28 Şubat 2010 Pazar

debdebeliyim

küllüğüm dolduğu için ve boşaltmaya üşendiğim için sigara içemiyorum. öyle deme şu anda çişimi yapmaya bile üşeniyorum. bi noktada bilgisayarımın gerçekten nefes aldığını duyduğuma da eminim ayrıca. uykum var. midemde kelebekler var, kaynağı muallak.

hazal'a aradığım kitabı söyledim ve hemen aldı. kendimi şanslı hissediyorum. google gibi.

böyle derler ya hani, "sabah uyandım ve değişmiştim". hoptirik bir cümle olmakla beraber bence tam böyle tv'deki asla ihtiyacımız olmayan ürün reklamlarına çıkan teyzelerin söyleyeceği bişey. ama söyleyebilirim şimdi bunu. sabah çok değişik uyandım. cidden bak. her şeyden önce boynum tutulmuştu, baya ilginçti. sonra çok garip bişey öğrendim, şok olmam lazımdı fakat asla umursamadım. umursayasım gelmedi. uyurken düşünüp de "amaan napiym yani" dediğim durumun üzerine apansız umursamaz olmuş da olabilirim. ya da dünyam o kadar ilginç ki, anca o kadar olabilirmiş.

yarın picasso'ya gideyim dedim, vazgeçtim. canım kadıköy'de kahvaltı etmek istedi. şansıma bana bu teklifle gelen biri de oldu. sevindim.

shuffle'da mütemadiyen jason mraz - on love, in sadness çıkıyor. çok eğleniyorum.

aniden bilimsel oldum. deneysel de olmuş olabilirim, hayat. örneğin, şimdi tamamen dolu bir küllüğü kullanarak sigara içmeye çalışacağım.

elime kalem alasım, gözlüğümü takıp otel çizesim yok. o yüzden çizmiyorum. ayrıca, evet, elime kalem alasım olmadığı için sevgili günlüğüm sensin.

bazen imleç kayboluyo, uyuz oluyorum.

maydanoz bağımlısı oldum. sürekli yemek istiyorum. manavı zengin ettim bu hafta.

ayrıca kontes olmak istiyorum.

sigaradan bugüne kadar hiç almadığım tuhaf, kekremsi bir tat alıyorum. çok sevsem de bırakayım gitsin diyorum.




27 Şubat 2010 Cumartesi

dur

yoruldum
bu kadar

23 Şubat 2010 Salı

se-sa ve üç nokta

dün sabaha doğru bina yapım rehberi isimli kitabıma sarılarak uyuyakaldım. jason mraz'ın bütün albümlerini itunes'a fırlatmıştım akşamın başlarında. gece boyunca onu dinlemiş bulundum elbette. ilginç oldu.

bu arada tam şu anda fark ettiğim bir şey var, kendi lafımı keseceğim o yüzden. okula gitmediğim zaman (mesela bugün gidemedim) okul tam karşımda dikiliyor. evet, odamda pencereden baktığımda karşımda kayışdağı duruyor öyle heybetli heybetli. uzak, ama orada simsiyah dikiliyor işte. ürpertici biraz. hani evet görüyorsun ama "artık çok geç gidemezsin ha-ha!" gibi.

neyse, bu aralar yine kafam karıştı. hayatım boyunca istediğim mesleğe sahip olma yolundayım, ama işin eğitim kısmından sonra ne yapacağıma dair fikrim mütemadiyen değişiyor. istediğim şeyi mi yapmalıyım, mümkün olmasa bile denemeli miyim? en uygun olan şeyi bulup onu mu yapmalıyım, en çok para kazanacağım şeyi mi yapmalıyım? bu soruları doğru cevaplamaya çabalamak mı lazım? kafamın içinde böyle tilkiler fink atarken, ben sadece yanımda sevdiğim bir insanla istanbul'daki tüm sanatsal aktiviteleri takip etmek, film izlemek ve kitap okumak istiyorum. hatta avrupa'daki sanatsal aktiviteleri de takip etmek istiyorum. ispanyolca kurlarımı tamamlamak ve fransızcaya başlamak istiyorum. fotoğraf çekmek istiyorum. yapabileceğim en mutlu edici şeyin uyumak olmasını istemiyorum. ve bu şekilde 1 yıl geçirmek istiyorum.
sadece etrafa yapıştırdığım post it'lere yazdığım işleri yaparsam nihayetinde böyle bir şeylerle karşılaşabileceğime inanmak istiyorum. hayatımdaki hiçbir şeyin ciddileşmesine tahammülüm yok, hiç olmadı. artık olsun istiyorum. şu anda bunu kendime itiraf etmiş olmam bazı değişikliklere sebep olur belki. hayatımda en çok vakit geçirmek istediğim insana hiçbir zaman ciddi olamadığı için sinirlenip durmaya hakkım olmadığını anladım mesela. ben onu ciddi olmadığı için seviyorum demek ki. evet, bu ilginç oldu.

aylardır dergiye yazı göndermiyorum ve işe gitmiyorum. okula ve özel hayatıma odaklanmam gerektiğine karar verdim. ama böyle de rahatsız edici oldu. ikisini bir arada yürütmenin yolunu bulursam, belki biraz rahatlarım. birazcık, sadece birazcık daha ciddiyete sempati duymayı ve eskisi gibi yorgunluktan korkmamayı başarabilirsem... bu kadar çok şeyi aynı anda istemesem, sabırsız bir insan olmasam... se'ler sa'larla doluyum.

tam da bu düşüncelere kapılıp gitmişken, An Education izlemem faydalı, hatta yol gösterici olmalıydı. fakat olamadı. kendime şaşırıyorum.


bu da sürpriz şarkı olsun; http://fizy.com/s/1a4jij


yapmayın.!

sabahlamayın ya. uyuyun. cidden. ne güzel. uyuyun uyuyun evet.

21 Şubat 2010 Pazar

absürd

şöyle bir test çözdüm. gariplikler peşinde bir insanım galiba. ama iyi yırttım bak bence sayı fena değil.

How many baboons could you take in a fight? (armed only with a giant dildo)

Created by Oatmeal




19 Şubat 2010 Cuma

bişey yazdım sildim

bak bu aralar bi halt yicem. hissediyorum. bugün saçımı bi tuhaf kestirmeye kalkıştığımda bunu daha iyi anladım. kendi öz sonraki adımımı böyle şeylerden sezmem biraz tuhaf ama olsun.

tenis oynamak istiyorum ve patenlerimi özledim. bahar geldi.

bugün satc'nin külliyen yalan, kurmaca ve o ümitsiz görünen haline rağmen ütopik olduğunu anladığım an büyüdüğümden emin oldum.

2 tane upuzun şiir okudum. ikisini de biliyordum. tekrar sevdim.

günün ilginçliği: yaklaşık 1 yıl önce yapılan bir plan küllerinden doğdu. 1 yıl önce bu planı ben yapmıştım ve planın uygulanmasına yarım saat kala ekilmiştim. kürk mantolu madonna okumuş, balkona çıkıp sigara içmiştim. bugün aynı plan beni eken insan tarafından yapıldı, uzun uzun konuştuk bununla ilgili. 1 saatin sonunda "iyi eğlenceler, hava çok güzel" dedim, "gelmeyecek misin?" dedi, "hayır" dedim. sadece yürüyüp kahve içtim başka bir arkadaşımla. bir de çay sonra. ve sigara.

15 Şubat 2010 Pazartesi

hala 2010 yerine önce 2100 yazıyorum.

bahar geliyormuş gibi yapmaya başlamış, bugün bunu fark ettim. içimde bir heyecan, bir neşe. festival zamanı ekerim bu dersleri ben diye düşünerek bütün derslere gitmek. hoplak bir şekilde okulda oradan oraya koşturmak. herkese sempati duymak. içimi sıkan az sayıda şeyi yok saymak istemesem bile fark etmeden yok saymak. gezmek. uzun zaman sonra arabada şarkı söylemek. kış uzun sürdü. ama sanırım bu senelik ömrünün sonlarına geliyor.
sabahın köründe birkaç poşet kahve ile yarattığım zifte ve bir sezar salatasına borçlu olmama rağmen derslerden aldığım zevk paha biçilemez bence. cumartesi itibariyle yaşadığım yegane mutsuzluk türü umutsarıkayavari olan, hadi maşallah de şekerim. evet cumartesiden beri kaç gün geçmiş farkındayım. olabilir. üçse üç, nolucakmış ki. mutluluğum daim olsa çok tırt olurdu zaten. alevli meyve tabağı kadar renkliyim işte. ağır sanayi hamlemle geldim.

kıssadan hisse: yeni favori mevsimim ilkbahar olsun, değişiklik olsun.


çok mühim not: marlboro black iğrenç bir sigaraymış, içmeyin. buradan kaç kişiye ulaşsam kârdır. o ne öyle ama? hem teke gibi kokutuyor, hem de lucky strike king size'dan daha sert. camel natural ile niye sidik yarıştırırsın ki acaba? deli mi ne.


evet, başlığın yine yazdığım cızırtık şeyle bi alakası yoktu. buraya kadar acaba alakalı bir şey diyecek miyim diye okuyan varsa ona çokomel alıcam, bi de mısır patlatıcam.

hedek

headache manasında. hede gibi bir şey değil yoksa. ama baş ağrısının konuyla bir ilgisi yok, arkası yarın deyip yazmadığım için yazıyorum sadece. hiç içimden gelmemişti yoksa. çünkü hem yazacak bir şeyim yoktu hem de başım ağrıyordu ve bu gece olmazdı. fakat, bloguma boyun borcum var dedim içimden. defterim geri geldi ama bir kez daha sevgili günlük modunu açayım o zaman.

bugün;
  • popomun üstüne düştüm. hala utanıyorum.
  • ilk defa bir valentin gününde sevgilim vardı, enteresan buldum. çok marjinal bir şey değilmiş. ama genel olarak varlığıyla mutlu eden bir insanlayım, o kısım şahane. masada çizilmeyi bekleyen şeyler, gidilmeyi bekleyen bir arazi yokmuş gibi gülümsedim.
  • uzun zaman sonra camel light aldım, hala paketi açmadım.
  • odamı topladım, yıllardır açmadığım bir kutuyu açtım ve içinden çıkan akbanksanat 2010 programı beni o kadar şaşırttı ki o kadar olur. nasıl girmiş ki o oraya? orta sonda kullandığım çantalar filan vardı o kutuda, öyle bir kutu o. ama odam çok temiz ve toplu bir yer olacak, inanıyorum.
  • çok güzel bir zarf almıştım, içine bir şeyler koydum, üstüne uzak diyarların adresini yazdım.
  • kedili ve pislenen bir defterdeki iş güç listesini oturup illallah ajandasına geçtim. hayatımda ilk defa ajandanın başındaki acil durum/kan grubu vs boşlukları doldurdum. yaşlanıyorum herhalde. arka sayfalardaki telefon rehberi bölümüne "akgün-belediye" diye birinin telefon numarasını bile yazdım. 57 yaşındayım bence.
  • saatimi bekletilmekten hoşlanmayan çok mühim bir insanın saatine uygun bir şekilde ayarladım. yaşlandığıma göre geç kalmayan insan olayım bari. hem geç kalan hem yaşlı insan da ne antipatik olur ha.
  • tivitırımın arka planını filan değiştirdim. biraz klişe, biraz retro oldu. audrey, marilyn ve tüm o insanlar yukarıda bir yerlerden biz türk kızlarına bakıp gülümsüyorlar bence. hayır dualarını aldık, hadi yine iyiyiz.
öyle yani işte. hedek filan derken günler geçiyor fark ettin mi blog? şubatın ortası gelmiş filan. yaz yaklaştıkça geriliyorum ben. bak ürperdim. bak koluma bak gördün mü nasıl ürperdim. yaşlılık başa bela. haziran gelsin 1 yaş daha yaşlanacağım. kaç oldum ben şimdi? 21 mi 22 mi, nasıl yaşlar bunlar ama? başıma böyle bir şeyler sarıp yatarım valla. ne deniyor ki ona, çatkı gibi bir şeydi sanırım. çatkı çatmak. an itibariyle çizim yapma beklentilerim de hızla düştüğüne göre uyumalıyım. kafamda çalan şarkı "pencereyi aç perdeyi arala, gireceğim rüyalarına" olduğu an bitmiştim ben zaten.

13 Şubat 2010 Cumartesi

sizli bizli

pms'i yenmeyi bile öğrendim ya tebriklerinizi bekliyorum. blogun adını pms olarak değiştirsem mi diye düşünmedim değil bir noktadan sonra. ama şimdi ben formülü buldum şekerim. artık her ay dozlarıyla oynamak suretiyle uygularım ben bunu.
şimdi öncelikle uygun bir dostunuzu seçip "götür beni gittiğin yere" diyorsunuz, eğer seçim doğru yapılmışsa o dost sizi çok şahane tanıyor oluyor ve efendim ne bileyim vapurlara bindiriyor, picasso'ya gidiyoruz diye şaşırtmacalar yapıp aniden hadi istanbul modern'e diyor. sonra dönüş yolunda hadi şuraya hadi buraya derken eğlenip gülüyorsunuz. yeterince şanslıysanız pembe kedi bile görürsünüz. ne güzel. sonra picasso'ya gidilmek üzere taksim'e varılıyor. neden? çünkü pera'da. hahay! neyse. sonra aman pera'ya gidiliyor falan derken bir bakıyorsunuz santa maria draperies'in kapısı açık! hemen içeri giriliyor, geziliyor. pek enteresan. sonra tam picasso'ya gidilecek iken, tarihi yanlış gördüğünü öğreniyorsunuz ve "aman geç mi kaldık" telaşı yerini "oh iyi ki gezmişiz olm bol bol" düşüncesine bırakıyor. avrupa pasajına gidip uzun uzun fotoğraflara bakıyorsunuz, seçip de bir şey alamıyorsunuz. yanınızda anneniz olsa evlatlıktan reddedecek öyle bir fütursuzluk. ama o sıkılmıyor. o da sizinle bakıyor. aklınızı kurcalayan şeylere siz daha düşünmeye başlamadan cevap veriyor. acele ettirmiyor. sadece yanınızda işte. "acıktım ben" diyorsunuz, hemen yemek yemeye götürüyor sizi. paranız yok. onun da yok. ama son parasıyla alınan tek bir yemek paylaşılıyor. vapurda da elleriyle simit yedirmeye çalışmıştı zaten oyy canım benim. sonra o sinemaya gidiyor diyelim, siz de eve. aradan 1 saat geçiyor, moraliniz tekrar berbat olmuş. yalnızlık ve ev bunaltıcı mıdır niyeyse artık. ama pat! mesaj atıyor. hal hatır sormalar, eğlenceler, şakalar, oyunlar, mizansenler. gece yorgunluktan sızıp kalana kadar da başıboş bırakmıyor sizi. oysa ki 6 saat boyunca filmdeymiş.
ertesi sabah uyanıyorsunuz, aman yine aynı pis duygular bir şeyler... ama en sevdiğiniz bir insan arayıp uyandırmış sizi. hadi diyor, 1 saate görüşüyoruz. hemen kalkılıyor yataktan, hop duş. gidiyorsunuz. bekletiyorsunuz 40 dakika ama hiç kızmıyor. tanımış artık, cansu 15 dakika diyorsa o yarım saattir zaten diyor. liseden kalma, vaktiyle kucağında ağladığınız koltukları barındıran bir yere gidiyorsunuz. yine aynı siparişi veriyorsunuz. elinize bir defter tutuşturuyor. eve gidince okuyacaksınız. usul böyle. konuşmadan anlıyor. gözleriniz doluyor. "sarılayım mı?" diye soruyor. bir anda her şey çözülüp gidiyor. "benim alkol almam lazım" dediğiniz anda hemen ikinci gerekli mekana gidiliyor. her nasılsa azıcık alkol yetiyor. erken gitmesi gerekiyor, üzülüyorsunuz.
eve gitmek istemiyorsunuz, ev mutsuz ediyor. aklınızda ilk beliren kişiyi arıyorsunuz. uzun süredir görmediniz. "gelebilir misin?" diyorsunuz. "tamam" diyor. o kadar. bir kaç saat sonra yanınızda. sarılıyor. "iyi görünmüyorsun" diyor, ama zorlamıyor da anlatmanız için. "hadi çikolatalı bir şeyler" diyor, tutup kolunuzdan götürüyor. 5-6 yıl önceki gibi muzlu sıcak çikolata içiyorsunuz ki aynı huzur hissi tamamlansın. bir fincandan beraber içiyorsunuz, bir cheesecake'i beraber yiyorsunuz. sormadan biliyor zaten isteyeceklerinizi. "karamelli" diyor hemen. saatler geçiyor otururken, fark edemiyorsunuz. artık eve gitmek gerekiyor. "ben seni bırakayım" diyor, ama yine bir şaşırtmaca, kolunuza girip eve geliyor. ama yalnız bırakmıyor. kafasında ne var ne yok anlatacak sanıyorsunuz, sizin sorunlarınızı kendisininmiş gibi anlatıyor annenize. oturup beraber çözüyorlar, siz tek kelime etmeden saatlerce dinliyorsunuz. gecenin sonunda öyle bir hale geliyorsunuz ki, içinizde bir sıkıntı gelmiş oturuyor hala pervazsızca evet ama siz de öylece oturuyorsunuz. o sıkıntının oturduğu gibi pervazsızca. çünkü gidecek. öyle ya da böyle.
bu maddelere bir şeyler ekleyebilir veya sadece birini kullanabilirsiniz. ben bu şekilde yaptım, güzel oldu.

arkası yarın.

çokgarip.

bikaç dakika öncesine kadar uyuyodum. böyle alakasız bi rüya görürken aniden bi arkadaşım giriverdi araya. suratını ve bana baktığını gördüm -ciddi bişey konuşurken hep aynı şekilde durup aynı ifadeyle beni dinler bu arkadaşım. sadece bi kısa sahne, bu görüntü. o esnada telefon çaldı. o arkadaşımdan mesaj geldi. çok ilginç. bilgisayarı da açık unutmuşum hazır, buraya yazayım da her gördüğümde hatırlayıp "çok ilginçti ha" diyeyim istedim. geri uyuyorum blogcum. öptüm.

9 Şubat 2010 Salı

çok üzülüyorum


allah bu reklamın cezasını versin. bu ne ya? bak bu platformda ilk kez ilahi güçlerin adını andım. o derece kızdım. bu ne ya? ya bu ne ya?

ilişkimin bi adı olsa ne olurdu diye düşünmem de ayrı bi trajedi. aklıma bu salak şeyi sokmaya ne gerek vardı acaba? ne reklamıymış bu diye tıklıyorum ve gençken yapılacak zımbırtı kadar şey isimli kampanya çıkıyor karşıma, 3 adımda ilişkinin adı karşında! diye bi sloganla. 'facebook ile bağlan'a tıklasan bişey tıklamasan ayrı bişey. böyle bi isim mi veriyo yani şimdi diye merak ettim. süheyla mı mesela benim ilişkimin adı? sonuç olarak tabi ki tıklamadım ama alın http://www.iliskininadinikoy.com/ hadi buyur.


kaşıntı

mentollü sigara ve diet kolayı bi arada tüketmeyi niye bu kadar seviyorum acaba. cevap bulamadığım sorulardan biri bu. mesela, camel natural içersem yanında icetea şeftali içmeyi çok seviyorum. asla marlboro light ile onu içemem. hiç keyif almam. kahve içiyorsam yanında marlboro light içerim ama. djarum black ile jack&coke içeyim benden mutlusu yok. tüm bu eşleştirmelerimin bi açıklaması var tabi ama ben hatırlamıyomuş gibi yapıcam şimdi. hafızam ne sinsi bi bilsen. ama kırmızı winston verirsen baho'da çay içeriz, anlatırım.

(ve n.k. sözüm sana, bunu okuduysan biliyorum ki dikkatini en çok çeken şey diyet yerine diet yazmamdı. sevgiler.)

4 Şubat 2010 Perşembe

atar

aslında pms mi emin değilim ama bugün birilerini öldürmediğim için mutluyum şu noktada. zira atar yumağı gibi, şey gibiydim. herkese bağırmaktan sesim kısıldı hatta. proje sınıfındaki prize bile bağırdığımı hayal meyal hatırlıyorum. öte yandan film izleyip ağlayan bir tarafım da yok değil. fakat en büyük sorunum bir haftadır sevgilimi görmemenin sonucu olarak kendimi her türlü çikolata ihtiva eden yiyecekle son derece samimi oluşum. sıcak çikolatalar, normal çikolatalar, kekler, tartlar ve türevleri ile haşır neşir, altlı üstlü, tıkış tepiş, senli benli, saçma sapan oldum. kimse de buna dur demiyor. ona da sinirlendim şimdi bak. bir de sigara içemiyorum. 3 gün içerisinde 5 farklı sigara aldım ve hiçbirini sevemedim. elimde bir sürü salak paket var şimdi. içtiğim sigaraları da bitiremiyorum zaten. pms desen de değil gibi, daha 1 hafta filan var o meseleye girmeme. o kadar sinirliyim ki, o kadar olur. okulda adım başı gördüğüm türlü çeşit kardanadamlara da sinirliyim. kar yağmadığı halde bi metre ötemdeki ağaçtan anlık bir rüzgarla üzerime savrulan karlara da sinirliyim. bu olay üzerine bana gülen adını unuttuğum kıza da sinirliyim. 74 yaşındaki proje hocamın ray charles, pink floyd ve daha bir sürü canlı performansı izlemiş olmasına, masaüstümdeki beatles fotoğrafına "işte böyle geldiler o gün konsere" gibi bir yorum yapmasına, akvaryumun uzaktan görünüşünü jedi kılıcına benzetmesine de şaşkın ve sinirliyim. büyüleyici bi yandan tabi. sana bile sinirliyim blog. çirkinsin. ben de çirkinim. herkes çok çirkin. evet. ergenliğe girmiş kadar oldum. daha da yazmam. sıktın beni. belki de yazarım. keyfim bilir. keyfimin kahyasısın blog. deal with it. öfkemi senden çıkarmıym şimdi.

2 Şubat 2010 Salı

cidden

birisini çok feci özleyip de gidip google earth'ten evine bakmak ve bu esnada gözlerinin dolması ne kadar normal? bi tek ben miyim bunu yapan? evet mi? şaşırmadım.

bugün otobüste bi adamın kafası orta kapıya sıkıştı bi de.
ayrıca ıslanmamak için kafasına bim poşeti geçirip öyle gezen bi teyze vardı.
bende haberler böyle.

kendime günlük filan alıcam bu çileden kurtarıcam seni blog, söz.
Web Analytics Real Time Web Analytics