30 Ocak 2010 Cumartesi

yine mi

uyumadığım halde uyudum dememe dair hikayeyi bilmeyen öğrensin öyle gelsin. temeli atmadan bu anlatacağımı anlamazsınız. ya da okumayın gidin burdan. bırak. bırak. ya bırak. git. ya bıraksana.
neyse. msnde away haldeyim sürekli, yahut busy. şimdi busy durumunda olmayı seçmişsem, cidden işim var demektir. ama zaten nadiren busy olurum. busy ne ya? şimdi buna meşgul derim de, away yerine dışarda deyince garip oluyo. bilemedim. işte geri kalan zamanlarda da away olur geçerim. ben away iken kimi insanlar cevap alamaz değil mi? evet. çünkü bu defa da away'im yalanı söylüyorum. sonra orda yokmuşum gibi davrandığım için kişisel iletimi değiştirmemem gerektiğini hatırlamam gerekiyor. cidden acıklı bu bence. bazen çok içim gidiyo bişey yazmak istiyorum yazamıyorum. o sınıf başkanı ve yardımcısının dramı videosundaki yardımcı gibi "içimde ateş var atalay" demek istiyorum, onu bile diyemiyorum. aslında away olduğum zamanın %90ında ordayım ben. sonra "ya geçen gün bana niye cevap vermedin?" diyosunuz, bende "ya canım başında değildim ki, işim vardı/cidden dışardaydım/çizim yapıyodum/uyuyodum" veya "a ah bana hiçbişi gelmedi yaa?" diyorum ya. genelde yalan. sizi kırmamak için yalan söylüyorum. sizle konuşmak istemiyorum değil ama msnde konuşmaktan hoşlanmıyorum arkadaşım, kaç kere söyledim. belli başlı 1-2 kişi var kafamda *tamam 1 kişi var* , onlar *tamam, o* online olur mu diye (online yerine uygun diyeyim mi?!) bakmak için açıyorum ben. hem arada bi online oluyorum ya, o zaman da siz mesaj atmıyosunuz. banane. msn benim, durum benim, facebooku da kapattım zaten. atarlıyım! değilim bu da yalandı. pms bile değil. ama yalanlarımdan korkmayın bakın mutlaka bi şekilde bi medya organına başvurup hemen itiraf ediyorum.
bi de eskiden "öğle yemeğinde" durumu vardı, o da iyiydi. aslında icq daha iyiydi de, istihdam alanı daraldığı için kullanamıyorum. zaten hiçbi zaman numaramı ezberleyememiştim. yılda 2-3 kez yeni icq almak zorunda kalıp listemi kaybediyodum. bi de icq'da mesaj yollayınca 10 dakikaya kadar yolu vardı o mesajın gitmesinin. gün gelip de msn kullanmaya başladığımda mesajların hemencecik gitmesi bana çok teknolojik gelmişti.


blog, fark ettin mi, artık sen benim sevgiligünlüğümsün galiba. defterlerimi kaybettim çünkü. ondan olabilir.

hüzün

sevgili blog,
uzun süren bir para biriktirme faslının ardından dün parfümümü aldım. çok neşeli bir insandım artık kimse beni tutamazdı. hayat bayram olmuştu. gece ise normalde şehir dışında okuyan kuzenim geldi. kahkahalar, hoşbeş, özlem gidermek derken zaman su gibi akıp gitti. lakin sonra fark ettim ki, bana kırık bir parfüm şişesi bırakmış o eğlenceli dakikalar. evet, ben sevgilimle konuşmaya daldığım esnada kuzenim yepyeni parfümümün üzerine oturmuş ve onu hunharca kırmıştı. odamdan aniden kaçıp gitmesinin sebebi belki de buydu, olayın o kısmını hala aydınlatamadık...
bir defa bile kullanmaya fırsatım olmayan ve onca para döktüğüm parfümümün aniden beni terk etmesi beni derin bir üzüntüye boğdu. üstelik sinirlendim. hemen bülent beyi arayıp "parfümümün başına elim bir kaza geldi" dedim, olanları anlattım. bülent bey de parfüm şişemin üstüne oturan kişi için de durumun hayli üzücü olduğunu söyleyerek beni yatıştırdı. en kısa zamanda yenisini getireceğini söyledi ama bu benim kokuma kavuşmak için bir süre yemeyip içmemek suretiyle en baştan parayı toparlamam gerektiğine dair bir ikaz gibi geldi. sabah saatlerinden beri çok hüzünlüyüm. odamı iyice dağıttım. sonra da en güzel kıyafetlerimi ve topuklu ayakkabılarımı giydim. dağınık ve misler gibi kokan bir odanın ortasında en şık halimle oturuyorum. makyajımı yaptım, saçımda da dünden kalan fön. baya da süslüyüm. moralim düzelir gibi oldu ama bu manzara bana yaşlı ve nevrozlu bir teyzeymişim gibi hissettirdi. duygularım çok karışık. hadi selametle.

25 Ocak 2010 Pazartesi

bu da böyle bir anımdır

sene 90lardan bir sene, marmaris'te yazlığımız var o zamanlar. evimizin manzarası dahilinde ise mütemadiyen dansöz izleyebilme imkanı olan bir otel bahçesi ve abone isimli bir diskotek var. işte ben o diskonun yonca evcimik'e ait bir mülk olduğuna inanıyordum. neden o kadar ısrarla inandığımı bilmiyorum, ilkokul çağındaydım ve o kadar aptal olmamalıydım ama inanıyordum işte. hatta bir kaç defa anneme sormuştum "anne sence de orası yonca evcimik'in dimi bence öyle dimi??" diye ve o da en sonunda herhalde bıkmış ve "evet, olabilir" demişti. o yıl okul açıldığında herkese bunu son derece havalı bir şeymiş gibi anlatmıştım. herkesin ilgisini çekecekti, herkes etrafıma toplanıp dinleyecekti. kafamda böyle bir manzara vardı marmaris'ten istanbul'a dönerken. kimse etrafıma toplanmadı ama ben yine de herkese anlattım. kimsenin umurunda olmamıştı tabi. kime ne yonca'dan. ben yine sınıftaki en na-popüler ve inek kız olmaya devam etmiştim. serdar ortaç'lı defterim vardı. o zamanlar serdar ortaç'ın saçı uzundu.

24 Ocak 2010 Pazar

90lar türkçepop ve ingiltere

  • hαzαl:
  • *ben çelik dinliyorum
  • *inanmazsan lastfmime bak
  • *böhühüy
  • *bir sen yazarsın sen
  • *yazarsan sen yaz sen
  • *ne yazarsan yaaazzz
  • .
  • .
  • .
  • .
  • .
  • .
  • lucy:
  • *hüzünler başıma vurdu..
  • .
  • .
  • .
  • .
  • .
  • .
  • .
  • .
  • *
  • * "Yasar - Kumralim.mp3" dosyasının aktarımı tamamlandı.
  • *
  • hαzαl:
  • *kuul

22 Ocak 2010 Cuma

h(x)era + d

tatilimin son haftasının gelip çatması ile beraber etrafımdaki herkesin hızla tatile başlaması beni çok sinirlendiriyor. örneğin ben bir yeni projeye daha yelken açarken sıcacık yatağında dönüp duran, paris'te fink atan, sabahtan akşama house filan izleyen sonra da birbirleriyle buluşup görüşen arkadaşlarım olacak. beni arayıp "hadi cansu gel" diyecekler ama ben okulum olduğu için yine onlarla görüşemeyeceğim. kahpe felek değil de nedir? neyse, buna kızmayı gelecekteki -1 hafta sonraki- cansu'ya bırakıyorum.
öte yandan bilgisayarında bütün güzel film ve dizileri barındıran arkadaşlarım varmış, bugün bunu gördüm. bir sürü flashdiskin havada uçuştuğu hoş anlar yaşadık. son haftamı baya curcunalı geçiricem yani. ders seçerek, film ve dizi izleyerek, kitap okuyarak ve belki de daha fazlası. her zaman daha fazlasını isteyin bugün diyeceğim budur. ocakta yemeğim var. öptüm.

aşk üzerine**

Bizi sevdiklerini iddia edenlerin aynı zamanda nasıl haksız düşmanlıklar ve dargınlıklar hissedebildiğini merak edebilir insan. Benliğimizde birbirine zıt çok sayıda duyguyu, denetleyemediğimiz katmer katmer çocuksu tepkileri barındırıyoruz. Öfkeler, yamyamsı dürtüler, yıkıcı fanteziler, biseksüel eğilimler ve çocukluk paranoyaları, daha saygıdeğer duyguların içine sarmalanmış bulunuyor. "İnsanların kötü olduğunu söylememeliyiz asla," diyordu Fransız filozof Alain, "yeter ki neden öyle davrandıklarını görebilelim." - yani bir tartışmanın ya da saldırganlığın temeline inmeliyiz. Chloe ile ben de bunu denemeye niyetliydik ama bu karmaşa, cinsel dürtülerin yarattığı kaprislerden çocukluk travmalarının etkilerine kadar uzanıyor ve bazen öylesine üstesinden gelinemez hale geliyordu ki.

21 Ocak 2010 Perşembe

halt

sevgili blog,

seni aldattım. ama sadece bir anlık anlamsız arzularıma yenildim, hiçbir şey ifade etmiyordu ve hep seni düşünüyordum. kiminle aldattığımı görmek istersen bak, tıkla, seninle karşılaştıramam bile bebeğim. seni seviyorum.

eksi

bi aralar "eksi yaşam iki renk var.." diye bi şarkı vardı. arkadaşım sürekli bana merhaba yahut onun muadili bir selam sözcüğü yerine "eksi jans iki renk var.. naber?" derdi. ama ben o yüzden eksi demedim şimdi. bu hava kaç derece, ne bu soğuk yani? sebep? sinirlendim. lakin beni daha çok şaşırtan bir şey var. tabi hava karanlık hala bu saatte, su içmeye gittim, geri geldim, aydınlandı. neler oluyor hayatta. sevgiler.

bi de bejewelled takıntım var bu gece ama asla birinci olamıyorum. hep ikinciyim. 20000 puan daha alsam birinciydim oysaki...

20 Ocak 2010 Çarşamba

?

aniden depresyona girdim?
arka arkaya genç werther'in acıları ve sırça fanus okuduğum için mi?
çikolatayı bıraktığım için mi?
söğüt kabuğu çayı içiyorum.
hala sigara içmedim.
öte yandan, son derece ıssız bir adadan bildiriyormuşum gibi bir hisse kapılarak yazıyorum bu satırları.
ıssız!!
sebepsiz yere sıkıntıdan patlayan ilk insan olucam. beni izlemeye devam edin.

19 Ocak 2010 Salı

bağımlılıklar

bir gün bir çılgınlık edeyim ve bağımlılıklarımı teker teker bırakamıyorsam hepsini birden bırakayım diye düşündüm. nihayetinde bağımlılıklarımın listesini yapmam gerekti tabi.
şu an itibariyle aşağıdakileri bırakıyorum, bu sefer denemiyorum efendim, gerçekten de bırakıyorum:
-sigara
aranızda inanmayanlar varsa üzülürüm, tamam inanmamakta haklı olabilirsiniz ama lütfen inanın. ruh çağırma seansı gibi düşünün. inanmayanlar olursa olmuyormuş ya hani.
-facebook, formspring (birkaç saatte bağımlı olmuşum, çok çirkin), twitter ve blogger, evet sen!
eskiden internet mi vardı?
-çikolata
en çok bu sarsıyor beni.
-cep telefonum.
sevin hadi.
-10 dakika ileri aldığım saatlerim.
alışana dek çok zor anlar yaşayacağım.
-kahve
bu konuda konuşmak istemiyorum.
-ağrı kesici
dayanabilirim belki. bence. inandım buna.
-eyeliner
zira gözümde isyan çıktı.

daha makul periyotlarda görüşmek üzere. :)


sakinlerden birine özel not:
bunu okuyacak ve hiçbirini yapabileceğime inanmadığın için benimle dalga geçeceksin, biliyorum. ama lütfen geçme. giv piiis e çens. öptüm.

18 Ocak 2010 Pazartesi

hüsran

6 Ocak günü Alkım'da amaçsızca turlamaktayken Paulo Coelho'nun Işığın Savaşçısının Elkitabı isimli kitabına takıldım kaldım. Takılıp kalma sebebim büyülenmek, bayılmak vs değildi. Kitaplarında ışığın savaşçısı konsepti mütemadiyen geçiyor, tamam, beni üzmüyor bu bahis fakat kitap ismi olarak karşımda gördüğümde nedense çok itici geldi. Konusuna baktım, yine bir ilgi duyamadım. Sonra kendi kendime "Her şeye burun kıvırıyorsun, yeter artık" dedim ve kitabı almaya karar verdim. Birkaç gün önce aldım bu kitabı. Yazarın adı kitabın adından baskındı çünkü kafamda, son kararım bu yöndeydi.




Kitap, tam bir sayfayı doldurmayacak uzunlukta pasajlardan oluşuyor. Zaten köşe yazılarından yapılan bir derlemeymiş. 1997'den beri de varmış hatta bu kitap, algıda seçiciymişim herhalde, daha yeni fark edebildim. Sonuç şu ki, beğenmedim. Beğenemedim. Olmadı. Paulo Coelho gibi de gelmedi hatta, üzüldüm. Yine aynı güzel dil var, hatta tüm kitapta 2-3 sayfada da olsa dokunaklı diyebileceğim cümleler var. Ne var ki; beklediğim gibi yazarın adı kitabın adından daha baskın değilmiş, tam tersiymiş. Adından beklenilen kadarını veriyor. Boş vaatlerle kandırılmış gibi hissetmeye de gerek yok aslında. Diyeceğim şudur; kazara kişisel gelişim kitabı okumuş bulundum a dostlar. Hiç de sevmem. Okusanız bir şey kazanır mısınız bilemedim, öte yandan birkaç saat haricinde bir şey de kaybetmezsiniz. Zira çabucak okunuyor. Öyle bir şey bu da işte, yorum yapamıyorum. Ne de olsa Paulo Coelho'nun elinden çıkmış, elbet isteyen istediğini alır kitaptan diyeyim de hayat bayram olsun.

Benim umutlarım büyüktü tabi hayal kırıklığına uğradım ama aradan birkaç gün geçti ve artık atlattım, hemen yeni bir kitaba başlıyorum. 1 sene kadar önce bu zamanlarda almıştım, neden okumadığımı bilmiyorum. Bugünü bekliyormuş herhalde. Kişisel gelişim kitabı bana her şeyin altında bir işaret, bir yol gösterici aramayı öğretti bebişim. Işığın savaşçısıymışım ben. Evet.


Bu arada ne zamandır okuduğum kitaplarla ilgili dedikodu yapmıyordum. Bi rahatladım, iyi oldu.

ulu orta sevgilisini anlatan kız

gülümsediği zaman heyecandan ellerim uyuşuyor, öyle bir gülümsemesi var. bana sırtını döndüğü zaman sarılmamı bekliyor. yanımdayken asla uyuyamayacağımı düşünüp duruyorum ama onun nefes alışını dinlerken aniden uyuyorum. birlikteyken onca saatin nasıl geçtiğini kesinlikle algılayamıyorum. görüşmediğimiz günlerin birer hafta etkisi ile geçmesini de algılayamıyorum. sırf onun varlığı yüzünden herkese olan sevgim durmaksızın artıyor. bir gün bir şey söyledi ve dünyada sahip olmadığım hiçbir şey kalmadığına inandım. başka bir gün başka bir şey söyledi ve yalnız kalma isteğimi, kimseye vakit ayıramayacağıma dair inancımı kaybettim. iki ayağımı birden yere basamamaya başladım ama hep bir tanesini yere sabitlemiş duruyordum. ta ki az önce "usulca öpen smiley yoktu, ondan çizdim" deyip ikimizin resmini yapıp bana gönderene kadar.
ben böyle bir insanı her gün bir önceki günden daha fazla sevmeyip ne yapabilirim ki? bence hiçbir şey.

itiraflar silsilesi

vepmastır (format atmalıyım ama önce yedekleme bitmeli ve cd'mi bulmalıyım):
*beni 10 kişi takip ediyo :D
*pek de umrumda değil hani
lucy:
*beni de 12
*ya da bilmiyorum
*kendime itiraf etmemişimdir belki de
lucy:
*benim umrumda ya galiba
*emin olamadım
*komentsiz kalan şeyler beni içten içe üzüyo
*kimse dinlemiyo lan beni diyorum
*aynen
*ama şu "aslansın-kaplansın-yürü be"den birini tıklasa biri
*biraz daha mutlu olucam
lucy:
*birbirimizi destekleyelim dicem de
*kesin şey olcak
*1-2 yazı desteklicez böyle
*sonra birbirimizi de salcaz
*sonra üşenicez
lucy:
*hayat
*eeeevet

17 Ocak 2010 Pazar

nevroz?

çok uzak olmayan bir zamana kadar bir dostum bana sürekli "mutsuz olduğunda bunu kimsenin değiştirmesine izin vermiyorsun, bütün kapıları kapatıyorsun" derdi. sonra ben değiştim. izin verdim ve kapıları araladım. fakat hayatımda hiçbir şey değişmedi sanırım. belki de insanın 20 yaşından sonra değişmesi herhangi bir şey ifade etmiyordur. bilmiyorum.
11 ya da 12 yaşındayken bir gün bütün öğleden sonrayı ve geceyi pencereden bakıp havanın her değişimini yakalamaya çalışarak geçirdiğimi hatırlıyorum. bir ay kadar önce kendimi yine aynı şeyi yaparken buldum. aynı pencereden, kısmen aynı manzarayla. ama yine de havanın kararması ve bulutların sürekli yer değiştirmesi dışında pek bir değişim yakalayamadım.
bi de şimdi şey geldi aklıma, çocukken en sevdiğim oyuncağımı çok sevdiğim bir dostuma vermiştim 2009'un ekim ayında. çok uzun bir süre boyunca 2 kişiye o oyuncağı hediye etme eğilimim olmuştu ama başaramamıştım. sonunda birisine layık gördüğüme inandım lakin şu anda o oyuncağı özlüyorum. sanırım bu bir layık olma meselesi değilmiş. ani kararlarım ve ben hiç de iyi anlaşamıyoruz artık.

16 Ocak 2010 Cumartesi

ben bunu hep yapıyorum

-kıyafet alışverişine çıkıp bütün mal varlığımı kitaplara yatırıp kös kös eve gelirim (kendimi kontrol edemiyorum bütün cinler tepemde)
-çizim yaparken şarkıyı değiştirmeye kalkıp dikkatimi dağıtmayayım efendim bahanesiyle aynı şarkıları defaatle dinlerim.
-daddy cool'a takriben 3 yıl önce o zamanlar çok yakın olduğum birisiyle ataşehir'den kadıköy'e yaptığımız minibüs yolculuğu esnasında kafamızda çektiğimiz zamanın yakın dostları ile dolu klibi ne zaman daddy cool dinlesem hatırlıyor ve durmaksızın gülüyorum. çok komikti ama hatırlamasam iyi olabilirdi.
-içeceğimi benden önce birisi içmeye teşebbüs eder yahut içerse çok sinirleniyor ve üzülüyorum. asla içesim gelmiyor o noktadan sonra.
-saçımın şeklini 2 aydan fazla aynı kullanamam. küçük de olsa değişiklikler yapmazsam çok üzülüyorum.
-vaktiyle benim ya da etrafımdakilerin telefon melodisi olarak kullandığı şarkıları ne zaman dinlesem sıkıntılar basar. telefon çalıyormuş da kimse açmıyormuş gibi hissederim, hemen şarkıyı değiştiririm.
-shuffle'ın bana işaretler gönderen bir tanrı türü olduğuna inanmaktan vazgeçemeyen insanım.
-söylemek istediğim şeyleri söyleyip söylememeye sessizliğin süresine göre karar veririm.(misal, ara sessizlikler 10 saniye sürerse söylüyorum ya da 5 saniye sürerse söylemekten vazgeçiyorum.)
-birisi bir şey yapmamı rica ederse kesinlikle yapamam. (bu durum günden güne daha üzücü bir hal alıyor.)
-yeni alıp da izlemediğim bir dvdyi hiç çekinmeden ödünç verebilirim lakin yeni alıp da okumadığım bir kitap benden ödünç istendiği takdirde sinir krizinin eşiğinde bir kadına dönüşürüm.
-bir öncekine bağlı bir madde olarak; benden ödünç alınan şey bana geri dönmez ise ödünç alıcıyı kafamda sonsuza dek hayırsız, vefasız, sorumsuz gibi tuhaf şekillerde etiketlendiririm.
-elimin altında bir yerlerde saat yok ise çıldırırım.
-sonbahar ile beraber 20şer günlük periyotlarla çok mesut ve çok mutsuz olma döngüsüne girerim. aralık itibariyle her şey hep çok güzel olur.
-bütün yıl boyunca "yazın buradayım asla tatile gitmeyeceğim, yeter artık" der, haziranın ortasında "ben tatile çıkıyorum istanbul baydı" deyip kendimi hayattan soyutlamak suretiyle aniden tatile gitme gafletine düşerim ve eylüle kadar istanbul'a dönemem.
-evden çıkarken unutmamam gereken bir şey varsa mutlaka unuturum.
-geç kalmamam gereken bir yer varsa mutlaka başıma bir şey gelir ve ben geç kalırım.
-unutmam gereken bir şey varsa asla unutamam. (çık git kafamdan)
-belli aralıklarla "artık bu kadar çok konuşan bi insan olmasam ne iyi olur" deyip susan insan olma kararı alırım, lakin ertesi sabah unuturum.
-takıntılı olmadığıma dair uzun konuşmalar yaparım ama dünyadaki en takıntılı insanımdır.
-önemli olan görüntü değil desem de aslabeğenmeyenbirazbeğensebiletambeğenmeyen insan türüyüm. (sen kimsin ki deseler diyecek tek bir lafım yok, haklılar)
-uzun süreler boyu bir şeyi düşünmeye kitlenmişsem tüm hakları ve kurgusu bana ait olan yeni bir gerçekliğe kapılıp gidebilirim. çok yanlış. kınıyorum.
-vaktiyle kınadığım ya da kızdığım bir şey var ise gün gelir ben onu yaparım.
-bunların listesini yapmanın bana faydası nedir asla bilmesem de düzenli aralıklarla kendimle ilgili listeler çıkarıp okurum. "iyiymiş, kısmet" derim, sonra unuturum.
-ben bağlanan insan değilim gibi bir konseptte yaşadığıma inanıp bağlı ve mutlu bir insan halinde hayatıma devam ederim. (artık asla giymediğim bir kazağı bile bağlılık yemini etmiş gibi dolabımda saklıyorum, evet.)
-kendimle ilgili kararlar veriyorsam sonu hep hüsran olur.
-bu maddeleme sürecinin asla bitmeyeceğini ve hepsinin saçmasalak olduğunu bildiğim halde kesinlikle duramam.
- ..derken belki de dururum. zira benim ne zaman ne yapacağım belli olmaz.

not: hayatımda hiç bu kadar çok "ben" dememiştim. iyiymiş. yarına unutmamak için de buraya yazdım hem. bence mantıklı.

alıntı yapasım tuttu

One day you fall for this boy. And he touches you with his fingers. And he burns holes in your skin with his mouth. And it hurts when you look at him. And it hurts when you don’t. And it feels like someone’s cut you open with a jagged piece of glass.

15 Ocak 2010 Cuma

uyusana.

yatmadan önce en az 5 defa "son bir sigara içeyim de yatayım" diyorum, ve her defasında da o son sigarayı içiyorum. evet, her gece. acıklı. şu anda buna ilk kez üzülüyor değilim tabi. her gece başka bir mantıksız sebebim var bu aktivite için. bu geceki sebebim şu şarkıdır: http://fizy.com/s/16p3bi
öyle sürekli "but where do you go to my lovely?" derse bu adamcağız, ben gidemem ki hiç.

13 Ocak 2010 Çarşamba

dediklerinizden kaleidoscope yapsam..

üniversitede olmama rağmen o ortaokullu kız peşimi bırakmıyor.
scorpions - hey you başka diyince o pink floydun diyenlere aşırı kıl olurum ben.
yanımda yeşil çayım üstümde görünce pek ingiliz karşılayacağın polarım ki yanlız kalmak istediğimde giymeyi pek severim neyse blog yazmak için açmıştım halbuki bloggerı.
yazını görünce sevindim de gökkuşağı nerde.
şunu okuduğumda aklıma gelen tek şey türkiyeye geldiğimde sende kalmak istediğim
neden sorma.
paralel evrende aynı hisleri yaşayan insanlar, birbirleri için işaret olabilirler.
merhaba ben hazal erasmus öğrencisiyim ve bu hafta teslim etmem gereken 7 ödevim var. sevgiler saygılar.
çok geç oldu ama. çoktan yaptım. yarın iki vizem var, senin blogunu okuyorum. yetmez gibi bir de yorum yapıyorum. rezillik.
same story offff! yumurta-kapı ilişkisini maksimum düzeyde yakın tutmak.
itiraf ediyorum bloglardaki şiirleri okumuyorum. evet adıma ters düşüyorum ama okumuyorum. bunu görünce de bi tüh der gibi olurken bir baktım ki sonuna kadar gelmişim. veriverinays.
okudum, okuyorum, bir bunu değil hepsini okuyorum, böylece msn konuşman monologdan ötye geçip dialog halini alıyor, uykuna çare bulmaz belki ama mutlu edebilir belki bunlar insanı.
ha bir de, ben de ders çalışamıyorm hafta sonları. adı üstünde hafta sonu, tatil matil filan değl mi? hımmm, evet. bu bir özür müdür? bilmiyorum, sanmıyorum. geçen bölüm başkanı kızın birine "dersleri ekmeyi de öğren." dedi. ben de herhalde doğrusunu yapıyorum dedim. literatürde yoksa da ağızda olan bir kavram: öğrenci psikolojisi.ve saat 4:39'da günün doğumunu izleyebilir insan, ki bu da melankolik olduğu kadar hoştur.

iyi uykular, uyuyanlara!
hazala allah belsını veriyormuş diye duydum.
sevinirim!
o zaman uyuduğun için yorumuma yorum da yapamazsın ne üzücü halbuki ne kadar eğlendim bu yazıda ben uzun ara sonra ne güzel yazmış dedim derdimiz yaramız acılarımız farklı olabilir gözyaşlarımızın tadı aynı tadına şiirsel bile düşündüm. yaptım bunu. iyi geceler.
ay lav yu.
üzülmeeee. bence bulursun çok daha yaratıcı şeyler. bunu bulabildinse, ki adamlar kaç yıllık mimardır, yetenek ve yaratıcılık olarak bir adım öndesin demek ki. onca tecrübeye ve eğitime ancak yapabilmişler.
ortaçağda önünden geçerken selam veren heykeller varmış. kraliyet yolunda olduğundan o dönemin teknolojisi sonuna dek kullanılmış. her bastığın taş mekanizmayı çalıştırıyormuş kola bağlı olan. ordan öğrenme psikolojisinde devrim yapılmış ilham yoluyla, biliyor musun :) mimarlar ve mühendisler dünyaya ilham oluyorlar öyle ya da böyle. bence sen de bundan çok daha başarılı bir şey bulabilirsin, ben de ona bakıp ortaya kuram muram atarım hatta, lucy pisi kuramı derim:)
;)
strawberry fields forever gibi foto
lucy in the sky with diamonds yazısı geri mi gelse ne
aklıma cem yılmazın "çok güldük başımıza bir şey gelecek" kalıbını tiye alışı geldi, sen de yap. mucumucu.
"Beni telefonda bile terk etsen daha iyiydi Bayram." eheuhe eğlendim okurken, eline sağlık.
oohhhşşş evet! gerçi o şarkıyı da çalsaydı starbux çok fena olmaz mıydım zaten peşimde lostadam var. seviyorum seni, mucu.
önden briefingini aldığım yazını pek beğendim. bir de asıl ben özleyeceğim istanbulu deli deli.
paulo coelho nimettir.
"yüzünü dökme küçük kız" Ortaçgil
ödevini sevsinler!
34 FJP plakalı lacivert bir şahin olduğunu tahmin ettiğim araç. Über apachi... Apachilere üzülüyorum bu tabirden dolayı. Halbusi çok gururlu ve savaşgandırlar. Ayrıca sanırsam bir minibüste de var o korna.
Bayıldımm!
ingilterede ders seçme derdim olmayacak da adamlar yurt vermiyor bana. şu an otomatik pilota bağlamak çok uzaklarda.
ben buna uyurum ^_^
bonobo seven tek insan ben değilmişim meğerse (:
sigaranın totosu kopmamış en azından. ofofofof, ne gündü.
tamam ama kitap lazım önce!
hemen listeye aldım sevgili arutan. senle de kritik yaparız bir ara, okuduktan sonra.
bi sürü kitapçıya gittim dün bulamadım biliyor musun?! yardımın lazım bu konuda
bu kitap çok fena, biliyor musun?-tabii ki biliyorsun.
inanır mısın geçen ben de bunu düşündüm. hiç bu kadar sene yaşamışım gibi gelmiyor. 40ımızda 50mizde ne olacak allah bilir.
Hayırlı olsun o zaman! :)


12 Ocak 2010 Salı

konsantre formül, 200 kere uygulanabilir

uykum gelsin ama aynı anda hiç gelmemiş gibi olsun da çıldırayım tamam mı?
tamam.
şey gibi böyle...
ı ıh muadili yokmuş.
ama sürekli kafamın içinde lover i don't have to love ya da all the single ladies çalması kadar salakça.
çok anlamsız.
ama lady and the tramp güzel.
arkadaşımın köpeği bambam ile tanışmak bu aralar en büyük hayalim.
perşembe günü tanışacağım.
beklentilerimi sıfırlamayı başardığım anda çok mutlu bir insana dönüşüp...
cümlenin sonu yok ki yine kandırdım.



11 Ocak 2010 Pazartesi

7 Ocak 2010 Perşembe

shuffle?

Aşırı dozda Jason Mraz dinleyerek hayata bağlanıyorum. Oysa ki hüzünlü biraz. Bugün bunu konuştuk; kendilerine neşeli süsü veren hüzünlü şarkılar. Barış Manço şarkıları gibi. Cure- boys don't cry gibi. Biraz yalancılık gibi -neden seviyorsak? Müzikle olan bağım son derece ilginç. Dün izlediğim filmin sonunda çalan şarkı yüzünden, o ana kadar orta derecede bir ilgi duyduğum filme aşık oldum mesela. Pleasantville izlediğimde de öyle olmuştu. Şarkıların ya da basit bir melodinin her daim duygularımı yönetebilmesinden biraz tedirginim. Çok mutluyum şu anda, bir sonraki ruh halime ise shuffle tengrileri karar verecek.

Günün enteresanlığı ise sabah saatleri itibariyle sürekli lise dönemimin popüler şarkılarını duymaya başlamam. Kahvaltı ettiğim yerde ve ardından üniversitenin ilk yılı boyunca sürekli vaktimi geçirdiğim ve bugün uzun bir aradan sonra tekrar gittiğim barda. Bar deyince kendimi çok bayat ve biraz da 90lar hissettim ama olsun.

Shuffle tengrileri bana Scorpions - Hey you gönderdi. Seviyorum. Shuffle tengrilerini ve şarkıyı ve şarkının hatırlattığı kişiyi.


Ayrıca! Günün ilk sigarası olmasa sigarayı çok rahat bir şekilde bırakabilirdim. Gerçekten.

3 Ocak 2010 Pazar

kahve bahane, kadıköy'de bir kafedir

merhaba, hazal'a blogumu geri veriyorum. yeşil çay içerken okusun.
bu arada rüyamda gaudi'yi gördüm. rüyada gaudi görmek uzaklardan bir arkadaşınızın gelmesine işaret ediyormuş. kahve içiyormuşsunuz beraber. ama jüriden sonraymış. evet, gerçekten.
Web Analytics Real Time Web Analytics