lazım.
en en en basit ve sade olan o noktaya.
işte tüm bu sebeplerden dolayı, bana kendini sevdirmek için yalan söylemen dünyanın en gereksiz şeyi.
nihayetinde bunun ortaya çıkmaması imkansız oluyor,
kilometrelerce ötedeki o bulanık sınır hemen dibimde bitiyor.
sonra benden bir daha adımı bile duymak istemeyecek kadar nefret ediyorsun.
hep sana zarar.
sonuç: benim tersim pistir.
şaka şaka. gerçek sonuç şu; yapmayalım yani böyle şeyler. hayat sevince güzel. sevelim sevilelim. ben çok sevgi doluyum diye bi korkup "noluyo lan" demeyelim. vallahi altında bir şey yok. benim default ayarım öyle yapılmış olacak ki, sahiden çok seviyorum insanları. o yüzden "ennnn çok ben sevilcem ennnn çok ben" diye yalanlar da söylemeyelim en baştan. ben her türlü sevip-sevmeyip sonra da asla umursamayarak atlatabilirim, ama sen sevilmek için küçük oyunlar şakalar peşindeysen kendini azıcık bile sevmiyormuşsun demektir. bu da senin için çok hoş bir şey değil biliyorsun. hepimiz özümüzde gayet bebiş insanlarız. kendimizi sevelim, koruyalım, besleyelim. hayat güzel. canımsın. gel öpücem.
3 Şubat 2012 Cuma
aşkhayatım
sana duygusal hayatımı özetleyeceğim. bir koca blog boşuna yazıldı aslında. ne zaman aşık olsam, nihayetinde kendimi şunu dinlerken buluyorum:
ne yapacağız bilemedim. liseden beri böyle. sıkıntılı bi döngü. bir gün çıkmayı umuyorum. ama lütfen kimse üzerine alınmasın "ne dedi bu şimdi" demesin, ben kendi kalbimi kendim kıracak ortamı hep çok güzel hazırlıyorum, sonra da kendi kendime kırıyorum. başkalarını hiç zahmete sokmuyorum. şimdi hep beraber mutlu mesut yaşayalım. jaded dinleriz biraz. zira hepinizin bildiği gibi biraz da love is a losing game ve bu konuda yapacak pek bir şey yok.
ne yapacağız bilemedim. liseden beri böyle. sıkıntılı bi döngü. bir gün çıkmayı umuyorum. ama lütfen kimse üzerine alınmasın "ne dedi bu şimdi" demesin, ben kendi kalbimi kendim kıracak ortamı hep çok güzel hazırlıyorum, sonra da kendi kendime kırıyorum. başkalarını hiç zahmete sokmuyorum. şimdi hep beraber mutlu mesut yaşayalım. jaded dinleriz biraz. zira hepinizin bildiği gibi biraz da love is a losing game ve bu konuda yapacak pek bir şey yok.
bunlar hep
aşk üzerine,
kişiselmeseleler
1 diamonds
27 Ocak 2012 Cuma
anı.
geçen gün moda'da bi arkadaşımın eski sevgilisini yeni sevgilisiyle gördüm. tebessüm eder gibi olurken son anda kızı sadece ama sadece facebooktaki fotoğraflarından tanıdığımı fark edip tebessümümü iptal etmeye çalıştım ki kız o anda bana el salladı. AWKWARD.
bir anının daha sonuna geldik.
sevgiler.
bir anının daha sonuna geldik.
sevgiler.
26 Ocak 2012 Perşembe
01:23 negzel saat
şimdi ben böyle bir hasta oldum ki evlere şenlik değil cenaze arabası. ergenlik sancıları ve tramvalarının dahi bana yaptıramadığını yaptırıyor, sabaha karşı 4 sularında acıdan ağlamak suretiyle uyanıyorum, 8'e kadar falan sürüyor. sonra acı geçmese de yorgunluktan sızıveriyorum. sağlık önemli kuzum. vallahi bak, her şeyin başı sağlık. aman diyeyim. bundan kelli kendime paşa kızı gibi bakmazsam ben de lusi değilim.
bir de telefon sapığım var ki kesinlikle burayı okuyor, biliyorum, bildirdi bana bunu. allah cezanı versin, iki kuruşluk uykum var ne bölüyosun!? benim derdim bana yeter. lütfen defol git. hasta oldum sen bile aramayı kestin gerçi. o da ayrı mesele.
hani yatıyorum ya sürekli ben, bomboş ve hastayım ya, ayrıca bir nazlı ve naifim, fazlaca kör kuyularda merdivensizim ya, kabalığa zerre tahammülüm yok. hiçbir türlüsüne. her kim üzerine alındıysa alınsın. tek kişiye söylemiyorum zira. hayatımda yalnızca bir değil, çok çok kaba insan peydahlanmış. ben size yapacağımı bilirim olum. neyse, dua edin kolum ağrıdı, daha yazamayacağım, arkası yarın gibi bırakacağım.
gelecek bölümlerde: operation mindcrime, decoration mindcrime gibi mevzulara değineceğim. çünkü bir nevi home tv olup, mimarlıkta bulamadığım tadı dekorasyonda buldum. her yeri baştan yaratıyorum. öperim. faranjitimi bulaştırırım. tanrım yağreppim beterinden korusun, ameno!
bir de telefon sapığım var ki kesinlikle burayı okuyor, biliyorum, bildirdi bana bunu. allah cezanı versin, iki kuruşluk uykum var ne bölüyosun!? benim derdim bana yeter. lütfen defol git. hasta oldum sen bile aramayı kestin gerçi. o da ayrı mesele.
hani yatıyorum ya sürekli ben, bomboş ve hastayım ya, ayrıca bir nazlı ve naifim, fazlaca kör kuyularda merdivensizim ya, kabalığa zerre tahammülüm yok. hiçbir türlüsüne. her kim üzerine alındıysa alınsın. tek kişiye söylemiyorum zira. hayatımda yalnızca bir değil, çok çok kaba insan peydahlanmış. ben size yapacağımı bilirim olum. neyse, dua edin kolum ağrıdı, daha yazamayacağım, arkası yarın gibi bırakacağım.
gelecek bölümlerde: operation mindcrime, decoration mindcrime gibi mevzulara değineceğim. çünkü bir nevi home tv olup, mimarlıkta bulamadığım tadı dekorasyonda buldum. her yeri baştan yaratıyorum. öperim. faranjitimi bulaştırırım. tanrım yağreppim beterinden korusun, ameno!
20 Ocak 2012 Cuma
20012012
I fell in love with a bad, bad man
Ever since I met him I been sad, sad, sad
June faded into blooms of September's moon waned and grooved
Your perfume haunted me long after I saw the swing of heaven's gate open in toward me
Luxurious in your arms, your smile is the cool sun in the dark
Misery rejoices when you're near and fever
No sign of sickness keeps me burnin' down in my heart
Winter melts, she shys away quite like the silence a dying star makes
I'm a jail bird to your music, a criminal in your prayers
I watch you in your sleep even when you're not there
Picture this: your lips on my lips
The mirror has to do for now 'cause you vanished like a cloud
Rainbows wept colour all over the streets
When you went away maybe one day we'll meet
"Oh woman," you're callin' me
I haven't slept a wink since 1916
I wasn't born then but sure feels time's been tickin'
Shadows parade outside my door
I wish we were dancin' across this old floor
Car horns honkin' down that dirty street
I wish you were yellin' tellin' to wash my feet
Lipstick I'd wear for one million years
Just to stop your eyes from fallin' them tears
Ever since I met him I been sad, sad, sad
June faded into blooms of September's moon waned and grooved
Your perfume haunted me long after I saw the swing of heaven's gate open in toward me
Luxurious in your arms, your smile is the cool sun in the dark
Misery rejoices when you're near and fever
No sign of sickness keeps me burnin' down in my heart
Winter melts, she shys away quite like the silence a dying star makes
I'm a jail bird to your music, a criminal in your prayers
I watch you in your sleep even when you're not there
Picture this: your lips on my lips
The mirror has to do for now 'cause you vanished like a cloud
Rainbows wept colour all over the streets
When you went away maybe one day we'll meet
"Oh woman," you're callin' me
I haven't slept a wink since 1916
I wasn't born then but sure feels time's been tickin'
Shadows parade outside my door
I wish we were dancin' across this old floor
Car horns honkin' down that dirty street
I wish you were yellin' tellin' to wash my feet
Lipstick I'd wear for one million years
Just to stop your eyes from fallin' them tears
15 Ocak 2012 Pazar
hiç olmayan yazı
genelde böyle şeyler paylaşmıyorum burada. kendi yaşantımdan abuk subukluklarla beyninizi yiyor ve de yiyorum. ama bugün başka. nazım hikmet ran ile ilgili. çünkü ben çok çok genç bir cansu'yken, daha hiç aşık olmamışken, 16 yaşında her şeye sahip olduğuma sonuna dek inanıp mutlu olurken -ki belki de sahiptim, belki de değildim, tartışması bitmeyecek bir konu bu da bence- hep o vardı, her yerde. benim için hep çok önemli oldu. hani şey ödevler vardır ya, bir yazarla/şairle ilgili bıdı bıdı bir ödev yapılacak. hep onu seçtim. ismini de çok sevdim. söylediklerini de çok sevdim.
sonra bir gün aşık oldum. sonra bitti. gitmek istediğimde sevgilim bana sadece 'mavi gözlü dev, minnacık kadın ve hanımelleri'ni yazıp gönderdi. bitmedi sonra. bitene kadar bitmedi.
çok konuşmayacağım, biliyorum bu sana bir şey ifade etmiyorsa sıkılıp gittin bile çoktan buradan. klişelere boğulmuş bir şey yazmış bu yine dedin. ama benim için klişelerle dolu olsa da çok anlamlı. daha kasetler dinlerken, neye üzüldüğümü bile hatırlamadığım şeylere üzülürken, neye sevindiğimi bile hatırlamadığım mevzularda mutluluktan boğulurken o vardı.
en çok da yaşamaya dair'leri seviyordum. bunu paylaşıp gideceğim şimdi. bilmeyen yoksa bile, burada da dursun işte.
sonra bir gün aşık oldum. sonra bitti. gitmek istediğimde sevgilim bana sadece 'mavi gözlü dev, minnacık kadın ve hanımelleri'ni yazıp gönderdi. bitmedi sonra. bitene kadar bitmedi.
çok konuşmayacağım, biliyorum bu sana bir şey ifade etmiyorsa sıkılıp gittin bile çoktan buradan. klişelere boğulmuş bir şey yazmış bu yine dedin. ama benim için klişelerle dolu olsa da çok anlamlı. daha kasetler dinlerken, neye üzüldüğümü bile hatırlamadığım şeylere üzülürken, neye sevindiğimi bile hatırlamadığım mevzularda mutluluktan boğulurken o vardı.
en çok da yaşamaya dair'leri seviyordum. bunu paylaşıp gideceğim şimdi. bilmeyen yoksa bile, burada da dursun işte.
1
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
1947
2
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
1948
3
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...
14 Ocak 2012 Cumartesi
.
it was a good friday. the streets were open and empty. no more passion play on st. nicholas avenue. i believe in st. nicholas. it's a different type of santa clause.
8 Ocak 2012 Pazar
ama?
kendi kendime blogumu okuyup kırılma noktamı aradım bugün. buldum da sanırım. en azından buraya yansıttığım günü bulabildim. 23 şubat 2010'muş, merak edersen.
insan değişirken, olumsuz yönde değişirken, hiç fark etmiyor. bir şekilde, yavaş yavaş olup biten bir şey bu. geri dönüş için ise delilercesine çaba harcamak gerekebiliyor. ya da bazen sadece fark etmen de yetiyor. "ne yapıyorum ki ben?" demen yetiyor. benim için bu hiç böyle olmadı, her zaman ilk olasılıkta kaldım. çok çaba harcamak. aslında bir arpa boyu yol alıyorum belki, fakat bunun için kendimi parçalarcasına çabalamam gerekiyor. neden böyle, bilmiyorum, sorgulamak gerekiyor mu -onu da bilmiyorum.
bir şeyleri idrak etmek, eğer duyularını kapattıysan çok zor. bu bariz bir gerçek zaten. duyularını kaybetmek var bir de. öte yandan, kaybetmek istemeseydin kaybetmezdin, bunu da biliyorsun bence. yine de arada ne olduğunu belki biraz tahmin edebildiğin ama kesinlikle parmakla gösteremeyeceğin bir şey, ruhunu değiştirmiş/soldurmuş/silikleştirmiş/söndürmüş oluyor.
ciddi olan hiçbir şeye tahammülüm olmayışı, kendi kendime ciddileştiğimde bile bunun beni mutsuz etmesi anlamsız mı? bir şeyleri yanlış yapıyorum. "ama neyi?" diye sorarak zaman kazanmaya ve o anı geçiştirmeye çabalıyorum. kendimi kandırmak gibi düşün. küçük bir şeyden korkmaya başlıyorsun, belli bir zaman geçtikten sonra her şeyden korkan saçma sapan bir insana dönüşüyorsun. evet, anlamsız aslında.
çok uzun zamandır üzerime yapışıp kalan tutum şey gibi aslında, hani başarısız bir diet öyküsü gibi. düzgün beslenmeye çabalayıp, aralarda çılgıncasına küçük kaçamaklar yapan ama o kaçamakları olduğundan çok daha minik gördüğü için ya da gece yediği yemeği bir şekilde yemekten saymadığı için neden kilo veremediğini algılamayan umarsız insan gibi. "evet bunu da kafama takmıştım, şunu da demiştim ama bence o kadar büyük değildi, niye böyle oldu ki anlamadım?" / "ya çalışmıştım ben aslında, biraz dinlenmiştim aralarda ama... çalışmıştım yani, niye böyle oldu ki anlamadım?" ve çeşitli türevleri.
şu anda mutluyum aslında. kendi mutluluğumu baltaladığım anlar hariç. öyle anlarda ise, kendi darbelerime sinirlerim bozuluyor. "ben bunu neden yapıyorum ki? manyak mıyım?" başlığı altında sinirlerim bozuluyor işte. kendi bildiğim, kanıksadığım beni mutlu edecek şeylerle mi mutluyum, yoksa o en sevmediğim tamah eden insan tipine dönüşüp susup oturdum mu? çok tehlikeli bir soru.
bunu uzattıkça uzatabilirim.
ama uzatmayacağım. kendi kendime anlamsız birkaç soru sorup duracağım şimdilik yine.
belli konularda, küçük de olsa bir adım atmak bu denli zor olmamalı.
insan değişirken, olumsuz yönde değişirken, hiç fark etmiyor. bir şekilde, yavaş yavaş olup biten bir şey bu. geri dönüş için ise delilercesine çaba harcamak gerekebiliyor. ya da bazen sadece fark etmen de yetiyor. "ne yapıyorum ki ben?" demen yetiyor. benim için bu hiç böyle olmadı, her zaman ilk olasılıkta kaldım. çok çaba harcamak. aslında bir arpa boyu yol alıyorum belki, fakat bunun için kendimi parçalarcasına çabalamam gerekiyor. neden böyle, bilmiyorum, sorgulamak gerekiyor mu -onu da bilmiyorum.
bir şeyleri idrak etmek, eğer duyularını kapattıysan çok zor. bu bariz bir gerçek zaten. duyularını kaybetmek var bir de. öte yandan, kaybetmek istemeseydin kaybetmezdin, bunu da biliyorsun bence. yine de arada ne olduğunu belki biraz tahmin edebildiğin ama kesinlikle parmakla gösteremeyeceğin bir şey, ruhunu değiştirmiş/soldurmuş/silikleştirmiş/söndürmüş oluyor.
ciddi olan hiçbir şeye tahammülüm olmayışı, kendi kendime ciddileştiğimde bile bunun beni mutsuz etmesi anlamsız mı? bir şeyleri yanlış yapıyorum. "ama neyi?" diye sorarak zaman kazanmaya ve o anı geçiştirmeye çabalıyorum. kendimi kandırmak gibi düşün. küçük bir şeyden korkmaya başlıyorsun, belli bir zaman geçtikten sonra her şeyden korkan saçma sapan bir insana dönüşüyorsun. evet, anlamsız aslında.
çok uzun zamandır üzerime yapışıp kalan tutum şey gibi aslında, hani başarısız bir diet öyküsü gibi. düzgün beslenmeye çabalayıp, aralarda çılgıncasına küçük kaçamaklar yapan ama o kaçamakları olduğundan çok daha minik gördüğü için ya da gece yediği yemeği bir şekilde yemekten saymadığı için neden kilo veremediğini algılamayan umarsız insan gibi. "evet bunu da kafama takmıştım, şunu da demiştim ama bence o kadar büyük değildi, niye böyle oldu ki anlamadım?" / "ya çalışmıştım ben aslında, biraz dinlenmiştim aralarda ama... çalışmıştım yani, niye böyle oldu ki anlamadım?" ve çeşitli türevleri.
şu anda mutluyum aslında. kendi mutluluğumu baltaladığım anlar hariç. öyle anlarda ise, kendi darbelerime sinirlerim bozuluyor. "ben bunu neden yapıyorum ki? manyak mıyım?" başlığı altında sinirlerim bozuluyor işte. kendi bildiğim, kanıksadığım beni mutlu edecek şeylerle mi mutluyum, yoksa o en sevmediğim tamah eden insan tipine dönüşüp susup oturdum mu? çok tehlikeli bir soru.
bunu uzattıkça uzatabilirim.
ama uzatmayacağım. kendi kendime anlamsız birkaç soru sorup duracağım şimdilik yine.
belli konularda, küçük de olsa bir adım atmak bu denli zor olmamalı.
070112
annem dün gece dedi ki,
"ben hep sonu güzel biten hikayeleri sevdim, demek ki bunun bitmesine daha çok var."
"ben hep sonu güzel biten hikayeleri sevdim, demek ki bunun bitmesine daha çok var."
2 Ocak 2012 Pazartesi
adeta 2012'den sesleniyordum
şimdi ben seni tanıyorum ve biliyorum inanmayacaksın ama, ben ciddi ciddi sigarayı bıraktım.
böyle bi çocuk var, kokusunu sevmiyormuş hiç.
kokumu sevsin istedim.
bıraktım gitti.
ama hala eskisi kadar çok konuşuyorum. çünkü 2011 dediğin bildiğin dün. o kadar hızlı değişilmiyor.
yine de bak, hem sana hem kendime söz, biraz daha az konuşmaya çabalayacağım.
o da olacak.
olmazsa da kısmet derim, konuşmaya devam ederim.
çünkü bazen de kabul edip geçmek lazım.
böyle bi çocuk var, kokusunu sevmiyormuş hiç.
kokumu sevsin istedim.
bıraktım gitti.
ama hala eskisi kadar çok konuşuyorum. çünkü 2011 dediğin bildiğin dün. o kadar hızlı değişilmiyor.
yine de bak, hem sana hem kendime söz, biraz daha az konuşmaya çabalayacağım.
o da olacak.
olmazsa da kısmet derim, konuşmaya devam ederim.
çünkü bazen de kabul edip geçmek lazım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)