15 Şubat 2010 Pazartesi

hedek

headache manasında. hede gibi bir şey değil yoksa. ama baş ağrısının konuyla bir ilgisi yok, arkası yarın deyip yazmadığım için yazıyorum sadece. hiç içimden gelmemişti yoksa. çünkü hem yazacak bir şeyim yoktu hem de başım ağrıyordu ve bu gece olmazdı. fakat, bloguma boyun borcum var dedim içimden. defterim geri geldi ama bir kez daha sevgili günlük modunu açayım o zaman.

bugün;
  • popomun üstüne düştüm. hala utanıyorum.
  • ilk defa bir valentin gününde sevgilim vardı, enteresan buldum. çok marjinal bir şey değilmiş. ama genel olarak varlığıyla mutlu eden bir insanlayım, o kısım şahane. masada çizilmeyi bekleyen şeyler, gidilmeyi bekleyen bir arazi yokmuş gibi gülümsedim.
  • uzun zaman sonra camel light aldım, hala paketi açmadım.
  • odamı topladım, yıllardır açmadığım bir kutuyu açtım ve içinden çıkan akbanksanat 2010 programı beni o kadar şaşırttı ki o kadar olur. nasıl girmiş ki o oraya? orta sonda kullandığım çantalar filan vardı o kutuda, öyle bir kutu o. ama odam çok temiz ve toplu bir yer olacak, inanıyorum.
  • çok güzel bir zarf almıştım, içine bir şeyler koydum, üstüne uzak diyarların adresini yazdım.
  • kedili ve pislenen bir defterdeki iş güç listesini oturup illallah ajandasına geçtim. hayatımda ilk defa ajandanın başındaki acil durum/kan grubu vs boşlukları doldurdum. yaşlanıyorum herhalde. arka sayfalardaki telefon rehberi bölümüne "akgün-belediye" diye birinin telefon numarasını bile yazdım. 57 yaşındayım bence.
  • saatimi bekletilmekten hoşlanmayan çok mühim bir insanın saatine uygun bir şekilde ayarladım. yaşlandığıma göre geç kalmayan insan olayım bari. hem geç kalan hem yaşlı insan da ne antipatik olur ha.
  • tivitırımın arka planını filan değiştirdim. biraz klişe, biraz retro oldu. audrey, marilyn ve tüm o insanlar yukarıda bir yerlerden biz türk kızlarına bakıp gülümsüyorlar bence. hayır dualarını aldık, hadi yine iyiyiz.
öyle yani işte. hedek filan derken günler geçiyor fark ettin mi blog? şubatın ortası gelmiş filan. yaz yaklaştıkça geriliyorum ben. bak ürperdim. bak koluma bak gördün mü nasıl ürperdim. yaşlılık başa bela. haziran gelsin 1 yaş daha yaşlanacağım. kaç oldum ben şimdi? 21 mi 22 mi, nasıl yaşlar bunlar ama? başıma böyle bir şeyler sarıp yatarım valla. ne deniyor ki ona, çatkı gibi bir şeydi sanırım. çatkı çatmak. an itibariyle çizim yapma beklentilerim de hızla düştüğüne göre uyumalıyım. kafamda çalan şarkı "pencereyi aç perdeyi arala, gireceğim rüyalarına" olduğu an bitmiştim ben zaten.

13 Şubat 2010 Cumartesi

sizli bizli

pms'i yenmeyi bile öğrendim ya tebriklerinizi bekliyorum. blogun adını pms olarak değiştirsem mi diye düşünmedim değil bir noktadan sonra. ama şimdi ben formülü buldum şekerim. artık her ay dozlarıyla oynamak suretiyle uygularım ben bunu.
şimdi öncelikle uygun bir dostunuzu seçip "götür beni gittiğin yere" diyorsunuz, eğer seçim doğru yapılmışsa o dost sizi çok şahane tanıyor oluyor ve efendim ne bileyim vapurlara bindiriyor, picasso'ya gidiyoruz diye şaşırtmacalar yapıp aniden hadi istanbul modern'e diyor. sonra dönüş yolunda hadi şuraya hadi buraya derken eğlenip gülüyorsunuz. yeterince şanslıysanız pembe kedi bile görürsünüz. ne güzel. sonra picasso'ya gidilmek üzere taksim'e varılıyor. neden? çünkü pera'da. hahay! neyse. sonra aman pera'ya gidiliyor falan derken bir bakıyorsunuz santa maria draperies'in kapısı açık! hemen içeri giriliyor, geziliyor. pek enteresan. sonra tam picasso'ya gidilecek iken, tarihi yanlış gördüğünü öğreniyorsunuz ve "aman geç mi kaldık" telaşı yerini "oh iyi ki gezmişiz olm bol bol" düşüncesine bırakıyor. avrupa pasajına gidip uzun uzun fotoğraflara bakıyorsunuz, seçip de bir şey alamıyorsunuz. yanınızda anneniz olsa evlatlıktan reddedecek öyle bir fütursuzluk. ama o sıkılmıyor. o da sizinle bakıyor. aklınızı kurcalayan şeylere siz daha düşünmeye başlamadan cevap veriyor. acele ettirmiyor. sadece yanınızda işte. "acıktım ben" diyorsunuz, hemen yemek yemeye götürüyor sizi. paranız yok. onun da yok. ama son parasıyla alınan tek bir yemek paylaşılıyor. vapurda da elleriyle simit yedirmeye çalışmıştı zaten oyy canım benim. sonra o sinemaya gidiyor diyelim, siz de eve. aradan 1 saat geçiyor, moraliniz tekrar berbat olmuş. yalnızlık ve ev bunaltıcı mıdır niyeyse artık. ama pat! mesaj atıyor. hal hatır sormalar, eğlenceler, şakalar, oyunlar, mizansenler. gece yorgunluktan sızıp kalana kadar da başıboş bırakmıyor sizi. oysa ki 6 saat boyunca filmdeymiş.
ertesi sabah uyanıyorsunuz, aman yine aynı pis duygular bir şeyler... ama en sevdiğiniz bir insan arayıp uyandırmış sizi. hadi diyor, 1 saate görüşüyoruz. hemen kalkılıyor yataktan, hop duş. gidiyorsunuz. bekletiyorsunuz 40 dakika ama hiç kızmıyor. tanımış artık, cansu 15 dakika diyorsa o yarım saattir zaten diyor. liseden kalma, vaktiyle kucağında ağladığınız koltukları barındıran bir yere gidiyorsunuz. yine aynı siparişi veriyorsunuz. elinize bir defter tutuşturuyor. eve gidince okuyacaksınız. usul böyle. konuşmadan anlıyor. gözleriniz doluyor. "sarılayım mı?" diye soruyor. bir anda her şey çözülüp gidiyor. "benim alkol almam lazım" dediğiniz anda hemen ikinci gerekli mekana gidiliyor. her nasılsa azıcık alkol yetiyor. erken gitmesi gerekiyor, üzülüyorsunuz.
eve gitmek istemiyorsunuz, ev mutsuz ediyor. aklınızda ilk beliren kişiyi arıyorsunuz. uzun süredir görmediniz. "gelebilir misin?" diyorsunuz. "tamam" diyor. o kadar. bir kaç saat sonra yanınızda. sarılıyor. "iyi görünmüyorsun" diyor, ama zorlamıyor da anlatmanız için. "hadi çikolatalı bir şeyler" diyor, tutup kolunuzdan götürüyor. 5-6 yıl önceki gibi muzlu sıcak çikolata içiyorsunuz ki aynı huzur hissi tamamlansın. bir fincandan beraber içiyorsunuz, bir cheesecake'i beraber yiyorsunuz. sormadan biliyor zaten isteyeceklerinizi. "karamelli" diyor hemen. saatler geçiyor otururken, fark edemiyorsunuz. artık eve gitmek gerekiyor. "ben seni bırakayım" diyor, ama yine bir şaşırtmaca, kolunuza girip eve geliyor. ama yalnız bırakmıyor. kafasında ne var ne yok anlatacak sanıyorsunuz, sizin sorunlarınızı kendisininmiş gibi anlatıyor annenize. oturup beraber çözüyorlar, siz tek kelime etmeden saatlerce dinliyorsunuz. gecenin sonunda öyle bir hale geliyorsunuz ki, içinizde bir sıkıntı gelmiş oturuyor hala pervazsızca evet ama siz de öylece oturuyorsunuz. o sıkıntının oturduğu gibi pervazsızca. çünkü gidecek. öyle ya da böyle.
bu maddelere bir şeyler ekleyebilir veya sadece birini kullanabilirsiniz. ben bu şekilde yaptım, güzel oldu.

arkası yarın.

çokgarip.

bikaç dakika öncesine kadar uyuyodum. böyle alakasız bi rüya görürken aniden bi arkadaşım giriverdi araya. suratını ve bana baktığını gördüm -ciddi bişey konuşurken hep aynı şekilde durup aynı ifadeyle beni dinler bu arkadaşım. sadece bi kısa sahne, bu görüntü. o esnada telefon çaldı. o arkadaşımdan mesaj geldi. çok ilginç. bilgisayarı da açık unutmuşum hazır, buraya yazayım da her gördüğümde hatırlayıp "çok ilginçti ha" diyeyim istedim. geri uyuyorum blogcum. öptüm.

9 Şubat 2010 Salı

çok üzülüyorum


allah bu reklamın cezasını versin. bu ne ya? bak bu platformda ilk kez ilahi güçlerin adını andım. o derece kızdım. bu ne ya? ya bu ne ya?

ilişkimin bi adı olsa ne olurdu diye düşünmem de ayrı bi trajedi. aklıma bu salak şeyi sokmaya ne gerek vardı acaba? ne reklamıymış bu diye tıklıyorum ve gençken yapılacak zımbırtı kadar şey isimli kampanya çıkıyor karşıma, 3 adımda ilişkinin adı karşında! diye bi sloganla. 'facebook ile bağlan'a tıklasan bişey tıklamasan ayrı bişey. böyle bi isim mi veriyo yani şimdi diye merak ettim. süheyla mı mesela benim ilişkimin adı? sonuç olarak tabi ki tıklamadım ama alın http://www.iliskininadinikoy.com/ hadi buyur.


kaşıntı

mentollü sigara ve diet kolayı bi arada tüketmeyi niye bu kadar seviyorum acaba. cevap bulamadığım sorulardan biri bu. mesela, camel natural içersem yanında icetea şeftali içmeyi çok seviyorum. asla marlboro light ile onu içemem. hiç keyif almam. kahve içiyorsam yanında marlboro light içerim ama. djarum black ile jack&coke içeyim benden mutlusu yok. tüm bu eşleştirmelerimin bi açıklaması var tabi ama ben hatırlamıyomuş gibi yapıcam şimdi. hafızam ne sinsi bi bilsen. ama kırmızı winston verirsen baho'da çay içeriz, anlatırım.

(ve n.k. sözüm sana, bunu okuduysan biliyorum ki dikkatini en çok çeken şey diyet yerine diet yazmamdı. sevgiler.)

4 Şubat 2010 Perşembe

atar

aslında pms mi emin değilim ama bugün birilerini öldürmediğim için mutluyum şu noktada. zira atar yumağı gibi, şey gibiydim. herkese bağırmaktan sesim kısıldı hatta. proje sınıfındaki prize bile bağırdığımı hayal meyal hatırlıyorum. öte yandan film izleyip ağlayan bir tarafım da yok değil. fakat en büyük sorunum bir haftadır sevgilimi görmemenin sonucu olarak kendimi her türlü çikolata ihtiva eden yiyecekle son derece samimi oluşum. sıcak çikolatalar, normal çikolatalar, kekler, tartlar ve türevleri ile haşır neşir, altlı üstlü, tıkış tepiş, senli benli, saçma sapan oldum. kimse de buna dur demiyor. ona da sinirlendim şimdi bak. bir de sigara içemiyorum. 3 gün içerisinde 5 farklı sigara aldım ve hiçbirini sevemedim. elimde bir sürü salak paket var şimdi. içtiğim sigaraları da bitiremiyorum zaten. pms desen de değil gibi, daha 1 hafta filan var o meseleye girmeme. o kadar sinirliyim ki, o kadar olur. okulda adım başı gördüğüm türlü çeşit kardanadamlara da sinirliyim. kar yağmadığı halde bi metre ötemdeki ağaçtan anlık bir rüzgarla üzerime savrulan karlara da sinirliyim. bu olay üzerine bana gülen adını unuttuğum kıza da sinirliyim. 74 yaşındaki proje hocamın ray charles, pink floyd ve daha bir sürü canlı performansı izlemiş olmasına, masaüstümdeki beatles fotoğrafına "işte böyle geldiler o gün konsere" gibi bir yorum yapmasına, akvaryumun uzaktan görünüşünü jedi kılıcına benzetmesine de şaşkın ve sinirliyim. büyüleyici bi yandan tabi. sana bile sinirliyim blog. çirkinsin. ben de çirkinim. herkes çok çirkin. evet. ergenliğe girmiş kadar oldum. daha da yazmam. sıktın beni. belki de yazarım. keyfim bilir. keyfimin kahyasısın blog. deal with it. öfkemi senden çıkarmıym şimdi.

2 Şubat 2010 Salı

cidden

birisini çok feci özleyip de gidip google earth'ten evine bakmak ve bu esnada gözlerinin dolması ne kadar normal? bi tek ben miyim bunu yapan? evet mi? şaşırmadım.

bugün otobüste bi adamın kafası orta kapıya sıkıştı bi de.
ayrıca ıslanmamak için kafasına bim poşeti geçirip öyle gezen bi teyze vardı.
bende haberler böyle.

kendime günlük filan alıcam bu çileden kurtarıcam seni blog, söz.
Web Analytics Real Time Web Analytics