15 Ocak 2012 Pazar

hiç olmayan yazı

genelde böyle şeyler paylaşmıyorum burada. kendi yaşantımdan abuk subukluklarla beyninizi yiyor ve de yiyorum. ama bugün başka. nazım hikmet ran ile ilgili. çünkü ben çok çok genç bir cansu'yken, daha hiç aşık olmamışken, 16 yaşında her şeye sahip olduğuma sonuna dek inanıp mutlu olurken -ki belki de sahiptim, belki de değildim, tartışması bitmeyecek bir konu bu da bence- hep o vardı, her yerde. benim için hep çok önemli oldu. hani şey ödevler vardır ya, bir yazarla/şairle ilgili bıdı bıdı bir ödev yapılacak. hep onu seçtim. ismini de çok sevdim. söylediklerini de çok sevdim.
sonra bir gün aşık oldum. sonra bitti. gitmek istediğimde sevgilim bana sadece 'mavi gözlü dev, minnacık kadın ve hanımelleri'ni yazıp gönderdi. bitmedi sonra. bitene kadar bitmedi.

çok konuşmayacağım, biliyorum bu sana bir şey ifade etmiyorsa sıkılıp gittin bile çoktan buradan. klişelere boğulmuş bir şey yazmış bu yine dedin. ama benim için klişelerle dolu olsa da çok anlamlı. daha kasetler dinlerken, neye üzüldüğümü bile hatırlamadığım şeylere üzülürken, neye sevindiğimi bile hatırlamadığım mevzularda mutluluktan boğulurken o vardı.

en çok da yaşamaya dair'leri seviyordum. bunu paylaşıp gideceğim şimdi. bilmeyen yoksa bile, burada da dursun işte.


  
1
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
                                                                                     1947
2
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
                                                                      1948
3
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...

1 yorum:

mika dedi ki...

duygulandım.

Web Analytics Real Time Web Analytics