29 Eylül 2010 Çarşamba

sıkıntı.

hayatımdaki 2 kişi dışında belli bir konuda herkese yalan söylüyorum. şu anda yalan söylediğimi bile zar zor dile getirebiliyorum. o denli yalan söylüyorum yani. yeri gelsin, gelmesin ben yine de söylüyorum. biraz rahatsız edici. en rahatsız edici olansa, söylediğim yalanın baş rolündeki insana da yalan söylüyor olmam. en iyi arkadaşlarımdan biriyken, yalan söylemek zorunda olmam. en rahatsız edici olanlar listesinde ikinci sırada ise, yeni yeni dostum olan bir insana kesinlikle ve kesinlikle bu konuda yalan söylemek zorunda olmam var.

an itibariyle wicked game çalmaya başlaması da çok başarılı gerçekten.

bunu yapmak artık iyice zorlaştığı için yazamıyorum artık eskisi gibi. yazasım yok. açıp, yeni kayıt deyip sonra dakikalarca boş boş bakıyorum.

hiçbir şeyi doğru dürüst yapamıyorum.

bu da itiraf yazısı olsun.

ha bi de aşık olamıyorum demiştim ya, o pek yalan değildi aslında. sadece eksik söyledim. tam olarak şöyle: başka kimseye aşık olamıyorum. denemedim değil. ama o öyle değil.miş.


- ama ben 2 yıldır böyleyim.
- 3 buçuk yıldır böyleyim demeyi mi tercih edersin?

hayır, hazal. aslında tercih etmem. o yüzden hadi gidelim. nolur.


görüşürüz sevgili blog. yani, muhtemelen. ya da bilemedim.

sırma ne biçim su markası lan, saçlı saçlı su içer gibi. lavabodaki kıl yumağı gibi. böyle başlık da olmaz olsun.

şimdi benim çiz diye playlistim var ya. genelde böyle paçoz paçoz kopkop şarkılardan bilmem nelerden oluşuyor bu liste. hani ben ne zaman o listeden bi şarkı duysam aniden bi "çalışmalıyım!?!?" diye panikliyorum, onu geçtim ama artık annem de o listeden herhangi bi şarkı duyduğunda düşünüyor ki çalışıyorum. geliyor misal "çay ister misin cancağızım?" , "ah kuzum, mandalina?" gibi şeyler söylüyor.

işte az önce kendi kendime dans ederken (gerçi isteyerek olmadı, bi baktım kıpraşıyorum) annem tarafından nasıl basıldığımın kısa öyküsü. evet yazı burda bitti. uzun bişey anlatcam gibi yaptım. yine. HA HA.

27 Eylül 2010 Pazartesi

''he ate my heart''

proje diye oturdum bi baktım skype açmışım bi elimde cips bi elimde kola erkekleri çekiştiriyorum.
en iyi arkadaşlarından birini yaban ellere yollarsan böyle olur işte.

fakat hemcinslerimi çok seviyorum, gece 3te mesaj atıyorsun ve yine de dedikodusu yapılacak bir şey oluyor. istediğin kadar delirdiğini zannet, yine de yalnız değilsin. çünkü tüm hemcinslerim gizli gizli (veya bazen açık net) öyle deli ki. hayat onlarsız küflü ekmek gibi, arabada güneşte 5 gün unutulmuş pet şişe suyu gibi. onlarla her şey çok eğlenceli. onlar olmasa erkekler bile çok sıkıcı ve saçma.

bu yazdığıma da ancak bir hemcinsim anlayışla yaklaşabilir mesela. belli etmesen, 'nalakası var ya' desen de biliyorum ki beni çok iyi anladın sevgili hemcinsim.

bisou bisou!

26 Eylül 2010 Pazar

eylül bile bitti

pazar sabahı bu saatte ayaktayım.
bugün, yaz gerçekten bitti.
alca ingiltere'ye gitti.
dilara yurduna yerleşmeye sarıyer'e gitti.
gizem italya'ya gitti.
hazal'ı her aklıma estiğinde göremiyorum. itü efekt.
evet, tüm önemli faktörler bunlar.
bu yazı, diğer 21 adet yazımdan bambaşka geçirmeme sebep olan iki insanı çok seviyorum.
birazdan evden çıkacağım.
bugün öğlen olmadan taksim'de kahve içme günü benim için.
öğleden sonra, lise arkadaşlarımı göreceğim. bir kısmı istanbul'u çoktan terk etti bile.
akşam saatlerinde yapmam gereken işler takriben 5 günlük.
bugün sonbahar geldi.



24 Eylül 2010 Cuma

kim gelmiş?

http://doldurusagelmiskalem.blogspot.com/

bu insan, çok özel bir insan.

20 Eylül 2010 Pazartesi

( )

'iyiyim' dedim.
sonra tekrar 'iyiyim' dedim.
2 defa tekrarladığıma göre bana inandığını, 3. defa 'iyiyim' dememe gerek olmadığını söyledi.
sonra neden 2 defa söylediğimi düşündüm.
sonra yatağın üzerindekileri koltuğa taşıdım.
sonra üstümü değiştirdim.
sonra makyajımı çıkarmadan uyudum.
hemen.
ama nasıl.
hani gözünü kapatınca başın daha çok dönüyor ya.

bu da dün gece.

iyiyim?

15 Eylül 2010 Çarşamba

koz

bugün, 
carrefour'da teknosa'nın vitrinine gidip 3 boyutlu televizyona dakikalarca kitlenip izledik.
gerçekten 3 boyutlu mu değil mi biraz tartıştık.
ben bir ara 'çok gerçek çok korkuyom' deyip feyyaz'ın arkasına saklandım.
barış da tutturdu yok bu 3 boyutlu değil diye.
bence yanımdaki insanlardan bile daha 3 boyutluyldu.
feyyaz 'şeytan işi lan' dedi.
barış benimle beraber bodyshop'ta far bakarken, feyyaz da kendine silah baktı.
ama çok pahalı diye aldırmadım ben.
emekli maaşından yiyormuşcasına, 'alma alma. o parayla neler yapılır olum ohoo. ben seni kadıköy'de antikacılara götürürüm' dedim.
sonra da girişte bi çıkıntıya oturup gelen geçeni izledik.
'spike'a çok aşığım ama o aslında yok' dedim.
kısa sürede yorgunluktan ölüp evlerimize dağıldık uyumak için.
bacaklarım çok ağrıdı.
merhaba, ben bugün 96 yaşındayım.

dı biç iz bek

şimdi öncelikle filmekimi yaklaştı. ne zaman ekim geldi hiç anlamadım. çok saçma. en son temmuzdu benim bildiğim. sonra da bi enteresanlık olmayınca ben hala temmuzdur diyordum. değilmiş. bir hayli heyecanlıyım.
misal dı biç iz o kadar bek ki yarın 6 buçukta uyanmam gerektiği halde bakınız ben hala işsiz güçsüz gibi buralarda sürtüyorum. ne tanıdık bir tavır, değil mi ha?

hah, bir de geçen sene mi neydi hakan günday'ın malafa'sı dot'taydı. kaçırmıştık. ağlamanın eşiğinden dön dön bi hal olmuştuk. tık tuk dediğim ahmet'le ben. blog ahmet'i tanımıyordu değil mi, neyse. tanıdın. tanıştınız. memnun ol. ahmet çok iyi çocuktur. konuya dönelim. işte malafa tekrar başlıyormuş şimdi. buradan tut tee 30 ekime kadar. (küfür gibi oldu lan.. ekime kadar filan. a-ha şimdi de kafiye! bu parantez lanetli. şimdi hazırsan bu parantezden yavaşça çıkalım.) hem öğrenci sadece 25 lira. öğrenciliğimin sonlarına yaklaşırken, her 'normal: 2x TL, öğrenci: x TL' yazan şeye katılmayı düşünüyorum. bence gayet mantıklı.

bu mevsim parti mevsimiymiş galiba, yeni fark ettim. 2 gün içerisinde 3 farklı kişi tarafından 3 bambaşka konseptli partiye çağrıldım.

parti demişken, bu sene noel kutlamasını kaldırdım. cadılar bayramını kutluyoruz. ben karar verdim. her sene bi ecnebi bişey kutlamasam çatlarım. hatta partisi bile var. 31 ekim pazar günü. gel. adeta fantastik dörtlüyü (türkçe yazınca ne garip.) bir araya getirdim bu parti için. çok gizli ve şahane bi formüle sahibim. gelmek istemeyen de o gün para ya da şeker lazımsa kapıya gelsin, tirik or tirit desin. bu aksanla söylemezse ne şeker ne de bişey vermem bak tanrı şahidim olsun. (yukarda allah var.) [yuh. arkanda ayı var gibi, o ne lan?] 

hem şimdi düşündüm bak. öyle kırismıs filan huuu all you need is looovee huuuu hadi hediyeler huuu hadi sevişelim gibi bişey. sanki tepemde peri bokları uçuşuyormuşcasına geziyorum ortalıkta. çok sahte lan. öyle mutluluk mu olurmuş? cadılar bayramı çok karizmatik ama. o yüzden artık onu kutluyoruz.
(orta okuldan liseye geçen gencin günlüğünden, bölüm 5: off geçen sene kadar ezikmişim yaaa. noel çok lame. but halloween is waaaaay cooler <3 )


neyse, şaka bi yana. kurban bayramı partisi mi verelim yani? ortasında babanen mi gelsin 'ee evladım kavurma yemediniz' diye? benimki gelmesin yani istemem. hoş, o da düşününce baya korkunç olabilirdi. (rip babane)


sonuç olarak bana her sene kutlayacak böyle zıptırık bişey lazım işte.
söz, bi gün kendi bayramımı falan bulup bırakıcam bu işleri.

yazıya başlarken sadece 'filmekimine gelin olm çok eğlenceli' demeyi düşünüyordum. konuyu saptırdım yine. şimdi aklıma pera'daki japan media arts geldi. sürekli ekip durduğum barış'a karşı bi suçluluk da peşi sıra geldi.
ben üzerime rahat bişeyler giyip yatağa gidiyorum.
sen tostunu ye ve bekle burada.

istanbul, sana bu gece biraz uyuz oluyorum.

12 Eylül 2010 Pazar

mevsim normallerine emre aydın tadında yaklaşımlar

şu havada yapmayı en çok sevdiğim şey boş boş oturup müzik dinlemek.

koyu gri bulutları da, yağmuru da, pencere açık diye üşümeyi de çok seviyorum. böyle günlerde uzun uzun evde oturup müzik dinlemek sonra da sadece sigara almaya çıkmak istiyorum. kahve istiyorum ama her zaman içtiğim sade ötesi çıplak kahveyi değil. garip bir şekilde nescafe 3ü 1 arada içmek istiyorum.
odamda hala dünden kalma bi bira kokusu var.
bu havada anna ternheim dinlemek de çok güzel oluyor.

pazar bugün.

yarın okul var.

sabahki dersimde yalnızım.

ama okulu sonbaharda çok seviyorum.

aslında ben her şeyi sonbaharda seviyorum.

aklıma hep aniden başlayan yağmur geliyor.

çok mutlu oluyorum.

şu ciddi ve 'oh mon dieu! güz ne âlâ mevsim.. ah, hazan...' tadındaki konuşmalarımı telefonda dilara'ya da yapıyordum biraz önce.
bunun üzerine kendi kendime gülmeye başladım ve emre aydın'ı benim aynı anda hem ergenliğe hem bunalıma girmiş ama hiç çıkamamış halime benzettim.
küçük iskender'i de emre aydın paraleli biri olarak görüyorum.
sevenlerinden ve kendilerinden özür dilerim ama bence böyle.
mesela ben bu kadar hüzünlü ya da ciddi olunca hep kıkırdamaya başlıyorum. hem zaten bence önemli olan kendine gülmeyi başarabilmek.
evet.
illa bu kadar romantik olacaksanız benim gibi yağmuru sonbaharı filan sevin, sevgilinize brownie alın.
hatta modada bi bank var ben romantik olasım tutarsa hep oraya giderim, size tarif edeyim oraya gidin.
ya da yok lan gitmeyin. orası benim. kendi bankınızı kendiniz bulun.
her neredeyseniz portakalın hatta.
gidin, gidecekseniz beklemeyin.
gerçek bir hayvanseverseniz koynunuzda yılan bile besleyebilirsiniz.

hani, travis de biraz emre aydın tadında sanki. why does it always rain on me olsun, you say you're sorry then you do it again olsun, love will come through it's just waiting for you olsun. hatta yeterince gaza gelirsem sing isimli şarkısı bence 'haydii sööööyleee' ile denk diyebilirim. yaparım bilirsin.

aaooowwoaoaaaooo selfish jean, well i'm standing on my own, and this house is not a home, it's so sad to see you go :(:(:(:(

yeni başlayanlar için lusi: o sondaki smayli kısmı tabi ki şakaydı. ıy çok banal.

11 Eylül 2010 Cumartesi

kaydı yayınla.

şuraya yazıp da taslak olarak kaderlerine terk ettiğim şeyleri bir yayınlasam var ya.
bir bütün çin ordusunu depresyona sokarım.
iddia ediyorum.

şu an bir satır daha yazarsam bu kaydı da yayınlanmayacak hale getirebilirim mesela.

10 Eylül 2010 Cuma

bi durum mu var?

uzun uzun yazmıyormuşum artık hep 3-5 cümle yazıyormuşum diye şikayetler aldım. 335 kişi şikayet etmiş gibi konuştum ama aslında totalde 4 kişiden şikayet aldım.

efendim uzun uzun yazmıyorum zira uzun uzun düşündüğüm hiçbir şey yok (evet evet daha önceden hep düşüne taşına yazardım ben yazılarımı. bunun bir felsefe blogu olduğunu şu ana dek fark etmeyen varsa utansın zaten! evet.)


yani cidden öyle düşünen insan halimi bi tarafa bıraktım ama öyle oturup da yazasım gelmiyor. hani bu şikayetçi arkadaşlardan birine ''ya bu aralar insanlarla bir şeyler paylaşasım yok anlıyor musun, biraz daha derinleşmek isti... yok ya şaka yapıyom yazmaya üşendim'' dedim. en içten açıklamam da budur.

şimdi bunları anlatıyorum ki yer kaplasın. vay! (kıvanç vay'ı) kendime psikolojik çözümleme yaptım!

tatilimin son günlerini sabahlara kadar buffy izleyip bayram çikolatası yiyerek geçiriyorum. çok şahane bir tatil finali bence ama biraz başım mı ağrıyor sanki?

ha, bir de bugün modadaki nero'da coconut chocolate içtim, o neydi öyle. a aaaa... orgazmik. siz de için. orgazm cilde iyi gelir.

bu arada orgazm kelimesini söylerken en azından ufaktan da olsa orgazım der gibi olmayan bir türk var mı? mesela direk orgazım diyen bir arkadaşım da var. çok gülüyorum.
orgazm. orgazm. orgazm.
söyledikçe daha da garip geliyor.
orgazm. orgazm. orgazm. orgazm. orgazm.orgazm. orgazm. orgazm. orgazm. orgazm.orgazm. orgazm. orgazm. orgazm. orgazm.orgazm. orgazm. orgazm. orgazm. orgazm.orgazm. orgazm. orgazm. orgazm. orgazm.orgazm. orgazm. orgazm. orgazm. orgazm.orgazm. orgazm. orgazm. orgazm. orgazm.

hem ne kadar çok söylersen, söylemesi o kadar zorlaşıyor. yavaş yavaş orgazım demeye yaklaşıyorsun.

çok garip bence.

neyse. iki dakikada nereden nereye geldim yine. insanoğlu kuş misali. şikayetle gelip orgazmla gidiyorum. mutlu son?

hopi!

bence böyle daha 'ben' oldun blogcum. 
blog başlığı da ben koksun dedim hemen titrek bi L bi iki bulut bişi yaptım bebeyim.
sevdin mi?
çileğimi de hamurdan yapmıştım bi keresinde. o zamandan beri benimle.
lusi lavz yu.

bi de iyi bayramlar tabi.
bloga her gün bayram.
bu arada aklıma ne geldi bak, lisedeyken 'good bayrams' demek zorunda bırakılırdık. hep kendime yabancılaşırdım. 

neyse, öptüm cicim!

8 Eylül 2010 Çarşamba

reklamcı mı olaydım?

http://www.burakerzincanli.com/

bayılıyorum. sen de bak.

ok

pms bitti. 
yine kendim gibi hissetmeye başladım. yani çikolata yiyorum, vampir dizileri izleyip ağlıyorum filan. yeterli duygusallığa eriştiğime inanıyorum.
vahşet sona erdi.

ayrıca: bu vahşi ve yabani dönemimde bana ilgisi artan karşı cins üyeleri, çok garipsiniz olm. 

6 Eylül 2010 Pazartesi

annem benden daha popüler.

şimdi normal şartlarda diyelim ki annen aradı ulaşamadı, yanında olduğunu bildiğin arkadaşını arar.
ama benim arkadaşlarım bana ulaşamayıp annemi arıyorlar. ve bu olay çok sık yaşandığı için; bir süre sonra annemle, benimle olduklarından daha yakın olmaya başlıyorlar.
annem her arandığında telefonunu açıyor çünkü. ben genelde ilk defasında duyup da açamıyorum. adeta sevgilim ya da annem aramıyorsa telefonu duymamaya odaklıyım.
ve aslında şu anda benim arkadaşım sandığım herkes annemin arkadaşı bence. misal, ali barış'ın bile beni asla öylesine aramaması fakat bugün annemi arayıp sohbet etmesi üzerine bunu artık kabullendim.

zaten eve gelen arkadaşlarım da bana değil de anneme geliyorlar, bunu birkaç yıl önce anladım. zira, hiçbiri ben yokken ya da ben uyurken bize gelmekten çekinmiyorlar. 'tamam ama asuman teyze evde mi?' diyor hepsi, kesin. bazen kapıdan giriyor ve bir arkadaşımı annemle mutfakta oturup kahve içerken basabiliyorum. bazen ben uyurken bir arkadaşım bize gelip benim uyanmamı beklemeden çekip gidiyor. hatta, yıllıkta bana yazılan yazıların %80'inde anneme olan sevgilerini de anlatanlar vardı.

tamam annem benden daha eğlenceli bir insan. çok daha işe yarar tavsiyeler veriyor. benden daha sempatik. anlıyorum. problem değil. ama bari benim de uyanmamı bekleyin bi yüzümü görün lan. ayıp.

bir de şimdi anne dedim de aklıma geldi. rüyamda serpil teyze benim annemdi, fırat ve ırmak ise benim kardeşimdi. yan komşu da sevgilimdi. sonra serpil teyze ırmak'ın yatağına kırıntı döktüm diye bana kızdı. ama yan komşu ile kabin gibi bir şeyimiz vardı zırt pırt başka boyutlara ışınlanıp geziyorduk. ideal ilişki bence. fırat kabin yoluyla zamanda kaybolunca çok korkup uyandım.

sevgili hazal, özünde ailende gözüm yok. ama eviniz çok mistikti. ışınlanma fonksiyonu olan bir kabininiz ya da yakışıklı bir yan komşunuz var da bana söylemiyorsun gibi düşünmeye başladım. varsa lütfen söyle. öptüm.

pi es: şu an kafam çok dağınık. ne yazdığımı pek bilmiyorum ve okumaya da üşeniyorum ama kaydı yayınlayacağım. 

5 Eylül 2010 Pazar

*

istanbul güzel aslında.

oh be! diye şarkı vardı

yaklaşık 10 yıldır uyuz olduğum melekli havuzlu dana kadar mermer heykeli bu saatte kürekle kırdım. pms falan kalmadı. kuş gibi hafifim. hadi. öptüm çok.

4 Eylül 2010 Cumartesi

7. gün

çocuk isimleri düşünmeye başladım.
aklında ilginç bir şey varsa paylaşabilirsin.

veya düşünsene, sonsuza dek pms'e hapsolmuşum.
yani sonsuza dek sağı solu hiç mi hiç belli olmayan bir insana dönüşmüşüm mesela.
bir an çılgıncasına sinirli, 3 dakika sonra 'ay ne güzel çikolata' diye ağlıyor, ondan sonra da '498566 kilo oldum allaaam al canımı' diye deliriyor. böyle bir insan.
olur mu olur.
türk filmi açtım. aptal bir filme benziyor. yine de seviyorum.
bugünün 2. türk filmi.

- seni seviyoğrum, seviyoğrum, seviyoğrum.
- ben de, ben de, ben de.
- ne zaman evleniyoğruz?
- işte şimdi çuvalladın!

türk filmlerini seviyorum, seviyorum, seviyorum.

2 Eylül 2010 Perşembe

hafael


hayatımın kadınısın.
minnoşum.

1 Eylül 2010 Çarşamba

hello canım

mesela.
Web Analytics Real Time Web Analytics