27 Eylül 2009 Pazar

Tuhaf Sesler

Anlatacağım öyle çok şey var ki susmaktan başka bir şey yapamıyorum. Çok ilginç. Hep böyle oluyor. Bu geceden geriye doğru giderek bir iki şeyden bahsedeyim en iyisi. Hiç yoktan iyidir.

22.00 civarında uyumuşken, 01.30 civarında Ayça tarafından hunharca uyandırılıp kahvaltıya götürüldüm. Bünyem çok şaşkın. Zira ben sabah olmuş gibi davranmaya başladığım anda Ayça uyumaya gitti ve "Beni 4'te uyandırır mısın?" dedi. Elbette; saatlerimiz 04.00'ı gösterdiği anda türlü çeşit çabalar ile yanına gittim, binlerce küfür yedim ve asla uyandıramadım. Olsun, bu vesile ile dönem başından beri ilk kez sabahlamış ve ödevlerimden birini bitirmeye yaklaşmış oldum. Yarın sabah Ayça'ya hava atmayı düşünüyorum. Çünkü ben kötü bir insanım. Hı-hı.

Bu arada artık Garanti Galeri çalışanıyım ve kısa bir süre sonra burada paylaşacağım iki adet sürprizim var. Mutlu, mesut ve de sanat doluyum.



Ayrıca koridordan tuhaf sesler geliyor.

22 Eylül 2009 Salı

İsmail, odalarda ışıksızım

Bilgisayarım bana tepki verirken son derece isteksiz, telefonumun 2 tuşu çalışmıyor ve odamda gerçekten ışıksızım. Lambamın tuşu bozuldu. Teknolojik açıdan çöküyorum.
Öte yandan o kadar mutluyum ki bu aralar. Umarım başıma bir şey gelmez. Hep öyle derler ya "Çok güldük, başımıza bir şey gelecek". Gelmesin. Çok saçma çünkü.
Bir de resmen her gün birilerine teşekkür mektubu yazıyorum buradan. Bugünün talihlilerini açıklıyorum: Tuğçe, Dilara, Ekin, Duygu ve başka bir tane daha Duygu. Bayılıyorum arkadaşlarıma. Ne kadar sevgi doluyum, değil mi?

Yok yok kesin başıma bir şey gelecek de neyse... Gerçi başıma gelecek olan gelmiş, teknolojik açıdan çöktüm ya işte. Tamam mutlu olabilirim rahat rahat. Hehe.

21 Eylül 2009 Pazartesi

Mektup

Sevgili Bayram,

Seninle kapanmamış bir hesabımız, bitmemiş bir işimiz var. Ben artık harçlık verilen bir çocuk değilmişim, yetişkin olup çıkmışım ve havadan para gelmiyor. Her şey bir bayramda olup bitmiş de fark etmemişim. Birkaç bayramdır neden sadece babam para veriyor diyordum bende. Meğer büyümüşüm de ondanmış. Yazıklar olsun sana zaman, önce bir haber verseydin de para falan biriktirseydim bari. Nereden bileyim ki ertesi bayrama yetişkin olacağımı. Ya da bir geçiş bayramı filan olsaydı en azından. Ayıp!
Şeker bile vermiyorlar bana. Bayram ziyaretine gittiğim teyzeler midemin kapasitesini aşan yemekler bile ikram etmiyorlar eskisi gibi. "Açsan mutfaktan börek al" diyorlar.
Bilseydim tatile giderdim, ben sizin yemekleriniz ve şekerleriniz boşa gitmesin diye gitmemiştim. Çok kalbimi kırdın Bayram, çok. Elimi öpmeye çalışan veletler, size de bir çift lafım var ayrıca: "Yok artık!?!". Param yok deyince gidiyorlar neyse ki. Ama o zaman da şeker istiyorlar. Şekerim bile yok benim. Ben büyümedim, hiçkimse böyle iftiralar atmasın şimdi.
Beni telefonda bile terk etsen daha iyiydi Bayram. Bari haber vermiş olurdun. Hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağız. Artık sen gelince ben şehirden uzaklaşacağım. Şansını kaybettin, çok iyi bir takım olabilirdik. Ben çok iyi bir yatırımdım.
Üstelik rüyamda statik hocamı gördüm. Şu üç günün Bayram fonksiyonunu geçtim de tatil fonksiyonunu kullanabilseydim hiç değilse. Çiçek, böcek yahut kuş görseydim rüyamda. Şimdi ders kaçırmışım gibi bir suçluluk duygusu var içimde. Benim yerimde Serdar Ortaç olsa "Hayat, beni neden yoruyosuuğn" derdi ve kimsecikler Türkçe konuştuğunu bile anlamazdı.
Ben alışverişe gidiyorum Bayram, biliyorum ki benim yerimi dolduracak birilerini bulmuşsundur. Kendine iyi bak. Benim için Bayram bitmiştir, daha olsa daha da gelmem!

19 Eylül 2009 Cumartesi

These are the days

Hayatımın en güzel günlerini yaşadığımı bugün garantiledim. Minik mucizelerle, sürprizlerle, İklimlerle, kahveyle ve gerçekleşebilecek en muhteşem sohbet ile dolup taşan günüm için Hazal'a çok çok çok teşekkürler. Bugünü dün ile birleştirdiğim an salt mutluluktan ibaret bir insan oldum.
Düne dönecek olursam... Barış ile Antrepo No.3 ve İstanbul Modern gezintisi yaptık. Ve anladım ki bu gezintiyi en doğru insan ile gerçekleştirdim. Kendisine dün ne kadar mutlu olduğumu anlatamadım ama olsun. Bu yazıyı okumasını sağlayarak bunu çözeceğim.
Son iki günümün detaylarına girmeyeceğim, bencilce kendime saklayacağım. Sadece benim mutluluk sınırlarımı yok edip "no limits" kıvamına getirdikleri için bu iki insana teşekkür etmek istedim. Seviyorum sizi. Çok.

Bu da Barış'a: Friendly Fires - Paris

17 Eylül 2009 Perşembe

Postmodern Mutluluk

Birkaç gün önce Kadıköy'e gelmiş ve rıhtımdan eve olan yolculuğum esnasında Bahariye Starbucks'ta duraklamıştım. Yeşil çayımı alıp geçecektim lakin sigara yasağı sebebiyle kaldırımın kenarına atılan üç adet masayı görünce dayanamayıp oturdum. Yan masada yaşlı bir yönetmen amca ve genç bir yönetmen adayı (anladığım kadarıyla öyleydi) oturmaktaydı. Amca piposunu içiyor ve tüm dünyaya türlü çeşit enteresan kınamalar yapıyordu. Diğer yanımdaki masada ise sıradan bir çift vardı. Bir an için birbirlerine türlü çeşit enteresan kınamalar yapan, takip eden an için birbirlerine deli gibi aşık olan sıradan bir çift. İçerden huzurlu jazz melodileri sokağa hafifçe taşarken ve ben bu aslında pek de ilginç olmayan iki masanın ortasında dalgınca düşünürken, karşı kaldırımda çingeneler fasıl yapmaya başladılar. Kafamın içine doğru sızan sesler sayesinde bireysel bir sürrealizm, postmodernizm ve oryantalizm içerisine sürüklendim. Evet evet, hepsine birden sürüklendim!
"Dostum öyle diyorsunuz ama bu filmlerdeki bayatlığın hepsi popüler dünyanın bize oyunlarından ibaret, siz de böyle yaparsanız...", "Deniz biz seninle buraya ilk defa geldik dimi bebeğim? Aşkım? Nereye bakıyosun ki sen ya?", "Sen bir ömre bedeelsiiin aaaahh sen bir ömre bedelsiiin"
Bir süre bunun tadını çıkardıktan ve yoğunlukla fasılı, birazcık da bu iki masadaki konuşmaları dinleyerek yeşil çay ve Lucky Strikelar tükettikten sonra kalkıp gitmem gerektiğine karar verdim. Çünkü, beni bekleyen işler bunca sesin arasında bile kendini göstermeyi başarıyordu. Yürümeye başladım. Süreyya Operasının önünden geçerken gözüme Saraydan Kız Kaçırma afişi takıldı ve bir anda çok mutlu oldum. Gitmeye karar verip tarihine göz attım. Ama görünüşe göre Saraydan Kız Kaçırma'yı kaçırmıştım. Üstelik daha birkaç gün önce TimeOut'da "Kaçırma: Saraydan Kız Kaçırma" gibi bir başlık görüp hayli dalga geçtikten sonra. Evet. Kaçırdım. O kadar dalga geçmemeliydim belki de. Bu esnada karşı kaldırımda biri tef diğeri zurna çalmakta olan iki adet sokak insanı belirdi. Bir yanımda opera, diğer yanımda zurna. İstanbul'u sevmeyip de ne yapayım şimdi? Yine de o düşünceler içerisinde ilerlerken aniden bir Unicef gönüllüsü tarafından durdurulacağımı bilemezdim. Yürürken ne bir dilenciyi, ne bir Greenpeace üyesini, ne bir anketörü dinlemeyen ben, Unicef gönüllüsü tarafından durdurulmayı kabul ettim. Anlattıklarının çoğunu bilmeme rağmen sözlerini sonuna kadar dinledim, gönüllü olmayı da kabul ettim. Lakin fazla nostaljik bir insan olmam sebebiyle (=kredi kartımın olmaması sebebiyle) onca isteğime ve özenime karşın gönüllü olmayı başaramadım. Elimde yarı doldurulmuş bir form, postmodern yürüyüşümden kayıp bir 10 dakika ile evime doğru olan yolculuğuma devam ettim. Evimin bulunduğu caddenin köşesine varmışken yıllar öncesinden birkaç arkadaşımla karşılaştım. Bir süre onlarla (onunla) konuştuktan sonra tekrar yürümeye başladım ve evimden 5-6 metre ötede yalnızca bir an için durdum. 30 dakikaya daha fazla ne sığabilirdi ki?




Başka bir konu daha söz konusu: Little Ashes izledim. Siz de izleyin. Cidden. Filmin içindeki diğer filmi de izleyin (Un Chien Andolou) , ama mideniz hassas ise o esnada gözlerinizi kapatmayı ihmal etmeyin.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Şeytan ve Genç Kadın - Paulo Coelho *

Bu kitabı günler önce arkadaşımdan ödünç almış ama hafta içi ancak önsözünün başını okumaya fırsat bulabilmiştim. Bugün uyandığımda ilk yaptığım şey kitaba sarılmak oldu -bol miktarda ödevim olmasına rağmen. Bunda hem Ayça'nın Paulo Coelho tutkusunun, hem Barış'ın anlattıklarının, hem de önsözün ilk iki sayfasından aldığım tadın etkisi vardı.
Kitabı okurken dış etkenler tarafından sık sık bölünsem de, 5-6 saat içerisinde son sayfayı okurken buldum kendimi. Bir hafta gibi bir sürede insanın hayatı ne kadar değişebilir sorusunun içine çekiyor okuyucuyu, ve ben de birkaç saatte bu sorunun cevabını tecrübeleyebildim diyebilirim. Yine de okurken hissettiklerimi anlatmam mümkün olamayacak. Çünkü biraz doğaüstü, tuhaf derecede olağandışı ve çokça derin bir yerlerde yolculuğa çıktım.
Okunmalı derim sadece... Belki başarabilirsem bir süre sonra bu konuda daha çok konuşurum.

Şeytan ve Genç Kadın'ı elimden bıraktıktan sonra Alain de Botton'un Aşk Üzerine isimli kitabını aldım hemen. Biraz risk alır gibi olduğumu anladım ilk sayfanın sonunda, söz konusu aşk olunca çok ama çok dikkatli yaklaşmak gerekiyor. Ben ise kendimi korkmamaya ikna edercesine çeviriyorum sayfaları. Güzelliğine itiraz edecek değilim -hatta kitabı bitirdiğimde bu konudan tekrar ve daha detaylı bir şekilde bahsedeceğim. Bu kitapla da bir gün bir yerde yolunuz kesişir diye umuyorum.

Bu arada geçen gün Permanent Vacation izledim (teşekkürler Barış) , içime bir mutsuzluk çöktü. Sebebini anlayamadım. Garipti. İzleyen ve aynı şekilde hisseden olursa lütfen benimle paylaşsın!

Ve Aşk Üzerine'yi okurken yine hoş bir tesadüf oldu. Gülümsüyorum. :)


~Bunu yazarken Scorpions - Wind of Change çalıyordu.
Web Analytics Real Time Web Analytics