17 Eylül 2009 Perşembe

Postmodern Mutluluk

Birkaç gün önce Kadıköy'e gelmiş ve rıhtımdan eve olan yolculuğum esnasında Bahariye Starbucks'ta duraklamıştım. Yeşil çayımı alıp geçecektim lakin sigara yasağı sebebiyle kaldırımın kenarına atılan üç adet masayı görünce dayanamayıp oturdum. Yan masada yaşlı bir yönetmen amca ve genç bir yönetmen adayı (anladığım kadarıyla öyleydi) oturmaktaydı. Amca piposunu içiyor ve tüm dünyaya türlü çeşit enteresan kınamalar yapıyordu. Diğer yanımdaki masada ise sıradan bir çift vardı. Bir an için birbirlerine türlü çeşit enteresan kınamalar yapan, takip eden an için birbirlerine deli gibi aşık olan sıradan bir çift. İçerden huzurlu jazz melodileri sokağa hafifçe taşarken ve ben bu aslında pek de ilginç olmayan iki masanın ortasında dalgınca düşünürken, karşı kaldırımda çingeneler fasıl yapmaya başladılar. Kafamın içine doğru sızan sesler sayesinde bireysel bir sürrealizm, postmodernizm ve oryantalizm içerisine sürüklendim. Evet evet, hepsine birden sürüklendim!
"Dostum öyle diyorsunuz ama bu filmlerdeki bayatlığın hepsi popüler dünyanın bize oyunlarından ibaret, siz de böyle yaparsanız...", "Deniz biz seninle buraya ilk defa geldik dimi bebeğim? Aşkım? Nereye bakıyosun ki sen ya?", "Sen bir ömre bedeelsiiin aaaahh sen bir ömre bedelsiiin"
Bir süre bunun tadını çıkardıktan ve yoğunlukla fasılı, birazcık da bu iki masadaki konuşmaları dinleyerek yeşil çay ve Lucky Strikelar tükettikten sonra kalkıp gitmem gerektiğine karar verdim. Çünkü, beni bekleyen işler bunca sesin arasında bile kendini göstermeyi başarıyordu. Yürümeye başladım. Süreyya Operasının önünden geçerken gözüme Saraydan Kız Kaçırma afişi takıldı ve bir anda çok mutlu oldum. Gitmeye karar verip tarihine göz attım. Ama görünüşe göre Saraydan Kız Kaçırma'yı kaçırmıştım. Üstelik daha birkaç gün önce TimeOut'da "Kaçırma: Saraydan Kız Kaçırma" gibi bir başlık görüp hayli dalga geçtikten sonra. Evet. Kaçırdım. O kadar dalga geçmemeliydim belki de. Bu esnada karşı kaldırımda biri tef diğeri zurna çalmakta olan iki adet sokak insanı belirdi. Bir yanımda opera, diğer yanımda zurna. İstanbul'u sevmeyip de ne yapayım şimdi? Yine de o düşünceler içerisinde ilerlerken aniden bir Unicef gönüllüsü tarafından durdurulacağımı bilemezdim. Yürürken ne bir dilenciyi, ne bir Greenpeace üyesini, ne bir anketörü dinlemeyen ben, Unicef gönüllüsü tarafından durdurulmayı kabul ettim. Anlattıklarının çoğunu bilmeme rağmen sözlerini sonuna kadar dinledim, gönüllü olmayı da kabul ettim. Lakin fazla nostaljik bir insan olmam sebebiyle (=kredi kartımın olmaması sebebiyle) onca isteğime ve özenime karşın gönüllü olmayı başaramadım. Elimde yarı doldurulmuş bir form, postmodern yürüyüşümden kayıp bir 10 dakika ile evime doğru olan yolculuğuma devam ettim. Evimin bulunduğu caddenin köşesine varmışken yıllar öncesinden birkaç arkadaşımla karşılaştım. Bir süre onlarla (onunla) konuştuktan sonra tekrar yürümeye başladım ve evimden 5-6 metre ötede yalnızca bir an için durdum. 30 dakikaya daha fazla ne sığabilirdi ki?




Başka bir konu daha söz konusu: Little Ashes izledim. Siz de izleyin. Cidden. Filmin içindeki diğer filmi de izleyin (Un Chien Andolou) , ama mideniz hassas ise o esnada gözlerinizi kapatmayı ihmal etmeyin.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Şeytan ve Genç Kadın - Paulo Coelho *

Bu kitabı günler önce arkadaşımdan ödünç almış ama hafta içi ancak önsözünün başını okumaya fırsat bulabilmiştim. Bugün uyandığımda ilk yaptığım şey kitaba sarılmak oldu -bol miktarda ödevim olmasına rağmen. Bunda hem Ayça'nın Paulo Coelho tutkusunun, hem Barış'ın anlattıklarının, hem de önsözün ilk iki sayfasından aldığım tadın etkisi vardı.
Kitabı okurken dış etkenler tarafından sık sık bölünsem de, 5-6 saat içerisinde son sayfayı okurken buldum kendimi. Bir hafta gibi bir sürede insanın hayatı ne kadar değişebilir sorusunun içine çekiyor okuyucuyu, ve ben de birkaç saatte bu sorunun cevabını tecrübeleyebildim diyebilirim. Yine de okurken hissettiklerimi anlatmam mümkün olamayacak. Çünkü biraz doğaüstü, tuhaf derecede olağandışı ve çokça derin bir yerlerde yolculuğa çıktım.
Okunmalı derim sadece... Belki başarabilirsem bir süre sonra bu konuda daha çok konuşurum.

Şeytan ve Genç Kadın'ı elimden bıraktıktan sonra Alain de Botton'un Aşk Üzerine isimli kitabını aldım hemen. Biraz risk alır gibi olduğumu anladım ilk sayfanın sonunda, söz konusu aşk olunca çok ama çok dikkatli yaklaşmak gerekiyor. Ben ise kendimi korkmamaya ikna edercesine çeviriyorum sayfaları. Güzelliğine itiraz edecek değilim -hatta kitabı bitirdiğimde bu konudan tekrar ve daha detaylı bir şekilde bahsedeceğim. Bu kitapla da bir gün bir yerde yolunuz kesişir diye umuyorum.

Bu arada geçen gün Permanent Vacation izledim (teşekkürler Barış) , içime bir mutsuzluk çöktü. Sebebini anlayamadım. Garipti. İzleyen ve aynı şekilde hisseden olursa lütfen benimle paylaşsın!

Ve Aşk Üzerine'yi okurken yine hoş bir tesadüf oldu. Gülümsüyorum. :)


~Bunu yazarken Scorpions - Wind of Change çalıyordu.

7 Eylül 2009 Pazartesi

mutsuzluk.

Mutsuzum. Evet, hem umutsarıkayavari mutsuzluklar, hem de sogladtoseeyouwell mutsuzlukları. Oysa tam da salt bir şekilde mutlu olduğumu sanıyordum. Garip.

Öte yandan okul başladı ve şu anda ödevim bile var. Eğlenceli.

Dışarıdan Godfather melodisinde korna sesi geldi..? İkinci kez duyuyorum. İlki Feneryolu'nda bir yerde otururkendi. Bence kesin aynı adam. Öylesine apaçi, öylesine salak, öylesine gereksiz bir korna sesi... Eşsiz olsa gerek.

5 Eylül 2009 Cumartesi

4 Eylül 2009 Cuma

Paylaşmasam olmazdı: *Aşkın Hayata Değdiği Yer - Osman Olmuş*

bir aşk sizi ne kadar rahatsız eder?
hele bir de eski bir aşksa: batar!
hayatınızın tam orta yerine: cızzz!
bütün bir hayatı yeniden başa sarar
sarsın. artık aşklar hiç sarsmıyor beni
bilirsin: bir kadın bir aşka asla yetmez
başka bir şey daha ararsın hep: yoktur!
üstelik sen orda değilsindir: bir başkası!
başka bir altarın önünde eğilmiş ve adak
sunmuş kendini: haydi al! alabilirsen eğer
eski bir aşkı böyle bir hayata bir daha böl
bölemezsin! orda bir aşk, üstelik eski
kıyamazsın! yaşadıklarını yaşamadıklarına
değişmezsin! bilirim. sen içimizdeki bizsin
ama biz orda değiliz ki! çoktan değiştik
o ilk hevesler yüzümüzün en batık gemileri
o ilk öpücükler dudağımızın en geniş nilüferleri
yayılır zamana. ama biz orda değiliz ki değiştik
mecburduk. bu tin bu bedeni bilmez ki
sen bilirsin... git istersen... yine git!
bir daha git! nasılsa gitmeye alıştın artık!
artık aşklarla sürdürüyoruz biz bu hayatı
kendimize zehr ediyoruz. zikrettiğimiz yerden
zehirliyoruz kendimizi. bir aşktan bir başkasına
yaralıyoruz. belki de biz zaten hep yaralıyız
yaralı yüz! utanır. bir başkasına bakamaz ki
baktığı yerden kapanır en önce göz: içimiz!
harap olur. üstelik haram! artık girilmez
odalarda aşk yaşamaktan bıktım ben: bilirsin
en çok sokakları sevdim. sokak kızlarını daha çok
kalbimde ağrılarım. ağrır kalbim! bırak ağrısın
ağarırken sabah: sakîdir artık yeni bir aşka
aşklar! sahiden yeniden bağlar mı bizi bu hayata
bu hayat: eski bir aşkı ne kadar ağırlar?
ne kadar yeğniler bir telefon, bir mektup, bir e-mail
meyl eder ömrümüze. ömrümüz: zaten hep bir zeyl!
sığmaz bu hayata bilirsin: biten bir şey başlamaz
bildim! başlasa bile ben artık orda değilim
hayatımın aksı çoktan değişti bir cümleyle!...
olduğum yerde durmasını öğrendim. üstelik durdum:

artık hayatımın akışını hiç bir aşk değiştiremez!..

turuncu dandik çakmağım vs dilara'nın beatles şeyli zipposu

Yurtdışına gidip de dönerken bana hediyeler edinen arkadaşlarıma bir hayli bayılıyorum. Bir karton Lucky Strike'ım ve bir adet Hard Rock Cafe Rome tişörtüm oldu bu sayede şu iki gün içerisinde. Ama ben tuttum bu arkadaşlardan birinin diğerine Beatles logolu zippo alışını kıskandım. Öyle de nankörüm. Ertesi gün pat diye çakmak kaybolmuş. Çok üzüldüm. Ne hayırsız insanım. Oysa kötü bir niyetim yoktu. Sadece çok beğenmiştim. Ben kendi tupturuncu ve dapdandik çakmağımla yetiniyorum, birbirimizi gerçekten seviyoruz. (Yani bunca zamandır kaybetmemem bir mucize, demek ki çakmağım da beni seviyor diye düşündüm.)
Arkadaşımın bana aldığı bir karton Lucky Strike'ın içinden annesi üç tane çalmış. "Ne anneler var" dedim kendi kendime ve çok eğlendim bir an. Bence çok eğlenceli bir konsept.
Ha teyzem de Almanya'dan çikolata getirmiş bilmemkaç paket. Öyle mesudum ki anlatamam.
Aniden evvvropa turu yapmış kadar oldum sağolsunlar. Pek sevinçliyim bu konuda. Arkadaşlarımı ve ailemi seviyorum.

"Friends will be friends, right till the end" demiş Freddie Mercury.

Kıssadan hisse: HAZAL GELİRKEN BANA HARDRAKKAFELANDIN TİŞÖRTÜ ALSANA.

3 Eylül 2009 Perşembe

uyumuyorum, gözlerimi dinlendiriyorum

Bugün dünyanın en agresif insanıydım. Bu ruh halimin geçip geçmediğinden tam olarak emin değilim, çünkü şu anda çok uykum var. Sevgili okulumun ders seçme sistemi sebebiyle 1 Eylül sabahından beridir ayaktayım. Öyle bir tarih belirttim çünkü dün müydü değil miydi tam olarak algılayamıyorum. (Ayrıca Eylül demeyi çok seviyorum.) Aaah ah, eskiden böyle miydim? Günlerce uyumasam da beyin fonksiyonlarım yerinde oluyordu. Ya da aslında öyle çakal öyle hin bi' bünyem var ki; şu an gereksiz olduğu için beynimi uyku moduna aldı, "Sana gerek yok şu an kankut, uyu sen uyu. Ben otomatik pilota alıyorum." dedi beyin fonksiyonlarıma. (Dediiii dediii kuuuuğğll) Hıhı, evet.
Yarın mesai başlayana kadar seçtiğim derslerin onaylanma ihtimali yok ama nedense uyumamakta ısrar ediyorum. Bir de ilk aldığım derslerin yarısı onaylanıp yarısı geri çevrilince öyle korktum ki bu seferki denememde fazladan 2 ders aldım. Hepsi kabul edilirse ayrı bir tantana içerisinde bulacağım kendimi. Diğer yandan yine hepsi geri çevrilirse ne yapacağım bilmiyorum. Hayatıma hippie olarak devam ederim herhalde. Oysa ben hep bol kredi ve bol ortalama istemiştim. Amen.
Keşke yazıma "Sevgili günlük," diye başlasaymışım. Gayet uygun olurmuş. Hayır, şimdi imleçi en başa götürüp de yazamayacağım. Üşeniyorum. Ben buna uyurum.


Sevdiğim insanların büyük çoğunluğu İstanbul'a geliyor. Yorgun olmasam kafamdan kalpler fışkırtırdım. ~The End~
Web Analytics Real Time Web Analytics