are you listening, you jerk, you pig, you bastard,
you scum of the earth, you good for nothing?
are you listening?
oh, don't go, don't go, please, don't go,
i didn't mean it, i'm just in pain.
-
sonuç: yoko ono resmen adet dönemindeki tüm kadınların temsilcisiymiş.
19 Nisan 2012 Perşembe
15 Nisan 2012 Pazar
una pelicula
önce çizememeye, sonra da yazamamaya başladım.
sebebinden bihaberim.
beslendiğim bir yer mi yok diye düşünürken, aldatılıp can acısından gebermeme bile sevindim ki belki beslenecek bir şeyim olmuştur artık diye.
sevdiğim insanlardan kaçtım.
sevdiğim insanlara yapıştım.
türlü çeşit hareketlerle içimdekileri dürtmeye çabaladım.
ayrı bir çılgınlık derecesi.
son olarak, 2 hafta boyunca yerimde durmadım. her şeyi yaptım.
her şeyi.
aynaya baktıkça kendimden tiksindim.
5 dakika sonra baktığımda çok sevdim.
ve sadece bir defa, ağladım.
şu filmde. nefes alamaz hale gelene kadar ağladım.
kendi adıma en etkileyici olan sahneyi paylaşacaktım, yapmıyorum, hatta olabildiğince belirsiz bir fragman seçiyorum. hani merak eder de izlersin filan, sürprizi kaçmasın.
sebebinden bihaberim.
beslendiğim bir yer mi yok diye düşünürken, aldatılıp can acısından gebermeme bile sevindim ki belki beslenecek bir şeyim olmuştur artık diye.
sevdiğim insanlardan kaçtım.
sevdiğim insanlara yapıştım.
türlü çeşit hareketlerle içimdekileri dürtmeye çabaladım.
ayrı bir çılgınlık derecesi.
son olarak, 2 hafta boyunca yerimde durmadım. her şeyi yaptım.
her şeyi.
aynaya baktıkça kendimden tiksindim.
5 dakika sonra baktığımda çok sevdim.
ve sadece bir defa, ağladım.
şu filmde. nefes alamaz hale gelene kadar ağladım.
kendi adıma en etkileyici olan sahneyi paylaşacaktım, yapmıyorum, hatta olabildiğince belirsiz bir fragman seçiyorum. hani merak eder de izlersin filan, sürprizi kaçmasın.
26 Mart 2012 Pazartesi
eski kitapları karıştıralım
Sigarasını filtre ucunu burnuna dayadı. Sağ göz kapağını indirip sigarayı sol gözüyle izledi. Umutsuz bir hayvanınkine benzeyen nefesler verdi. Sol göz kapağını indirip sağ gözüyle sigarayı izledi. Sadece yedi santim. Göz bebeklerinin arası yedi santimetreydi. Oysa gördüğü iki farklı sigaraydı. Aynı yüzün taşıdığı iki göz bile dünyayı tamamen farklı avlıyordu. "Peki, hangi göz benim?" dedi, kulaklarının duyacağı yükseklikte. Sorusunu kendi yanıtladı: "Hiçbiri." Bu kez kimse duymadı.
Kendi gözlerinden kuşku duyduğu anda, yabancı yüzlerin neler görebileceğini düşünmek bile istemedi. Çünkü diğer insanlara uzaklığı sonsuzluk kadardı.
Kendi gözlerinden kuşku duyduğu anda, yabancı yüzlerin neler görebileceğini düşünmek bile istemedi. Çünkü diğer insanlara uzaklığı sonsuzluk kadardı.
(Hakan Günday, Azil)
bunlar hep
alıntı
0
diamonds
taslaklara gitmekten kurtulan yazının dramı
bazen "end of an era" hislerine kapılıyorum.
ama bu net finallerde hissettiğim bir şey değil çoğunlukla.
mesela bir ilişkinin ya da arkadaşlığın biteceğini önceden hissettiğin anlar oluyor ya, onun gibi daha çok.
benim birilerini sevmekten korkmadığım ve kendimi tamamen açtığım dönem bir aralar bitti.
artık "götüm götüm kaçan insan" oldum.
eskiden olsa düşünmeden yaşayacağım, tereddüt etmeden söyleyeceğim şeylere artık hiç girişmemeye çalışıyorum. belli bir noktada topuklarımı kıçıma vura vura kaçıyorum işte. takatim kalmadı. ve açıkçası beni halealeoealeöleaöealale tutumuyla sevebilmekten alıkoymayı kimler başardıysa cidden -bak yine arabesk üslubumu koruyorum- allahlarından bulsunlar e mi. valla bulsunlar.
birinin beni mutlu etmeye başladığını anlar anlamaz ödüm kopuyor.
önce kendime gıcık oluyorum korktuğum için.
sonra; ama haksız mıyım diyorum, kim mutlu ettiyse sonra zehretmedi mi diyorum. dediğim gibi biraz arabesk bir yazıya yelken açtık zira bir yandan çılgıncasına alkol alıyorum.
tek başıma.
pazar gecesi.
500 days of summer eşliğinde başlamak suretiyle.
mutsuzum dediğimde "görüşürüz o zaman" cevabını almak beni bana karşı haklı çıkarıyor.
iyice üzülüyorum.
"ne oldu" diye sorsun istiyorum.
yok işte, sormuyor.
ilgilenmiyor ya da üşeniyor.
beklentiler hatadan başka bir şey değil diyorum. içimden diyorum.
zaten tam da aradığı anda filmin expectations vs reality kısmını izliyordum.
tutarlı yani özünde.
canımı hunharca acıtıyor.
acıttığından haberdar değil, zira hiç belli etmiyorum.
telefon çalınca neşeli bir merhaba diyebilmek için, açmadan önce biraz bekliyorum.
gülümsüyorum önce, sonra açıyorum.
bence insanın gülümseyip gülümsemediği sesinden bir hayli belli oluyor.
yorucu hep.
eskiden sadece içimden geldiği gibi davranıyordum.
bu da karşı taraf için yorucu olabileceği gibi, nispeten güvenilir bir insan tipiydi muhtemelen.
şimdi hiçbir şey içimden geldiği gibi değil.
hatta içimden geliyorsa bilhassa yapmıyorum.
içimden ne zaman doğru bir şey geldi ki?
bu konuda parlak bir geçmişim yok.
iyi şeyler söylediği, umut vadeden anları yakalamazsam hemen kaçıp gidiyor.
öyle bir insan o da.
o an çekiliyor, arkasından gelen günlerde bambaşka bir insan oluyor.
5 gün mutlu 15 gün mutsuz ediyor.
etkisinden haberdar bile olmadan.
onu suçlamaya gönlüm elvermiyor elbette ki, ortada bir suç varsa benim olsa gerek diyorum.
insanlar beni mutlu ya da mutsuz etmemeli.
kimse kimseyi etkilememeli.
yoksa ölmeye başlıyorsun işte.
bir sürü kişisel "end of an era" geliyor.
tam olarak 1 hafta 2 gün önce hayatımın çok kesin bir şekilde en mutlu günüydü.
bugün ise böyle bir gün.
ben de kendime güvenmiyorum, sorun etmeyelim bunu bence.
zaman durabiliyor, aniden ileri atılabiliyor.
1 hafta 2 gün önce seni seviyorum derken gülebiliyorum, çünkü sarılıyorsun ve çünkü "ben de" deyip de geçmeyen "ben de seni seviyorum" diye bütün cümleyi söyleyen bir tek seni tanıdım.
bugün demeden önce ise aniden durup, "neyse" deyip geçebiliyorum. çünkü benden bile değişken olabilen bir insandan ölesiye korkuyorum.
içimden geleni yapmamayı çılgıncasına iyi öğrendim.
şimdilik kendimi mutlu edemiyorum.
şimdilik sen beni mutlu ediyorsun.
sıkıntı var.
gitmek lazım.
sahiden.
hiç de istemiyorum ama, işte, öyle yani, dediğim gibi.
ama bu net finallerde hissettiğim bir şey değil çoğunlukla.
mesela bir ilişkinin ya da arkadaşlığın biteceğini önceden hissettiğin anlar oluyor ya, onun gibi daha çok.
benim birilerini sevmekten korkmadığım ve kendimi tamamen açtığım dönem bir aralar bitti.
artık "götüm götüm kaçan insan" oldum.
eskiden olsa düşünmeden yaşayacağım, tereddüt etmeden söyleyeceğim şeylere artık hiç girişmemeye çalışıyorum. belli bir noktada topuklarımı kıçıma vura vura kaçıyorum işte. takatim kalmadı. ve açıkçası beni halealeoealeöleaöealale tutumuyla sevebilmekten alıkoymayı kimler başardıysa cidden -bak yine arabesk üslubumu koruyorum- allahlarından bulsunlar e mi. valla bulsunlar.
birinin beni mutlu etmeye başladığını anlar anlamaz ödüm kopuyor.
önce kendime gıcık oluyorum korktuğum için.
sonra; ama haksız mıyım diyorum, kim mutlu ettiyse sonra zehretmedi mi diyorum. dediğim gibi biraz arabesk bir yazıya yelken açtık zira bir yandan çılgıncasına alkol alıyorum.
tek başıma.
pazar gecesi.
500 days of summer eşliğinde başlamak suretiyle.
mutsuzum dediğimde "görüşürüz o zaman" cevabını almak beni bana karşı haklı çıkarıyor.
iyice üzülüyorum.
"ne oldu" diye sorsun istiyorum.
yok işte, sormuyor.
ilgilenmiyor ya da üşeniyor.
beklentiler hatadan başka bir şey değil diyorum. içimden diyorum.
zaten tam da aradığı anda filmin expectations vs reality kısmını izliyordum.
tutarlı yani özünde.
canımı hunharca acıtıyor.
acıttığından haberdar değil, zira hiç belli etmiyorum.
telefon çalınca neşeli bir merhaba diyebilmek için, açmadan önce biraz bekliyorum.
gülümsüyorum önce, sonra açıyorum.
bence insanın gülümseyip gülümsemediği sesinden bir hayli belli oluyor.
yorucu hep.
eskiden sadece içimden geldiği gibi davranıyordum.
bu da karşı taraf için yorucu olabileceği gibi, nispeten güvenilir bir insan tipiydi muhtemelen.
şimdi hiçbir şey içimden geldiği gibi değil.
hatta içimden geliyorsa bilhassa yapmıyorum.
içimden ne zaman doğru bir şey geldi ki?
bu konuda parlak bir geçmişim yok.
iyi şeyler söylediği, umut vadeden anları yakalamazsam hemen kaçıp gidiyor.
öyle bir insan o da.
o an çekiliyor, arkasından gelen günlerde bambaşka bir insan oluyor.
5 gün mutlu 15 gün mutsuz ediyor.
etkisinden haberdar bile olmadan.
onu suçlamaya gönlüm elvermiyor elbette ki, ortada bir suç varsa benim olsa gerek diyorum.
insanlar beni mutlu ya da mutsuz etmemeli.
kimse kimseyi etkilememeli.
yoksa ölmeye başlıyorsun işte.
bir sürü kişisel "end of an era" geliyor.
tam olarak 1 hafta 2 gün önce hayatımın çok kesin bir şekilde en mutlu günüydü.
bugün ise böyle bir gün.
ben de kendime güvenmiyorum, sorun etmeyelim bunu bence.
zaman durabiliyor, aniden ileri atılabiliyor.
1 hafta 2 gün önce seni seviyorum derken gülebiliyorum, çünkü sarılıyorsun ve çünkü "ben de" deyip de geçmeyen "ben de seni seviyorum" diye bütün cümleyi söyleyen bir tek seni tanıdım.
bugün demeden önce ise aniden durup, "neyse" deyip geçebiliyorum. çünkü benden bile değişken olabilen bir insandan ölesiye korkuyorum.
içimden geleni yapmamayı çılgıncasına iyi öğrendim.
şimdilik kendimi mutlu edemiyorum.
şimdilik sen beni mutlu ediyorsun.
sıkıntı var.
gitmek lazım.
sahiden.
hiç de istemiyorum ama, işte, öyle yani, dediğim gibi.
14 Mart 2012 Çarşamba
bas.
yıllardır dinlemediğim şarkılar var, cesaret edip de dinlediğim anda sanki daha akşamüstü stüdyodaydık sanıyorum.
sonra bir de malmsteen - i'm my own enemy açıyorum.
sonra bir de malmsteen - i'm my own enemy açıyorum.
11 Mart 2012 Pazar
pre-chemistry
şu an çok saçma bir yerdeyim. hani, ne kadar saçma olduğunu şu anda tam olarak fark edebildim.
seni bekliyorum.
seni neden beklediğimi dahi bilmeden bekliyorum.
insan beklerken nedenini bilir mi?
ben hiçbir zaman bilmiyorum.
insanın içindeki o doldurulması gereken boşluk. hani o dolmadan hiçbir şey düzgün olmazmış. her şey sağlıksız olurmuş. insanlar yanlış, hayat bir hayli yavan - derken aniden geldin ve elim ayağıma dolaşarak kapattım bu yazıyı.
seni bekliyorum.
seni neden beklediğimi dahi bilmeden bekliyorum.
insan beklerken nedenini bilir mi?
ben hiçbir zaman bilmiyorum.
insanın içindeki o doldurulması gereken boşluk. hani o dolmadan hiçbir şey düzgün olmazmış. her şey sağlıksız olurmuş. insanlar yanlış, hayat bir hayli yavan - derken aniden geldin ve elim ayağıma dolaşarak kapattım bu yazıyı.
chemistry
"tamam. bir anda bu kadar mutlu olmuyorum. artık bunu biliyorum. aklımı başıma alıyorum. yoksa mahvolurum."
hayat bana bunu yapıyor.
yine de güzel.
çünkü 16 yaşımdaki gibi, yanımda birisiyle yağmurda sırılsıklam olurken kalbimin kendini kaybetmesi.
bir an bu.
o zamanlar her şey tertemiz olduğu için çok sık yaşansa da geçip giden bir şey olduğunu anlayamadığım.
şimdi ise o an kadar kısa bir süre için sımsıkı sarılıp sonra bırakıp arkamı dönüp gittiğim, mecburen hayatıma dönüp akışa devam ettiğim.
hayat bana bunu yapıyor.
yine de güzel.
çünkü 16 yaşımdaki gibi, yanımda birisiyle yağmurda sırılsıklam olurken kalbimin kendini kaybetmesi.
bir an bu.
o zamanlar her şey tertemiz olduğu için çok sık yaşansa da geçip giden bir şey olduğunu anlayamadığım.
şimdi ise o an kadar kısa bir süre için sımsıkı sarılıp sonra bırakıp arkamı dönüp gittiğim, mecburen hayatıma dönüp akışa devam ettiğim.
bunlar hep
aşk üzerine
0
diamonds
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)