30 Nisan 2010 Cuma

xaxa

neden ki?

29 Nisan 2010 Perşembe

peki!?

izmir'in seri katili itiraf etmiş, güzel kokulu kadınların peşinden gidiyor ve kafalarından vuruyormuş. ölenlerin ölüm sebepleri güzel kokuları yani. biz seven'ı taklit ediyor sanmıştık ama belli ki perfume imiş taklit etmeye çabaladığı. aman kızlar, sakın güzel kokmayın.

pes.

yazlıkları çıkarıym

haziranda sezon finali mi yapsam diyorum? "hayatımı yazsam dizi olur" tadında bir hareket mi olur? değil ama dizi filan olmaz, komedi şakası olur en çok.

şimdi eğer sezon finali yapıcaksam, mayıs sonunda çok çılgın bişey filan yapmam lazım dimi? usul böyle. planlı olarak çok çılgın bişey yapamam ki ama? neyse, çılgın bişey yaptığım dakika sezon finali yapıcam eylüle kadar konuşmıcam. sana yemin sana söz, kör olayım yalansa...

o değil de küçükken yeşim salkım'ı ne çok severdim. sigarayla ilgili şarkısı mı vardı onun? son bir sigara içelim, öyle git gideceksen gibi bişey. canım sigara içmek istiyo... aşkı memnuya döneyim ben. eski sevgilim de kuzenime yavşıyomuş zaten, tam bana göre. bir zamanlar fırtınalar estirirdim.

sonuç: çok müzikal bi insanım.

hetamam

sapık gibi televizyon izlemeye başladım.
facebooku bırakınca aşkı memnuya başladım.
sigarayı bırakınca yaprak dökümüne başladım.
bütün bunlar son 2 günde oldu, sana, bana, projeye ağlarken...

jürin var dediler, kız vermediler

jüriden 2 hafta öncesine dair bir takım flashbackler silsilesi.

23 Nisan, Cuma

o gün projeyi bir sonraki haftaya kadar tamamen bitirip bir kenara atacağıma, sonra da sadece maket olsun model olsun böyle şeylerle uğraşacağıma inanıyordum. ama gerçekten inanıyordum. saf ve neşeliydim. eminönü'ne gittim, güzel güzel mimari alışverişimi yaptım. o gün oyalanmadan eve dönecektim. benimle 23 nisanı kutlayarak alışveriş yapan arkadaşlarımı eminönü'nde eskiz yaparlarken terk ettim. "eve gitmeliyim, bugün 7de evde olup çizim yapacağım" dedim. gerçekten de 6 civarında vapura binmek suretiyle avrupa'dan ayrıldım. kadıköy'e geldiğimde, "hazır yakınken mika biletimi alayım, 1 hafta dışarı çıkmam ben çalışcam ben" dedim. biletix'e geldim, fakat o da ne... gişede sorun vardı. bir süre bekleyip süründükten sonra tüm şevkim kaçmış bir şekilde eve geldim. yareppim nası uykum var nası uykum var. dedim ki "bugün cuma, rahat rahat uyumalı ve yarın erkenden kalkıp başlamalıyım". uyudum da cidden. 12 civarında. 1 şişe kadar şarap içtikten sonra.

24 Nisan, Cumartesi

uyandım. 13.30 civarında. arkadaşlarımla buluşacaktım, aklımdan çıkmış. nereye çizim yapıyorum? zaten 13.30'da buluşacaktım. geç kaldım. sorun değil, akşam çizerim.
duşa girdim. elimde sigara ile alelacele yemek yedim. çünkü önceki gün param bitti. arkadaşlarımın yanına gittim. saat 14.30 civarında.
oturduk, içtik, güldük. saat 6'yı geçmiş, almış başını gidiyorken acıktık. yemek de yiyelim dedik. yemeğe gittik. o esnada "aman tanrım neden hep beraber sabahlamıyoruz ki?!" dedik.
geceyi 3 kişi 1 odada geçirdik. biraz çizdim sahiden. ama projeye dair bir şey yapamadım, cad ödevim vardı. biraz çizip bıraktım. projeye daha var nasılsa çok mühim değil.
gece herkes uyuduktan sonra çizebilirdim.
ama kimse uyumadı, saat 05.00 sularına kadar.
sonra uykum geldi, uyumasam kafam çalışmaz ki. çizemem. kemal'le ezandan korktuğumuzu hatırlıyorum. sonra biz de uyuduk.

25 Nisan, Pazar

dilara beni 11.00 gibi uyandırdı. kendimi bilmez bir şekilde dolandım ortalıkta. kafam durmuştu. kahvaltı edelim dedik. sıcak ekmekler, türlü çeşit peynirler havalarda uçuşuyordu adeta. ne güzeldi. bir demlik çay içtik belki de. bilmiyorum.
sonra bir noktada dağıldık. yatağıma sinip uyudum bol bol. uyumazsam kafam çalışmaz, kaç kere söylicem? tasarım ciddi kurumların işidir.
gece 00.00 civarında vicdan azabı ile uyandım ve çizeyim dedim. çizdim de gerçekten. ama cad ödevini.
sonra 03.00 gibi çok çılgın bir uyku haline girdim. 10 dakika sonraya alarmı kurup power nap yapmaya karar verdim. 10 dakika sonra alarm çaldığında telefonu elime aldım ve mal mal baktım. "erteleme" ve "tmm" yazıyordu. "telefonumu kim fransızca yaptı lan?!?" diye bir süre atarlanıp kilitlendikten sonra, "kafam durmuş benim ben uyusam iyi iyi" dedim. uyudum.

26 Nisan, Pazartesi

cad dersine gittim ama ödev teslimi ertelendi. aptal gibi olduğum için kızmaya fırsat bulamadım. ama projeye bir şey yapmadığım için derse girmeyip eve gittim. evde çizebilirim çünkü. ama önceki gece canım delicesine bira çektiği için eve gelirken bira ve cips aldım. öğleden sonramı friends izleyip bira ve cips tüketerek geçirdim. bir noktada uyuyakalmışım, fark edemedim. sonra 21.30 gibi uyandım, televizyonda çok enteresan bir şey vardı. biraz izleyeyim de uykum açılsın diye düşünerek televizyona bakakaldım. orada sızmışım.

27 Nisan, Salı

dersim yok ki bugün. uyudum. bi iki bişey çizebilirim artık. ama proje bitmez şaka mısın ne bitmesi. ama bişeyler otursun bari. perşembe gösterecek bir şeyler çıkartma derdindeyim artık. ama önce kuaföre gittim. 1 saat sonra eve döndüm. çizicem ama masa çok dağınık, önce odamı dünyanın en düzenli yeri haline getirmem lazım. bir süre bununla uğraştım. sonra oturup çizmeye başladım. ilk eskizden sonra sebebini anlayamadığım bir şekilde bunalıma girdim. "çok yalnızım alleaaaam yaa" dedim kendi kendime. birkaç saat sonra yalnız olmadığıma karar verdim ve bunalımdan çıktım ama artık çok geçti, uykum geldi....

28 Nisan, Çarşamba

şehir planlama dersinde grup çalışmamız var. ona odaklanmam lazım. eve gelince de çizicem.
eve geldiğimde hiç aşkı memnu izlemediğim için çok üzüldüm ve oturup baştan izleyeyim dedim. hem yaşam tarzımı değiştirirsem ilham gelebilir? kefir içip aşkı memnu izledim. bir noktadan sonra bölümler açılmadı ama, çok kızdım. açtım önüme planları. rampa sorununu hala çözemediğim için kendime çok kızdım. sonra da şey oldu... eöö.. bu yazıyı yazdım oturup. ama saat daha 01.10 gibi bişey, çizerim bence. yarın dersim 2de aslında... uyuyup sabah mı baksam? çok uykum geldi ya.
uyusam mı ya?
uyiim mı biraz ben?
uyusam?
10 dakika filan?

28 Nisan 2010 Çarşamba

pınar, beni örnek al

ben hayatı böyle yaşıyorum içten içe, na böyle:

feysbuk feysbuk

dün gece facebook'umu kapattım ve sabah "sen feysbuku mu kapattın ya? niye?" mesajlarıyla uyandım. ne ilgili insanlar varmış hayatımda, tenk yu, seviyoruğm sizi.

he bi de, bunalıma girip kapatmadım bu sefer. gereksiz bi şekilde aniden bağımlı olduğum için kapattım. diyceksin ki "e girme?" ama ben kontrollü bi insan değilim. illa kapatıcam da ancak.

hadi öptüm beybi.

sonuç: eskiden feysbuk mu vardı?

ay aman

adeta hayattan soğudum.
bi geyik olsun diye "kar tatili olsun" dedim, hava sapık gibi soğudu. kalorifer filan yanıyor o derece. ne garip insanım. gücümü konteröl edemiyorum beybi..

o değil de saçımdan sıkıldım ama değiştirilebilecek saç bırakmamışım kendimde. maviye mi boyasam? yokartık?

canımı sıkan ne varsa buharlaşsın pliğz, negatif enerci yollamayalım cansu'ya. her şeyden önce ayıp.

ha, bi de şey..

leave.
my.
man.
alone.
you.
bitch.

27 Nisan 2010 Salı

up top!

kendimi en çok, gözlük taktığımı unutup yüzüme apansız su çarptığım anlarda seviyorum. sonrasında gözlüğümü temizlemek acayip eğlenceli oluyör. ebet.

sorunlarım var

yani galiba.

geçen gün arabada gider iken bizi sollayan bir arabaya "veroniha ölmek isteyor!" diye bağırdım. o komik gibiydi gerçi.

fakat şöyle mühim bir durum var: dünyanın en dağınık ve yer yer hippie insanı olan ben, geçen hafta itibariyle aniden düzen ve temizlik takıntısı edindim. yatağımın üzerinde 3 farklı katman halinde örtüler var. gün içinde pislendiğine inanıyorum çünkü. gece önce bir törenle onları kaldırıyor, sonra yatıyorum. günde 4-5 defa klavyemi, monitörü, mausu ve oturduğum koltuğu temizliyorum. küllükleri yıkıyorum. sigaralarımı ayrı bi kutuda tutuyor ve her sabah o kutuyu temizliyorum. ellerimi aklıma geldikçe yıkıyorum. sabah uyandığım gibi dişimi fırçalamazsam bakteri saldırısı ile öldürüleceğime inanıyorum, dişimi fırçalamadan su bile içemiyorum. başkasının çakmağını kullanamıyorum. artık kaynar su ile banyo yapıyorum. (tabi ki banyo yapmadan önce banyoyu temizliyorum bi de.) daha bi dolu şey var, saymıym durıym bence. 1 haftada nasıl olabilir ki bu yani? dün gece odamı toplayıp temizleyeceğim diye uyuyamadım. hızımı alamadım salonu da temizledim. mutfağa da el attım. sonra da bilgisayarımdaki her şeyi belli kriterlere göre organize ettim. kalemlerimi türlerine göre ayıracağım bugünkü mevzum da bu. gitgide abime benziyorum. çok garip.

tamam, obsesyonumun üzerine gidip yeniden hippie olmaya çalışıcam.

tamam, samimi olmayan bir şey söyledim.

honey's in love diye bi şarkı var, hiç sevemedim. şimdi çalıyor.

bu samimiydi.

ha, love demişken. geçenlerde hoşlandığım adam ile ilgili çok garip bir şey öğrendim. facebook sağolsun. adamın çocuğu varmış lan! düşünsene. yaşlandım. ben buradan bunu çıkarıyorum. hoşlandığım insanın evli, çocuklu filan çıkabildiği bi yaşa geldim. bu da çok ani oldu. bu adamın benden 5-6 yaş büyük olduğu gerçeğiyle yüzleş ayrıca.

okulu uzatıcam ben.

26 Nisan 2010 Pazartesi

tamam o zaman?




isyanqar jojuk...

25 Nisan 2010 Pazar

şimdi

Fireflies in the Garden. Yurt odamda yan yana yatağa uzanıp izlemiştik o filmi. Bilgisayarın yarısı senin kucağındaydı, yarısı da benim. Ekranın değişen ışığı odayı aydınlatıp kararttıkça, yüz çizgilerinin derinleştiğini sezebiliyordum. Gergin ve kararlı bir ifade oturtmuştun yüzüne. Belki de kararlı doğru kelime değil, daha çok inatçı… Her ne kadar karnından gelen gurultular aksini gösterse de aç olduğunu inkâr ediyordun. “Açlık nedir ki? Kime göre hem?” gibi komik olaya çalışan saçma sorularla açlığını ve kendini küçümseyip, gittikçe donuklaşan ve sonunda kaybolan yapmacık tebessümünle filmi izlemeye devam etmiştin.
İkimizin de seveceğini düşünerek başlamıştık izlemeye. Filmi ben seçmiştim, sen de aile dramlarını çok severdin nasıl olsa. Senin kelimelerinle, ‘kendi hayatından izler taşırdı’ o filmler. Hayatını filmlerde bulan aşırı dramatik birinin yapay cümlelerine sahiptin kimi zaman. Dramlarında kaybolmayı o kadar çok severdin ki kıskandığım cümleleri olan adamla kıyaslandığının farkında değildin. Ama filmi sevmemiştin bu sefer. Emily Watson’ın karakterinin söylediği bir cümleye takılmıştın. Ne olduğunu hatırlamıyorum bile ama beni delirtmeye yetmişti. Soruların vardı ve her sorunun ayrı ayrı, özenle yanıtlanması gerekiyordu… yine. Sen açık uçlu sonları sevmiyordun, bense senin açık uçlu sorularını. Kafanda yanıtlayamadığın her şeyin cevabının bende olduğunu düşünmen boğucu hale gelmişti artık. Gidişat kocaman sırıtışıyla bir kavga müjdeliyordu. Çaresiz, gidişata uyduk. Aklıma gelen her şeyi ilk haliyle ortaya döktüm. Ne senden daha çok biliyordum, ne de bütün sorularının cevapları bendeydi. Ben de senin kadar acemiydim hayatta ve belki de senden daha fazla korkuyordum ama ustaca saklayabilirdim korkumu çünkü küçük bir çocukken edindiğim bir yetenekti saklamak, saklanmak, ki sanırım sen de cevaplarını saklıyordun benden ve benimkilerle yetiniyordu ilişkimiz. Gidişatın kahkahalarını duyabiliyordum.
Senden ne zaman nefret etmeye başladım bilmiyorum. Ben sana bütün cevaplarımı verdim, sen bana bütün uzaklığını. Aramızdaki mesafe açıldıkça cevaplarımı ben bile duyamaz oldum, yitip gitti yarattığın ya da yarattığımız doymak bilmez boşlukta. Değişmekle suçladın beni. Belki de değiştim gerçekten. Çırpınmalarım işe yaramadıkça dinginleştim, dinginliğimle nefret ettim senden.
İkimizin de seveceğini düşünerek başlamıştık. Ama sonunda yine soruların vardı senin. Benim cevaplarımsa tükenmişti artık.




(alıntı: yalancıktan )

ağlayan smayli.

birazcık sketchup'tan, birazcık autocad'den mantığı ile nereye kadar?

şuraya kadar belki de:

24 Nisan 2010 Cumartesi

yaz tarifesi

3 saat kadar durmaksızın çekirdek çitleyince depresyonum geçiyormuş ki benim. 20 küsur yıldır bunu nasıl fark edemedim? neyse, geç olsun güç olmasın. dün gece bunu öğrendim ya hayatım değişti.
şaraptan da olmuş olabilir onu pek saptayamadım. gerçi şaraptan olsa bugüne kadar çoktaaan fark ederdim.

çekirdek iyiyi.


23 nisanda bana balon alan bi arkadaşım var.
bi de "ben depresyondayım galiba" dediğim anda, arabayı kapıp "bugün sen ne istiyosan onu yapcaz" diye koşan başka bi arkadaşım var, e daha ne?


xoxo,


nimet abla

23 Nisan 2010 Cuma

bu ne be?

ay herkese kırılıyorum ama herkese. ne manyak bişey oldum.

bugün küçük bi çocuğa sakız verdim, çocuk aldı eline böyle açtı sakızın ambalajını filan evirdi çevirdi ve şu dialoğu yaşadık:


çocuk: istemiyom ben bunu.
ben: neden ama?
çocuk: istemiyom
ben: birine hediye edersin belki?
çocuk: ı ıh
ben: al bence?
çocuk: ...
ben: karpuzlu ama?
çocuk: istemiyom yaa
ben: peki... sen bilirsin...


5 yaşın altındaki bi çocuğa trip attım resmen. bütün erkekler aynı tribine falan girdim kendi kendime. kafayı yedim bence. ya da depresyondayım. barış dedi ki depresyondaymışım. bi de öyle dan diye "depresyondasın" deyince çok kırıldım be blog.

hayat zor.

yığınla işim var ama ben yarın son gemi'ye giderim mis gibi de olup dönerim bence.

eminönü'ne uyuz mu oluyorum yoksa seviyor muyum anlayamadım bi de. eminönü'ne karşı bile duygularımın karışık olduğu bir dünyada, hayat tabi ki zor olur. salak mıyım neyim.

daha da coelho okumam bi süre. of pof.

11 dakika

evet, yine coelho okudum. 
neden her defasında içim bomboş kalıyor gibi hissediyorum? her kitabında böyle olmak zorunda mı?
blogu ilk açtığım zamanki ruh haline dönüverdim aniden.

ve sebepsizce aklıma çok çok uzun bir süre önceki bir günden bir kesit geldi. 2 arkadaşımla son derece sıradan bir şekilde kadıköy'de yemek yiyorduk. telefonumun diğer ucunda asla peşimi bırakmayan bir adam, yanımdaki sandalyede bana aşık olan başka bir adam ve benim baktığım her yerde görebildiğim bambaşka bir adam vardı. bu anının ziyaret sebebini bilmiyorum şu anda gerçekten.

11 Dakikakafamda bir şarkıyla bütünleşti: ane brun-the fall. 
bu şarkı ve bu kitap ruh ikizi bence.

kitabın kapağını kapattığımda sanki bir yıldır evinden çok uzakta, yalnız ve soğuk bir ülkede fahişelik yapan Maria değil de benmişim gibi geldi.


merhaba, ben iyi değilim.

22 Nisan 2010 Perşembe

mevsim geçişi


nobody, 
no, 
nobody, 
is 
gonna 
rain on my parade.

asdfghj dağı?

"ben yarın okula gitmeyip ders çalışcam" gelmiş geçmiş en rezil klişe değildir de nedir?
şimdi de güncellenmiş versiyonu olan "ben yarın projeye yeni bişey çıkaramadım gitmiym, evde oturup çizim yapıym" klişesi var bende. ciddi ciddi ertesi sabah uyandığımda da iç sıkıntıma rağmen okula gitmeyip, bi de üstüne saat ortalama 16.00'a kadar o gün güzel bir performans ile çizim yapacağıma inanıyorum ya, çok ilginç.biraz da korkunç.

bi de mesela külotlu çorap giydiği gün tüylerini almayan kızdan korkarım. o da gelmiş geçmiş en rezil salaklıktır bence. hele bi de tüylerini 5mm+ ölçülere gelene kadar özgür bıraktığı halde böyle ten rengi olsun bişey olsun açık renk/ince külotlu çorap giyen kızlar var ki onlar bambaşka bence. o gün de pantolon giy ya, o gün de şalvar giy ne bileyim. benim düşüncem böyle.

ne kadan mikemmel bi insanım


gece gece gülmekten öldüm. yeminlen bak. çok saçma. şişkonuri.

20 Nisan 2010 Salı

home wreckers

how i met your mother'ın yayınlanan son bölümünde ağlayan insanım. meslek aşkı mı dersin, duygusallık mı bilmem.

tam geçen hafta "yeter artık bıktım daha da izlemem" demişken, bu hafta beni kendine tekrar bağladı.

son dakikalarında aklıma life as a house* isimli filmden şu cümleler aktı hatta:

i always thought myself as a house. i was always what i lived in. it didn't need to be big. it didn't even need to be beautiful. it just needed to be mine. 






*

19 Nisan 2010 Pazartesi

manzaralı günce

bugün plastik sanatlar katında küçük bir gezi yaptım, hani gerçekten küçük yani 1-2 dakika kadar vaktim vardı çünkü. ve alelacele telefonla fotoğraflarını çekip kaçtım.



böyle böyle şeyler işte. lady papa'yı çok sevdim. bi dolu resim vardı böyle ve hepsi güzeldi resmen. belki 1 tanesini falan beğenmemişimdir ki ben genelde hiçbir şeyi beğenmiyorum biliyosun. neyse, bugün böyle manzaralı işte. sabah 9 civarında da köpek sevdim bol bol. çok şeker bizim okuldaki köpekler ama galiba her gün antidepresan veriyolar. hayvanlar sürekli bi uyku halinde.


sonra günlerden bi gün (evet bugün) eve geldim işte bi baktım evde kimse yok. hatta evde bişey yok. enginar var bi de üzümlü sparkling soda var. hemen tükettim, ya nolacağdı? ama işte yine o tüketicilik halinde bi anda türkiye'de değil miyim ki acaba dedim ve tüketici huylarımdan utandım. oysa ki yerli malı yurdun malıydı. ama ben bunu mahvetmiştim. şimdi sebepleri çiçekli masa örtüsü üzerinde gözlemleyelim:


sonra da vavien izledim, hayal kırıklığı. ya da bana festival filmlerinden sonra öyle geldi, bilmiyorum. şu an festival bittiği için mızmız ve böyle hani istediği şeker yerine eline sırf sussun diye eski oyuncaklarından biri tutuşturulan çocuk gibiyim. festival niye bitti ya? neyse, tiyatro festivaline de gidicem. onu da yapıcam. bu arada bugün, emek'te son izlediğim filmi barış'la balkonda izlediğimi ve filmekiminde en sevdiğim filmin galası olduğunu saptadım. Zamanın Tozu. çok duygusalım bu konuda şu an, nolcak bu halim?

ama festivalin kalıntılarıyla avunmaya devam edeceğim. kaçırdığım filmlerin 2 tanesi haricinde hepsini çılgın arayışlar sonucunda buldum ve indirdim, yetmedi soundtracklerini de indiriyorum. bi de david lynch'in sergisi var, mutlu olayım diye mi getirmişler nedir ben anlamadım. çok önemli yerlerde çok önemli birileri beni aşırı derecede seviyor bence. ya da hep pozitif enerji, tabiii tabiiiii!

pınar ve sevgilisiyle şaraplı, likörlü çikolatalı bir buluşma yaşadım. likörlü çikolata kabından ördek yaptım kutunun içine attım. çikolata içinde yüzüyor bence şu anda. en güncel mektubumu da elden verdim. buna da ayrı mutlu oldum. ama kişisel mesele dediysem o kadar da değil pışııık anlatmıcam. yok yok şaka, uykum geldi. bi de en çok mutlu olduğum konuları kurcalamayı pek sevmiyorum. bencilim işte bencil, tanı artık.

şimdi çok alakasız ama her şeyi bi kenara bırakıp okuldan eve gelene kadar kara kara tek bişeyi düşünüp durdum. hani o bütün dişlerimi göstererek güldüğüm bi hal var ya. hani "naalakası var yaaa ehe" bakışlarıyla kombine ediyorum. hani o an gözümden mutluluk akıyo da yanaklarımı da sanki 92şer cüce iki taraftan iple yukarı yukarı çekiyo ve o salak gülümsemeye engel olamıyorum. çok kötü ya, inandırıcılık sıfır. o şekilde söylediğim hiçbi olumsuz şeye tabi kimse inanmaz. bi de heyecanlanınca hemen titriyorum. niye ya? bu ikisini mistik güçler benden alsın yoksa kendimi güvendiğim birine 5 gün 9 gece terlikle dövdürtücem.

ps: rıhtımda horon tepenlerin sırrı hala çözülemedi. ama hayalet değillermiş, pınar'ın sevgilisi de görüyormuş onları.

şaşıran insanım

-gainsbourg'un sonunda "for lucy..." yazmasının üzerine, bugün proje dersinde sıkıntılı bir şekilde düşüncelere daldığım anda arkadan 74 yaşında proje hocamın "LSD.. L ne? Lucy!" demesi beni benden aldı ve bilgisayarı, cetveli, her şeyi terk edip "Lucy in the sky with diamonds!" diye bağırarak hocanın yanına gittim. delirdiğimi sanmadı hayır, sevindi hatta. çok eğlenceli bi hayat yaşıyorum düşünsene, proje hocam dakikalarca beatles ile ilgili hiç duymadığım, okumadığım bi dolu hikaye anlatıyor filan. canlı canlı izlemiş bu insanları. çok cici.

-az önce pınar'la telefonda konuştum. izmir-istanbul komünikasyonları esnasında bana bir defa bile "kendine iyi bak" dememiş olan bu muhteşem insan, mecidiyeköy'den kadıköy'e (yani yanıma) geleceği otobüs yolculuğu öncesinde yaptığımız telefon görüşmesini "kendine iyi bak" sözleriyle nihayete erdirdi. eğlendim. acaba fark etti mi? birazdan başına kakmayı ve dalga geçmeyi düşünüyorum. bi de keşke "pardon daa... cevahir'den buraya otobüsle 9dan önce biraz zor gelirsin.." demeyi akıl etseydim.

şu anda annem beni "evdençıkevdençıkartık" diye darladığı için çekip gidiyorum buralardan. öptümsbays.

18 Nisan 2010 Pazar

izle.

http://www.imheremovie.com/

festival güncesi#6 olacaktı da biz istemedik

son festival güncesini yazmıcam, kalbim kırık. çok üzüldüm cidden. bitti. "AAA! BİTTİ?!" hatta. sarsıldım gerçekten, çok bağlanmışım. ay bak yazabilirim sandım ama bunu bile yazamıyorum.

şöyle diyim o zaman, 7 gün tatil yaptım ama 1 ay falan rahat tatil yapmışımdır gibi geliyo şimdi. baya komplike dimi? bence öyle.



¨¨¨


barış'a paragraf: bugün barış bana ondan burada arkadaşım diye bahsettiğim için kızdı. ismini mi gizliyomuşum efendim. hayır gizlemiyorum. çok açık yürekli bi insanım ben. evetevet. hatta al sana: barışbarışbarışbarışbarışbarışbarış. tülaaaağyy hatta. beybipap. sanşayn. bruce?



¨¨¨


bilgisayarım bozuldu. bu leptap. naber leptap? çok yavaşsın. bikaç gündür sürünüyodum ama şu anda normal kazüel (ya da bildiğin casual) bilgisayarım açıldı, korkudan kapatamıyorum. ya bi daha hiç açılmazsa? lan? evet, "lan" denecek durum var, denmeyecek durum var ve kaba değilim. sadece, bu "lan" denecek bi durum.



¨¨¨


bu arada yazmıcam festival güncesi dedim ama bugünkü istanbul belgeselleri beni bunalıma sürükledi galiba. mutluluğumun sebebi festival miydi acaba diye bile düşündüm. bi tane belgesel izliyosun, düşün ki o an ekranda gördüğün herkes ama herkes çoktan ölmüş. o kadar eski bi belgesel. sessiz filan. çok ürkünç bence. şimdi arkadaşlarımla geyik olsun diye çektiğim videolar da, galata belgeseli adı altında çektiklerim de mesela bilmemkaç sene sonra izlense böyle şaşıracak mı izleyenler? ay o zamanlar istanbul nasıl da bilmemneymiş diyecekler mi? titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime...



¨¨¨


kadıköy'e erken döndüm bugün, o da tuhaftı. hava henüz aydınlıktı böyle. garip. iki haftadır insanlar bıkmadan usanmadan kadıköy iskelesinin civarında horon tepiyorlar. amaçlarını o kadar merak ediyorum ki bi süre daha devam ederse gidip aralarına kaynıcam galiba. o yüzden bu haftamı kesinlikle projeye falan değil horon öğrenmeye adıyorum. bilgilendirme yapayım dedim, belki şivem falan da değişir. hayat bu, belli olmaz.



¨¨¨


az önce cherry coca cola içtim. marshmellow yedim. kamp ateşim olsun istedim, böyle çıbığa takayım da orada çevire çevire şeyedeyim. ama annem olmaz dedi. bu da böyle bi anım. cherry coca cola kötüymüş tabi, öksürük şurubu gibi bişey.

bi de cherry vişne mi demek kiraz mı demek diye sürekli karıştırıyorum sanıyodum ama meğerse ikisi de cherry diye geçiyormuş. (kaynak: tureng)


¨¨¨

bi anda bu gece de o geçmişte kaldı sandığım pazar gecelerindeki gibi hiç yoktan sabahlayacağımı, yarın okulda lanetler yağdırarak türlü çeşit mimari derse gireceğimi ama asla aklımın almayacağını düşündüm ve ürperdim.



¨¨¨


her şeyden çok çabuk kopuyorum ve her şeye çok çabuk bağlanıyorum.



¨¨¨


sonuç: okuyom ben yaa

springfest geliyormuş diyorlar

bebeyim aşksız yapamııyooooğğğrrhuuum diye bağırıcam festivalde. eğlenceli bence. bi de gerçek.

kafam karıştı.



miss li'yi hiç böyle hayal etmemiştim. çok saçma. nasıl hayal ettiysem? sesleri ve görüntüleri örtüşmeyen insanlar var bence şu dünyada. beni hep şaşırtıyor bu. bak yine şaşırdım. o sese bu görüntü olmamış işte napim yani.

bi de şimdi çok alakasız ama, bence bütün kadınlar yaşlanınca biraz japonlaşıyor tipleri. gözler çekiliyor falan.

beynimde neler oluyor diye ben de merak ediyorum bazen, evet.

beybipap!



bu şarkıya da adeta bağımlı oldum hemen. çok eğlenceli.

barış'a gelsin tabi. chante, danse baby pop! hehe

napıyoruz?

böyle bişey yapmak zorundayken son ana kadar başka bişeyler yapmayı çok seviyorum. mesela şu anda çişimi tutarken blog yazayım dedim. öte yandan madonna dinliyorum. hiç tarzım değil. çok çılgınım bu gece o em ci.

bi de yemek hazır olana kadar bişeyler yapmayı çok seviyorum. misal yemek hazır olana kadar plan tefrişlerini bitirmeyi seviyorum. ya da maket yapıyorum diyelim ki, "şunu da keseyim de öyle sigara içeyim" diyorum. hedefsiz hareket edemem kuzum. benim de hedeflerim böyle günlük ihtiyaçlar işte.

hasta gibiyim yine ayol. sol tarafıma felç gelecek bence. az biraz panikliyim.

hala da madonna dinliyorum. şaka gibi. suçu tunç'a atıp geçiyoruz. cebren ve hile ile revolver dinletmeseydi böyle olmayacaktı. kafama takıldı.

o değil de ben niye her gece bu saatte acıkıyorum ya.

16 Nisan 2010 Cuma

benmişim


bu benmişim. öyle dediler. ehe. 

açıklıyorum

¨sigaram bitti sanıyorken böyle paketi atmak için elime alıyorum ve içinden bir sigara daha çıkıyor ya nasıl mutlu oluyorum anlatamam.

¨ bugün istanbul'da bir güzellik var resmen. böylesine aşk yaşadığım sigaramı unutup çıkmışım dışarı ve hiç fark etmedim bile.

¨ böyle bütün gün dilara gelsin istedim. ders çalışacakmış diye teklif etmedim ama gece olunca mesaj attı ve gel diyebildim ya ve gelmeye çalışıyor ya, nasıl güzel bir his bu. çok seviyorum.

¨ bir yerlere gidip beğenip sonra oraya kimlerle gidebileceğimi düşünüyorum, çok eğleniyorum. sonra o insanları o yerlere götürüyorum.

¨ bugün ısınma hareketlerini yapmakta olan pandomimci bir kadın gördüm. birkaç dakika öncesinde de istanbul sokaklarının taze klasiği kuklacı adamı görmüştüm. ondan bir saat önce de sırayla sokak müzisyenleri görmüştüm. türlü çeşit. bir anda istanbul'u daha da çok sevdim.

¨ hayatımda aktif olarak varlığını sürdüren sevmediğim tek bir insan bile yok, süper bir şeymiş bu. yine hayatımdan kimseyi çıkartmıyorum ama öyle eskisi gibi değil, birkaç küçük değişiklikle halledebiliyormuşum. başarılı buldum kendimi.

¨ fransızca ne güzel dil. chante, danse baby pop.

¨ yeni ayakkabı almak insanı ayrı bir mutlu ediyor.

¨ festivale 1 ay kaldı, mika'ya ve tatile 1 buçuk ay kaldı. demek ki doğum günüme de 2 buçuk ay kaldı.

¨ bugün sıvı sabunun son kullanma tarihine baktım, ekim 2012 idi. beynim nasıl yıkandıysa "o zaman kıyamet kopcak ne son kullanma tarihi bu şimdi. densizler." diye düşündüm.

¨ bütün gün askılı elbiseyle ve çıplak ayakla gezdim evde. dışarı da şortla çıktım. esas mutluluk budur belki de. düşünsene, ben yazı seven insan olmuşum da çıplak ayakla geziyomuşum. bu günleri de mi görecektik? gördük.

çocuk.

az önce barış'la konuşurken söylediklerimin çılgınlığını şu anda iyice fark ettim. ondan bahsedicem. (beybipap naeber okuyo musun?!)


böyle bişey anlattım: "ben dün aşık oldum. çok güzeldi." sanki yemek yedim de çok beğendim gibi salak bi cümle.

işin özünde dün çok tatlı bir insanla çok tatlı bir tesadüf sonucu tanıştım. olay bundan ibaret. nedense kitapla yakından ilgili olan insanların ilgi alanına giriyorum. dün oturup düşündüm hesapladım vs derken buna karar verdim. o da çok tatlıydı. şimdi anlatmayacağım oturup tüm olan biteni ama, tatlıydı. üstelik küçük bir film oyunu gibi ismi. umut. hani ben işaretleri çok severim ya, böyle küçük oyunları da çok seviyorum işte. bir anda her şey hikayeleşiyor çünkü kafamda.


uzun zaman sonra marx ilgim ve foucault aşkım geri geldi. her şeyin tek sebebi de bu mesela. ve bir %50 indirim yazısı. ve bir arkadaşımın bir şakası. sürrealizm.

tanıştıktan sonra eve geldiğimde anneme anlattım hemen. normalde yapmam ama bu defa yaptım işte. ve öğrendim ki annem de abim de umut'u tanıyor ve çok seviyorlarmış. beraber oturup çay kahve tüketimi bile yapmışlar. zaten amcamı da tanıyormuş. çok çılgın geldi bana bu. bir anda çok tuhaf hissettim. çünkü ne alaka dimi?


dün doktorda canım acımasın diye umut'un yüzünü gözümün önüne getirmeye çalıştım mütemadiyen. sonra aniden canım çok acıdı. bir daha yüzü gözümün önüne gelmedi. tanımadığım birini bu kadar düşünmem de çok garip ve çok eğlenceli.

küçük şeyler beni en çok sevindiren şeyler. sürekli aklıma gelip tekrar tekrar gülümsetiyorlar.

bugün filme gitmedik. çeşitli sebeplerden dolayı.

acaba şimdi, şu anda kalkıp gitsem mi yanına?

bilemedim.

bence burada oturmaya devam edip çizim yapmalı ve arada hatırlayıp gülümsemeliyim. bazen böylesi daha eğlenceli oluyor. karmaşadan en uzak hali. kendimi lisede gibi hissediyorum. :)

cam aç






yareppim.. beraber somurtup beraber gülüyor, beraber gözlük takıyoruz. negzel.




15 Nisan 2010 Perşembe

festival güncesi #5

bugün öyle dolu bir gündü ki.
başlangıcındaki yorgunluğum kış aylarından tanıdık gibiydi. biraz da her sabah ve her geceyarısı aynı toplu taşıma yolculuğunu yaşadığım için bıkmış bir haldeydim. "festival bitsin, 5 ay taksime gelmicem! yok, hatta avrupa yakasına adımımı atmıcam!" gibi bir ruh haline bile girdim. sırf uykudan bayılmak üzere olduğum için, evden yarım saat erken çıktım ki yavaş yavaş yürüyeyim. vapurda dinleyecek şarkı beğenemedim sonra. bütün şarkılardan sıkılan zavallı kız oldum. sigara içerken midem bulandı. üşüdüm. uykum açılmak bilmedi, ama canım kahve de istemedi. ne lanet gün bugün, uğursuzluk mu geldi nedir diye düşündüm baya baya.
sonra yine bana artık uzun gelmeye başlayan yolculuğumu tamamlayıp taksim'e vardığımda kendimi itekleyerek kahve, barış'a da gelince içer bence diye pellegrino aldım. sinepop'un girişinde tek başıma beklerken kahve ve lucky beni sevindirir gibi oldu. fakat sonra, bizimkiler'de abbas rolündeki amcayı kırmızı pantolon ve mavi mont ile görünce için için gülmeye başladım. lezbiyen vampirler'in girişinde görmeyi pek beklemiyordum zira. komik oldu bence.
yarım saat kadar bekledikten sonra barış beni yanıltmadı ve geldi. yanıltmadı derken, 30 saniye bile kalsa gelirdi ve yetişirdik, bir şekilde emindim. ya da barış'ı beklemeye çok feci alıştım, bilemiyorum. (barış, okumuyorsun ama olur da okursan bil ki, kötü bişey demedim valla iyi bişey demeye çalıştımdı ben. öptüms. )


ve lezbiyen vampirler başladı. istanbul'da geçen, almanca bir film. hemen bir cami görüntüsü ve ardından lezbiyen bir gece kulübü şovu ile girdik filme. bir retro bir retro ki sorma. ama o tadı anlatmam mümkün değil. o efektlerin, senaryo öğelerinin komikliği yaşanmalı. hatta aslında yaşadın ve biliyorsun, ben şu an anlatamıyorum.o yüzden "anlatılmaz, yaşanır.." klişesine sığınıyorum ki gönlümü ferah tutayım. evet, bencilim.



ben en çok erotizmi, en çok seksi bişeyi bu filmden bekliyordum ama inanır mısın festival boyunca izlediğim en masum filmlerden biriydi. gerçi bir noktadan sonra kafamda memeleri ve pipileri kategorize edebilecek arşive sahip olduğumu bu filmle anladım. ve bu arşivi bu festivale borçluyum. teşekkür ederim. gerçekten.

sonra tropikal tanrı dedik.
aslında onu demeden önce yine bir gezelim görelim dedik. aya triada'ya gidip ayin dinledik iki arada bir derede. evet, gerçekten bunu nasıl o araya sıkıştırdık ben de şimdi bakınca pek idrak edemiyorum. ayin dinlemek gibi bir amacımız da yoktu aslında, sadece şöyle bir bakıp çıkacaktık. kilisenin önünde durup "bu kilisenin dönemi şu, yok hayır şu" tartışmasını yaşarken yanımdaki insanı bir daha sevdim. "iyi ki varsın" dedim, sarıldım. o bişey demedi. öküz. o da sarıldı sağolsun ama bu esnada gözlüğüme çarpıp "gözlüğüne de nası koydum ehe ehe" dedi. (oku oku bunları.  yüzüne de söyledim. ayıp ayol.) oturup ayin dinledik/izledik. ben eleni, barış da yolanda koltuklarında oturuyorduk. bu kısmı da ayrı espriliydi, keşke oturup uzun uzun açıklamaya mecalim olsa. neyse işte biz bir hayli büyülendik, bir önceki günün de katkısıyla sanıyorum. (the calling izlemiştik, adam gibi okusan hatırlarsın.) 





sonra ayin bitti ve hadi tropikal tanrı dedik.

çok siyasi, ağır bir film bekliyordum ne yalan söyleyeyim. hem haiti'de geçiyor, hem başkandı diktatördü filan derken sürüklenmem zor olur sanıyordum. oysa ki en sessiz ve odaklanmış geçen filmim buydu. bir ara adam yavru köpeğe tekme attı diye hüngür hüngür ağladım, o ayrı. filmde adam en yakın arkadaşını öldürüyor, annesine iğrenç davranıyor, millet aç sefil vs ama ben adam yavru köpeğe tekme attı diye ağladım, bu apayrı.

gerçekten güç ve getirdikleri/götürdükleri ile ilgili daha sürükleyici bir senaryo olamazdı diye düşünüyorum. mekanları da ne güzel kullanmışlar, tebrik edilesi.





bir sonraki film için kadıköy'e yolculuk yapmak gerekti. ama biz arada yemek ve kahveyi ihmal etmedik. çok keyifli insanlarız çünkü. megalomanlıktan ölmüşüm ben sonra bi de, dimi?

ardından gainsbourg ve apayrı bir ruh hali geldi. akarak geldi hem de.




vie héroique. bu filme dair konuşmaya cesaret edemiyorum. eski sevgilimin tavsiyesi üzerine gittim ve eski sevgilimi gördüm gainsbourg'da. hatta eski sevgililerimi gördüm gibi. tuhaftı. arada bir obsesif gibi barış'ın omzunu koklamasam dikkatimi dağıtamaz ve bunalıma girerdim herhalde. (evet, bu da yeni film eşlikçisi hobim.) 


serge, tipik aşık olduğum adam modeli. bohem, sanat dolu, rengarenk ve genellikle her an her şeyi yapabilir ama öte yandan ne zaman ne yapacağı tahmin edilebilir. yine de emin olamazsın. aynı zamanda hem çok duygusal hem de çok duyarsız. nasıl başarır bunu bir insan bilmiyorum fakat var böyle insanlar. ve ben onları bulup seçip ayıklayıp aşık olurum genelde.

yine de kendimi kınamayı bıraktım bu filmden sonra. ne de olsa jane birkin de brigitte bardot da benden çok farklı değilmiş. erkekler konusundaki nihai kararları başarılıymış gerçi. benim nihai kararım muallak. belki de o kadar zamandan sonra aşık olduğum modeli kopyalayıp kendime yapıştırdım.

filmde biraz la vie en rose tadı vardı, biraz da geçmişi düşünürken rüyalarınla gerçekleri / gerçekte olanlarla senin gördüklerini karıştırdığın anların tadı vardı. hani böyle midene yumruk yemişsin de güvenli bir huzursuzlukla dolmuşsun gibi.

bana o kadar derinlerde bir yerden dokundu ki izlediğim şey, çıkarıp buraya getiremiyorum. parmağımın ucuna gelip bir anda takılıp kalıyor.

izle, izleme gibi önerilerde bulunmaya da cesaretim yok. kim nasıl etkilenir, hiç tahmin edemiyorum.


duygularım fazla karıştığı zamanlarda geldiğim hale geliyorum sadece. iki uçta gidip geliyorum yani. her şeyimle. 







je t'aime... moi non plus.

14 Nisan 2010 Çarşamba

festival güncesi #4

bu yazıyı yazmak için fazla yorgunum.
bascam fragmanı geçicem arkadaşım kusura bakma. zaten bence dediklerim sana pek bişey katmıyodur, bikaç gündür yorgunluktan saçmaladığımın ben de farkındayım.
napiym, hayatım tropik meyve tabağına bile benzetildi geçenlerde. iyiyim iyi.
filmlere dair söylemeden edemeyeceğim iki şey var:
sevgili ming-liang tsai, tamam surat'ı iyi düşünmüşsün aferin ama "fritz lang kim, metropolis ne" dediğin andaki atarımı uzun zamandır yaşamamıştım. nasıl biliyosan öyle ol, daha da bişey demem sana.
izlediğim filmlerin erotizmden gitgide pornoya kaydığını fark etmedim değil, yakında ya aseksüel olucam ya da çok ruh hastası bi insan olucam. bilemedim. yarın lezbiyen vampirler'e gidiyorum, ondan sonra belli olur bence.
en konuşulası gün bugündü ama, en konuşulası gün olduğu için beni çok yordu. 3 film 2 kitap. çekiştiricem bunları, not ettim. fragmanlarla başbaşasın şimdilik.

1) Çağrı - The Calling



2) Köpek Dişi - Dogtooth



3) Surat - Visage

12 Nisan 2010 Pazartesi

day today diye mağaza vardı

gün bugün a dostlar!

aylardır her pazar günü aptal çizimlerle sabahlayıp sonra da üstüne 09.00-18.00 tadında bir programla iğrenç bir pazartesi günü geçirdikten sonra gün, bugün.


böyle efendim cumartesim olağanüstü geçmiş, pazar gecem muhteşem geçmiş derken bugün önceki  haftaların hesaplaşmasını yaşarcasına uyuyup ancak saat 12 civarı çok sevdiğim iki insanın üst üste telefon etmesiyle yataktan çıkmaya karar verdim. lucky içtim hemen. baktım hava çok güzel. sokak çalgıcıları gelmiş penceremin dibine. para attım buradan, sevindiler. cocopops ve çilekle kahvaltı ettim. kuaföre gidip akşam da dışarı çıkacağım. bence ben dünyanın en mesut insanıyım şu anda. ipekcan sayesinde dinlediğim miss li şarkıları da neşeme neşe kattı.

hadi herkes mutlu olsun, take a shower: http://fizy.com/s/1fhk3i


:)

festival güncesi #3

efeniiim yine şahane filmler bişeyler izledim bugün.

ilk film, pardon belgesel, yoldaş modası idi. oyunculardan ikisi de konuk olarak gelmiş bulunuyordu. soru-cevap süreci beni benden aldı.

bana böyle nostaljik şeyler izletilmemeli aslında. bir süre kendimi 80lerin sonunda ve doğu almanya'da yaşıyor sanacağım. yarın saçımı o şekilde kestirme ihtimalim de bir hayli yüksek.

öte yandan, izlediğim en başarılı belgeseldi. yakında ntv'de izleyebilirsin sen de. o yüzden hiç bahsetmeyeyim, sadece ntv'de olduğunu öğrendiğin an koş ve izle. berlin duvarını yık, duş perdesinden kendine kıyafet yap, saçını kazıt, bir de içinde varsa gay ol.



ikincisi ise izleyip izleyebileceğim en ilginç filmdi. kadın, silah ve erişte. böyle bişey olamaz. çinliler delirmiş bence. 2 saat boyunca salonda arkadaşımın deyimiyle yatak sessizliği vardı. hep beraber kitlendik kaldık. kim kimi vuracak, birazdan kim ölecek, dişlek çinli adam ne diyecek gerilmeden bekledik. komedi ve gerilimi birleştirebilmişler ya, arabeskleşip "helal olsun" diyesim var. filmden erken çıkanlara ise diyecek tek bir lafım yok. hiç gelmeseydin festivale madem. kuntürsüzler! zıbıdılar! zındıklar! neyse.

tüm film tek bir gecede geçiyordu. bir ara gerçek zamanlı mı çektiler, tüm gece burada mıyız acaba diye düşünmeye başladık. (evet biz sinemada konuşuyoruz, ne var?) kadın haricinde tüm karakterler ölene kadar da o gece bitmedi. gecenin bitmesiyle film de bitti. kurgu, eski türk filmlerini andırmaya başladı bir noktada. neden bilmiyorum. saçma bir şekilde filmi çok sevdim, o da ayrı mesele.




şimdi halim olsa pek çok şey söylerdim bu konuda ama sadece bu festivaldeki film seçimlerini genel olarak barış'a bıraktığım için çok mutluyum. herhangi bir kafa karışıklığı ve buhran yaşamadan festivaldeki en güzel filmlere bilet almış oldum. 

ikinci filme kadar barış'la yaşlı karı koca gibi tartışıp, otobüse binince duygusallaşmamız da çok hoştu. *hıhı, buraya bişey yazdım sildim*


salı günü üç film dedikodusu ile geri dönecek insanım. öptüm.



11 Nisan 2010 Pazar

seviyorum

"One of my lovely friends told me having shorted hair is like letting negative energy go away. Even though some found it a really crazy idea, I like the point of view." -theroadmix

seviyorum seni. 


:) 


bu arada:  saçım çıldırmış gibi yine uzadı, pazartesi günü el koyacağım bu duruma.

ve şundan bahsetmediğimi yeni hatırladım; 2 mart günü saçımı kestirirken kuaförde robbie williams- you know me çalmaya başlamıştı. gerçekten garipti ve gerçekten o an saçımla beraber pek çok şey de gidiyor gibi düşünmek istedim. çok enteresan dakikalardı. uzun zaman sonra ilk defa o an, kendimi gerçekten iyi hissettim. çok tuhaf şeyleri birbirine bağlıyorum, farkındayım. belki de dan bu yüzden anlamadı ve beni deli sandı. sen anladığın için şanslıyım hatta. hayatımdaki herkesle paralel yaşıyorum, bu da şanslı olduğum bir başka konu.

yine de saçımı seviyorum, gün gelir de tamamen kaybetmek zorunda kalırsam gerçekten üzülürüm.

nevrozluyum

böyle mesela akşam dışarı çıkıcam diyelim, deliriyorum. kalktıktan sonra böyle yavaş yavaş hazırlanmak bi hayli keyifli geliyor ilk başta ama sonra bakıyorum zaman geçmiyor. saat 3 olduğu zaman çıkasım geliyor. öte yandan 7de olmam gereken yer için 3te çıkmam çok saçma. sonra böyle duştan çıkıp mal gibi oturuyorum. aynı şimdi olduğu gibi.

hazır bi şekilde aptal gibi dolaşmaktan hiç hoşlanmıyorum, hatta kadıköy anadolu ağzıyla: darlanıyorum.

şimdi mutlu olayım diye bütün banyo ürünlerimi özenle seçerek uzun bi duş yaptım. çilekli duş jeli ve muzlu şampuan beni sevindirdi, kendimi fondü gibi hissediyorum şu anda. yine de gerginim.

bi de biliyorum kendimi, bu kadar erken çıkayım vs gerginliğine rağmen yine de 7de orada olamıcam. kesin geç kalıcam. böyle bi de o son anın paniğini yaşatıcam kendime illa ki.

son dakikada plana dahil olan insanları da sevmiyorum mesela. her nedense hayatımda sadece başbaşa vakit geçirmek istediğim birkaç kişi var. onlardan biriyle plan yaptıysam, başkası/başkaları gelince susup oturuyorum, trip atıyorum sanıyolar. ya da daha kötüsü, hiç susmuyorum. hep ben konuşuyorum. anılarımı falan anlatıyorum. yaşlı teyze gibi.

bi de yemek yiyemiyorum böyle durumlarda. duştan çıktığım gibi hemen evden çıkayım istiyorum. yemek yiyince pisleniyorum gibi geliyo, içime çöp atmışım ve aniden bin kilo olmuşum gibi.

şu anda ne giyeceğimi bile bilmiyorum.

kendimi yordum blog, kendimi yordum.

beynim çöktü.!

mr. a-z

merhaba

sayfa eklemek yerine on saattir blog yazıyormuşum.

daha blogger kullanmayı bilmiyorum.

terk mi etsem buraları ne yapsam?

tumblr daha güzel ama blogger daha sıcak. ne yapsam bilemedim.

blogger kendini geliştirsin bence. ne bileyim, şarkı ekleyebileyim, çat diye bir şeyler paylaşabileyim. dizaynı da daha güzel olsun. böyle isteklerim var benim de işte. ne yapalım.


edit: yahu blog da yazmıyormuşum ki ben, yazdığım şeyler buhar olup uçtu. ne yaptım ben az önce o zaman? anlamadım valla.

10 Nisan 2010 Cumartesi

kırırım!

özür dilerim canlandırma sineması, özür dilerim estonya.

adeta okul kırar gibi festivali kırdım bugün. festival ve okulu bağdaştırmıyorum tabi ki ama, konsept örtüşüyordu. aklım ilk başlarda biraz filmde kaldı, yine de bin türlü saçma işe giriştim çok özel bir insan ile. ve hayatımın en güzel günlerinden biriydi. bi de eve geldiğimde "seni seviyorum lan" diye mesaj attı, pek mutlu oldum. ben ona adeta aşığım. bunu da söylerim rahat rahat. cinsel tercihlerimi mi değiştirsem acaba? yok, şimdi değil ama gün gelir de cinsel tercihimi değiştirirsem gider evlenirim kendisiyle. hiç çekinmem.

kız olmak ne güzel şey, cidden. film de çok güzelmiş, haberleri geldi. olsun, karpuzlu lipstick, enteresan iç çamaşırları, ballı şampuan ve muzlu şampuan benim için son derece mutluluk verici. hele ki tüm gün benimle gezen insan, o her şeyden daha çok mutluluk verici.

dönüş yolunda da jason mraz dinledim, her şey tamam oldu.

fakat yürürken gördüğüm marangoz hacı amca kivi soyup yiyordu ve önünde de ananas vardı, o beni baya baya şaşırttı. nasıl hayatlar bunlar dedim yine.

sonuç: bugün o kadar güzel bir gün ki, her yıl kutlasam mı diyorum.


bu da bugünün şarkısı: http://fizy.com/s/186mud

hastalık

kişilik bozuklukları.


ps: neden sürekli birleşik olması gereken "de"leri ayrı yazıyorum, bilmiyorum. çocukluğuma inen olursa sevinirim.


yarına ve geçen haftaya dair

eve girilmeyecek bir hafta sonu, seviyorum.

festival güncesi ile geri döneceğim.

onun dışında, hayatımda olan biten bişey yok. emekli mi oldum nedir, bilmiyorum. spring break de geldi. 1 hafta sadece film izleyeceğim.

hazal dedi ki böyle devam edersem gerçekten iklimler olacakmışım. hayat, ne yapalım. 

bu arada tunç gitti. gittiği gün "özledim" dedim ama inanmadı. vallahi özledim bak. bi de buraya yazıyorum ki inansın. azıcık kaldı ama hemen alıştım.

hıhı, duygusal dönemimdeyim. haftaya geçer. tatile tatil gözüyle bakabildiğim anda da geçebilir tabi. onu bilemiyorum. 

ha, günün en saçma olayından bahsetmeyi unuttum.
bugün sınavım vardı ve sınav testti, evet.
bi soru, diderot'un aydınlanma dönemindeki eseriyle ilgiliydi. cevap encyclopedie olacaktı.
öte yandan şıklardan biri şuydu: wikipedia.
ben baya güldüm.ama bi tek ben güldüm. kısmet.
marcel günüme neşe kattı yine.

ayrıca bugün diş doktoruna gittim, bugüne kadar hiç iğne yaptırmamıştım. çünkü iğneden korkuyorum. bugün ilk defa itiraz edemedim zira çok canım acıyordu. fakat iğneden öyle bi kafa oldum ki anlatamam. sürekli kıkırdadım, adam işine odaklanamadı. çok eğlenceliydi. kafası yeni gitti.

çok ruhsuz anlattım evet.
baybay.

cuma gecesinin sonu için

dinliyoruz: http://fizy.com/s/1559q6








we were wrong to stay this long



let me go






then you called
i love you so
don’t ever let me go




9 Nisan 2010 Cuma

cuma gecesi için

dinliyoruz. http://fizy.com/s/176ewg




to the lovers we left behind
the bad days, the good nights
in the great shipwreck of life 
we all fall down





i'll be peter pan and you just be pretty




we can make you understand

did you ever go clear?

paylaşmama engel oluyor efendim youtube olsun, fizy olsun hepsi. ama ben hırs yaptım, paylaşıcam. rapidshare sağolsun.

neden bugüne kadar joan baez versiyonunu dinlememişim ki?

çok çok güzelmiş.

ps: gittim bad'lik amiri (evet tıklayabilirsin bunu da rapid eyledim) buldum bunun üzerine. onu dinliyorum. çok çok güzel bir şarkıydı o, nasıl unutmuşum. ama bilinçaltımı nasıl bulandırdıysam, aldatmış insan gibi hissediyorum kendimi. bi suçluluk duygusu çöktü.


söyleme. söylemememek , söylemekten daha dürüst bir davranıştır.


kayıp

avea hattım&telefonum evin içinde kayboldu ve dün gece şarja takmak isteyene kadar fark etmedim.
bugün de kafama takıldı deliler gibi aramaya başladım, bütün çekmeceleri ve çantaları boşalttım. tabi ki bulamadım. ama bu arayışım esnasında hayatla ilgili çok önemli şeyler keşfettim:

insanın yapabileceği en aptalca şey:

sevgiliden ayrılınca ona dair her şeyi en ücra köşeye saklamak ve unutmak.

insanın başına gelebilecek en trajik şey:

sevgiliden ayrılınca en ücra köşeye saklanan ve varlığı tamamen unutulan eşyaların alakasız bişey ararken apansız ortaya çıkması.

insanın başına gelebilecek en güzel şey:

sevgiliden ayrılınca en ücra köşeye saklanan ve varlığı tamamen unutulan eşyaların alakasız bişey ararken apansız ortaya çıkması ama o eşyaların arasından kaybettiğini sandığın 21 adet pink floyd albümünün de çıkması.

sonuç: bardağın yarısı dolu bak, valla.


8 Nisan 2010 Perşembe

oks hocam


dünyanın en dandik ders notları.

hep ama.

ilk okuldan beri şu sevincin tadı hep aynı: "sınav testmiş!"

ve bu cümlenin tek bir muadili var: "soruların yarısı boşluk doldurmaymış!"


nasıl hayatlar bunlar

hep böyle bi sevgilim olsun istedim. hatta hep böyle bi ilişkim olsun istedim.




tabi ki şaka lan. 
bu ne be?
komik gibi de.
gülemedim de.
klişe.
bi de bence ev arkadaşı esas kızdan daha güzel. yeşil sütyeni de çok eğlenceliymiş. öyle de sığ insanım yeri geldiğinde. ama esas kız çok salak. esas oğlan da aslında diğer esas kız diye düşünüyorum. öyle bi surat o. ressam çocuğa diyecek lafım yok. 
nası salak bi klipsin sen. şarkıyı da severim üstelik.

gölgene uzan da eski sevgilini tut, tamam mı?

i was born in a hurricane

scorpions - sting in the tail. bu albümü bugün edinip dinledim ve çok sevdim.
albümün çıktığını hatırlattığı için hazal'a teşekkürler.(dünyadan çok hızlı kopmuşum yine)
şarkıların isimlerini listeleyip tek tek yorum yapmak istemiyorum şu anda. fakat lorelei, turn you on ve sly tamamen eski scorpions şarkılarının tadında.
o kadar sevdim ki bu albümü, belki devamı olmayacağını bildiğim içindir ama olsun. sevdim işte.

bu arada, sly'ın başını dinledikten sonra resmen "let me take you far away" diye başlayacakmış gibi geldi. haksız mıyım? tabi ki aynı değil ama, inanılmaz benziyor.

mesela bak girişleri dinle bi:
sly: http://fizy.com/s/1g595u
holiday: http://fizy.com/s/1535uu

dimi ama?


neyse efendim. 2 ekim 2010'da o konserde sahne önü biletim ile bulunacağım. herkes gelsin izlesin istiyorum içten içe. ne de olsa son tur.

kafası yeni gelmiş

sonraki bölümün konusu diye kakaladığım şeyi yazmak zorunda hissediyorum. oysa başka bişeyden bahsedesim var.

neyse sırf öyle dedim diye bi bahsediym. şimdi bi çocuk var bizim bölümde, lisedeyken şirin bulduğum bi çocuğa inanılmaz benziyor. okulun ilk zamanları o mu değil mi diye anlamaya çalışarak yüzüne kilitlenip bakıyodum bazen. bi süre sonra da hoş olduğuna karar verdiğim için aynı şekilde kilitlenmeye devam etmiştim. ardından unuttum ve geçti gitti tabi ki. fakat bu yıl çocuk resmen baba göbeği diye tabir etmeyi tercih ettiğim yusyuvarlak göbekten edinmiş. böyle bildiğin bi top gibi bişey duruyo çocuğun göbeğinin yerinde. bi de enine çizgili tişörtler giyiyor genellikle. çocuk sen kilitlen yüzüme bak bak bak. delirtti beni. bi git ya. zaten kırmızı marlboro içiyosun, hiç sevmem kırmızı marlboro içen erkeği. kot montu var bi de. kot mont öldü artık, lütfen giymeyin. tamam biliyorum geri getirmeye çalışıyor mango filan ama... yakası bej kürklü kot mont ise hiç ama hiç olmuyor. beni görüyosun, pembe pantolonlu, yeşil tişörtlü, lacivert hırkalı garip güneş gözlüklü bi insanım. ya da kapkara gelip dikiliyorum orada. ama hiçbi zaman kot montla görünmedim. alakamız var mı acaba? sevgili baba göbeği, bırak bi.

kot montlular kendi aralarında bir dernek filan oluşturup birbirleriyle takılsınlar sadece.

7 Nisan 2010 Çarşamba

mimarlığın temelleri - 1

Uyanık geçen 38 saatte yapılacak en iyi şeyler nelerdir?
  •           Browni yemek.
  •           Pringles ve eticin’i yan yana görünce “ay kötü anısı var” deyip biraz başkalarının hakkı olan browniyi de yemek: duygu sömürüsü sanatı. (sinsiyim!)
  •          Sigara içmek.
  •          Mentollü sigara içmek.
  •           Sevilen bir erkek cinsi arkadaşa “böhü desem anlar mısın derdimi” diye mesaj atmak (arıyor sonra, eğlenceli)
  •           Beraber proje yaptığın arkadaşlarına atarlanmak (dinç tutuyor, ayakta tutuyor)
  •           Tatlı hayat izlemek (sabah 7 civarı veriyorlar tv8de)
  •           Elmalı votka koklamak. (ama sadece koklıcan bak, abartma. Yüzsüz müsün.)
  •           Sızan arkadaşının ağzının 5 metre açık olduğunu gördüğün halde gülecek ya da dalga geçecek enerjinin bile olmadığını fark edip yarı açık gözlerle mouse’a tıklamaya devam etmek.
  •           “olum bu paftaya fotoğraf yakışmıyo, yoksa başka sorunu yok” demek
  •           “sabah 8.30da scanletmeye gitcez ya bunları, bi o kaldı yoksa bitti benimki” demek
  •           “şimdi kaç pafta oldu” demek ve “hiç, hepsi yarım” cevabını almak
  •           İki kişilik dana kadar yatağı gördüğün anda uykunun ani bir ön sevişme haliyle sana yapışması fakat elinin tersiyle itip mouse’a tıklamaya devam etmek.
  •           “Ben bi sigara içmezsem şimdi bişey yapamıcam” cümlesini ne kadar sık tekrarladığını fark etmek.
  •           “Jay Leno late night show sözde, saate bak, birazdan seda sayan başlayacak – bazı şeyler için ne kadar geç kaldığımızı sen düşün.” cümlesini arkadaşından duymak, gidip hemen başka bi arkadaşına satmak.
  •           Okula gitmeden bir küçük duş alabileceğine öylesine naif, öylesine saf bir şekilde -okula gitmen gereken saate yarım saat kadar bir süre kalana dek- inanmak.
  •           “Ben 1 saat uyucam” deyip koltuğa oturmak, oturduğun anda arkadaşının “FOTOŞOP KAPANDI HER ŞEY GİTTİ” diye çığlık atması, uyanmak, yavaşlayan fotoşop ile 30 dakika kadar adrenalin fırtınası yaşamak, nihayetinde paniğin yersiz olduğunu anlamak ve “en azından yarım saat uyucam” diyip gözlerini kapatmak, tam daldığın anda telefonun çalması ve uyanmak. Nihayetinde uykudan yana şansına küsmen gerektiğini kabul edip sandalyeye geri dönmek ve mouse’a tıklamaya devam etmek.
  •           Ozalitçideki muazzam sırayı öngörmek ama bu konuda hiç ekstra bir çaba göstermemek (misal; kesinlikle erken gitmemek, hep diğerleriyle aynı saatte gitmek. Hatta ne aynı saati, 5-10dk geç gitmek ve sıraya kalmak)
  •           Jüri sırası gelene kadar grup arkadaşlarınla kan davalı gibi olmak. (hırs için şart efendim, valla bak)


Uyanık geçen 38 saatten sonra yapılacak en iyi şeyler nelerdir?
  •           Jüriye kadar arkadaşlarının burun kıvırdığı, bin türlü laf ettiği paftanın jüride tek beğenilen pafta olması ve mütemadiyen çalışmıyor muamelesi gördükten sonra en çok senin konuşup 1 değil 2 değil 3 değil 4 değil 5 jüri üyesini de kendine hayran bırakman. (Bu hep olmaz, bu en bi güzeli.)
  •            “Yemek mi yesek yahu” deyip civardaki tercihen barzo bir mekanda kumpir yemek ve o son karbonhidrat darbesiyle iyiden iyiye sarhoş olmak.
  •           Göçebe hayatını sona erdirmek ve evine gelmek.
  •           Evine gelirken yolda sızmak.
  •           Bütün gün boyunca “eve gittiğim gibi uyucam“ deyip, eve gelince uzun bir duş alıp “bi internet dünyasında olan bitene göz gezdireyim ayol” demek
  •           Oturup aptal salak, alakalı alakasız, karman çorman maddeler yazmak. Çayının sonunu içmek. Sigaranı söndürmek.
  •           Cuma günü gireceğin vizenin tüm hayatın içinde ne kadar minik bir şey olduğunu düşünüp çalışmayı son geceye bırakmaya net bir şekilde karar vermek.
  •           UYUMAK.  (Ve uyumak için nereden baksan 14 saatinin olması. )



sonuç: jüri süper geçti ama çok uykum var be blog. nassın eyisin demeye geldimdi.gidiyorum. 


bir sonraki bölümün konusu:
geçen sene hoş kategorisinde olduğundan dolayı dikkatimi çeken bir erkeğin, bu yıl baba göbeği yapmasının ardından bana karşı bir ilgi beslemeye, büyütmeye başlamasına ve beni gözaltına almasına dair iticilikler.

6 Nisan 2010 Salı

çığlık - 324



SİNİRİM SIKIŞTI!



5 Nisan 2010 Pazartesi

oldu o zaman

sabaha doğru uçarcasına gidilen bir saat dilimi 03.30 ve sonrası. adeta 5 dakika gibi bir süre geçti sanıyorken bir bakıyorum 30 dakika geçivermiş. çok garip bence. üstelik bu, çılgıncasına meşgul olsam da böyle bomboş otursam da böyle.
üstelik bu aralar biraz kaşınıyorum.
nasıl yani?
şey yani- kaşınıyorum işte daha ne diyeyim.
türlü çeşit sabahlıyorum.
yorgunluktan ölerek de gelsem eve, buralarda kitlenip kalıyorum. "65'ten beri burdayım ben" tadında bir insan oldum.
hafta içi saatler ortalama 20.00'ı, hafta sonu ise ortalama 01.00'ı gösterdiği andan itibaren adeta bilgisayarın önündeki (şu anda oturmakta bulunduğum) koltuğun bir parçası oluyorum. öyle bir manevi bağ kurmuşuz ki, kesinlikle kalkasım gelmiyor. koltuğun yanına bir küçük lazımlık bakmaya başlayabilirim her an.
geçen anneme "noğlur bilgisayarın karşısındaki koltuğu atalım ben oraya kanepe alıym, en azından love seat alıym!" diye yakarırken buldum kendimi. iyice keçileri kaçırdım diye kendimden korkup sustum sonra.
neyse.

şimdi de aklıma tuttu ne geldi bil bakalım. ilk okuldayken çok yaygın olan "doğduğumuzda 1 yaşında mıydık 0 yaşında mı? kıhkıh" geyiği. o neydi ya? doğduğumuzda 1 yaşında olmamız gibi bir şey mümkün mü? o içerideki 9 ayı nereye sayıyoruz mu diye düşünüyorlardı diyeceğim de, ilk okul çağındaki çocuk bunu düşündüyse ve o sayısal zekaya sahipse helal olsun. nereden çıkmış ki o geyik? öğretmenlerin bile klasik esprisiydi bir aralar. nasıl bir işkence türüdür bu? bir hayli gecikmeli sorguluyorum bunu, evet.

bu arada bugün ayça şunu fark etmemi sağladı: evet, eskiden çağrı atıyorduk vs haha hoho ama artık kontör atmak bile tarih oldu. bugünleri de gördük. kontör falan yok artık. bir de kafam basmıyor, şimdi ben oturdum hesap makinesini de aldım elime filan hesapladım ciddi ciddi: böyle biz iki katından fazla ödüyoruz konuşmamıza. 15 dakikası 2 kontör meselesi gitti, 10 dakikası 0.50tl meselesi geldi. ben işin içinden çıkamadım. trcell'i de tamamen terk edip avea'mı faturalıya taşıyayım diyorum. ya da çekip vodafone diyarlarına gideyim. bilemedim. vodafone ucuz ama kullanıcı profili sakat. kullanıcı profilini geçtim, kullanıcısı zaten varla yok arası. tabi benim etrafımda bu böyle. herkesi birden ikna edeyim şöyle topluca vodafone'a geçelim bence. bizim salonda çekmiyor vodafone, ama önemli değil.

her şey çok değişiyor blog, kaldıramıyorum ben. önce milyonlardan sıfırları attık bi ona alışmaya çalıştım. sonra ytl'ye kanım kaynadı dedim "yettale" diye lakap bile taktım ama y gitti tl kaldı. öyle bi soğuk oldu. sonra o yetmezmiş gibi tüm paraları da değiştirdiler, kaldım elimde eski paralarla. bakkal amca bile kabul etmiyor. bir de 1 kuruşlar var ki, evlere şenlik. hiçbir işe yaramıyor ama nedense cüzdanım onlarla dolu. ben de param var sanıyorum salak gibi. 200lük banknot var sonra, o ne mesela ben çok az gördüm ondan. babamın cebinde gördüm hep, hiç kendi cebimde öyle bi dünya yok. ara sıra 100lük banknot uğrayıp geçiyor. birkaç saat ömrü var onun da zaten.

türkiye nereye gidiyor blog, ne olacak bu ülkenin hali sorarım sana.
yok yok sormam, şaka yaptım.
memleketi biz mi kurtarıcaz ayol?
da demiyorum tabi.
bu konuda bi yorumum yok.
olsa da sana söylemem.
ne sandın olum.
telefonlar dinleniyo!
tabi.
evet.
uyusak mı?

4 Nisan 2010 Pazar

kafama takılsın dimi?

geçen festivalden aklımızda ne kaldı?

bu kadar film festivali dedikodusu yapmışken, biraz da nostalji yapasım geldi. geçen yıldan unutamadığım üç filmi seçeyim dedim. bu sefer o kadar göz yormayayım diye yalnızca hepsine dair önemli bir noktayla beraber fragmanlarını paylaşıyorum.

1) Maria Larsson's Eviga Ögonblick (Ölümsüz Anlar)


fotoğrafla ilgilenenlere bir uyarı: fotoğraf tutkunuzu/sevginizi/aşkınızı o kadar fazla tetikleyecek ki, filmi izledikten sonra bazı şeyler gerçekten çok farklı olacak.




2) Control Alt Delete

bilgi: ruhsal sağlığım yerinde. bence şaşırtıcı, komik ve ilginçti. beğendim.




3) Rumba

uyarı: seven çok sever, sevmeyen de sıkıntıdan delirip ölür türünden. (belli ki ben çok sevdim)





bir de şöyle bir şey var: silence... on tourne! çok güzeldi, ancak fragmanına ya da başka herhangi bir bilgiye ulaşamadım şimdi. türk filmi tadında ama o tadın ağdalı ve basit kurgusuyla dalga geçen mısır-fransa (yanlış hatırlamıyorsam) ortak yapımı bir filmdi. youssef chahine anısına yapmışlar. (evet, yusuf şahin de diyebilirdim, niye öyle dedim bilmiyorum) keşke bulabilsem de bir daha izlesem. bana o filmden kalan tek şey "i'm blinded by my genious!" kalıbı oldu. severek kullanmaktayım. bu filme bir yerlerde rastlayan olursa bana söylesin, olur mu?
Web Analytics Real Time Web Analytics