"tamam. bir anda bu kadar mutlu olmuyorum. artık bunu biliyorum. aklımı başıma alıyorum. yoksa mahvolurum."
hayat bana bunu yapıyor.
yine de güzel.
çünkü 16 yaşımdaki gibi, yanımda birisiyle yağmurda sırılsıklam olurken kalbimin kendini kaybetmesi.
bir an bu.
o zamanlar her şey tertemiz olduğu için çok sık yaşansa da geçip giden bir şey olduğunu anlayamadığım.
şimdi ise o an kadar kısa bir süre için sımsıkı sarılıp sonra bırakıp arkamı dönüp gittiğim, mecburen hayatıma dönüp akışa devam ettiğim.
aşk üzerine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk üzerine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Mart 2012 Pazar
3 Şubat 2012 Cuma
aşkhayatım
sana duygusal hayatımı özetleyeceğim. bir koca blog boşuna yazıldı aslında. ne zaman aşık olsam, nihayetinde kendimi şunu dinlerken buluyorum:
ne yapacağız bilemedim. liseden beri böyle. sıkıntılı bi döngü. bir gün çıkmayı umuyorum. ama lütfen kimse üzerine alınmasın "ne dedi bu şimdi" demesin, ben kendi kalbimi kendim kıracak ortamı hep çok güzel hazırlıyorum, sonra da kendi kendime kırıyorum. başkalarını hiç zahmete sokmuyorum. şimdi hep beraber mutlu mesut yaşayalım. jaded dinleriz biraz. zira hepinizin bildiği gibi biraz da love is a losing game ve bu konuda yapacak pek bir şey yok.
ne yapacağız bilemedim. liseden beri böyle. sıkıntılı bi döngü. bir gün çıkmayı umuyorum. ama lütfen kimse üzerine alınmasın "ne dedi bu şimdi" demesin, ben kendi kalbimi kendim kıracak ortamı hep çok güzel hazırlıyorum, sonra da kendi kendime kırıyorum. başkalarını hiç zahmete sokmuyorum. şimdi hep beraber mutlu mesut yaşayalım. jaded dinleriz biraz. zira hepinizin bildiği gibi biraz da love is a losing game ve bu konuda yapacak pek bir şey yok.
bunlar hep
aşk üzerine,
kişiselmeseleler
1 diamonds
13 Ağustos 2011 Cumartesi
8 Temmuz 2011 Cuma
gitmedim
aradan 3 yıl geçtikten ve bir sürü şey yaşandıktan ve bu yaşananlar hep paylaşıldıktan sonra aynı kişiye bir daha aşık olmak çok sikko bişey. hayır, ağzımı toplayamam çünkü alenen, has, öz sikko. bu.
bunlar hep
aşk üzerine
2
diamonds
24 Nisan 2011 Pazar
all this is what it is
akademik olarak beni boğazlayan hafta içi günlerinin üstüne sosyal çıldırmalarla dolu hafta sonu günleri ekliyorum, çok enteresan oluyor.
bugün eve yürürken, lisemin önünden geçtim. dün sabah neşeden kırılırken facebook açıp ilk sevgilimin nikah daveti event'ini gördüm, allak bullak oldum. hemen elime içki tutuşturan arkadaşlarım vardı yanımda. biliyordum evleneceğini zaten de, ne bileyim gözleriyle bir şeyleri görene kadar gerçek gibi gelmiyor insana işte.
allak bullak olma sebebim, bir zamanlar her şeyi beraber yaşadığım "bir" olduğumuzu söyleyen insanın şu anda nerede olduğu ve benim nerede olduğum gibi mevzular. çok değişik geliyor. aslında sadece onunla böyle değil bu, hayatıma giren kim varsa hepsini düşünüp aynı sonucu çıkarabiliyorum. yaptığım şey karşılaştırma sonucunda şaşırmaktan ibaret. insanlar gelişiyor, ben mi aynı kalıyorum diye soruyorum bazen. hep aynı ben.
bir tarafta farklı farklı bir sürü şey, bir tarafta ben. her zaman ne yapıyorsam hala onu yapıyorum. o, bana asla tek bir yerde uzun süre duramayacağımı ve asla tam olarak mutlu hissedemeyeceğimi söylemişti. sadece sürükleniyorsun, hep sürükleneceksin demişti. gülmüştüm sadece. sonra arkadaşlarımın yanına dönmüştüm. her zaman döndüğüm yere. şimdi, bu aralar, bugünlerde ne kadar mutlu olursam olayım asla tam olarak mutlu olamadığımı kabul ediyorum. biriyle birlikteysem diğer yaşantımı özlüyorum, kendimi bir yerlere kapatılmış hissediyorum, bunalıyorum ama bir yandan da çok seviyorum ve kendi kendimi oracığa hapsediyorum. nihayetinde asla tam olarak mutlu olamıyorum. her türlü durumda bir boşluk oluyor.
yeni bir şeylere başlarken o huzursuzluk, o kaçma isteği, o sürekli bir şeyleri batırmaya çalışan bilinçaltım. yakınlaşmak isteyip, yakınlaştığımda korkudan ölmem.
yanımda yatan insana uyumadan önce son dediğim şey "ben bıraktım" oldu, yanımdan gelen "neyi?" sorusuna cevap vermeksizin uyumaya çalıştım.
çok mutluyum şu anda, mutsuzluk yazısı değildi bu. bugün eve yürürken kendimi kabul ettim. asla sağlıklı, düzgün, standart bir ilişkim olmayacak. çünkü maalesef ki gerçekten hiç istemiyorum. hiçbir zaman da istememişim belli ki.
possibly that's all
not: bardağın dolu tarafından bakarsak, gerçekten de birilerine "your girl is lovely hubbel" deme fırsatı geçti elime. gone with the wind repliği ile ayrıldığım adamı the way we were repliği ile tebrik edebilirim gayet. bunu da yaşadım derim.
bugün eve yürürken, lisemin önünden geçtim. dün sabah neşeden kırılırken facebook açıp ilk sevgilimin nikah daveti event'ini gördüm, allak bullak oldum. hemen elime içki tutuşturan arkadaşlarım vardı yanımda. biliyordum evleneceğini zaten de, ne bileyim gözleriyle bir şeyleri görene kadar gerçek gibi gelmiyor insana işte.
allak bullak olma sebebim, bir zamanlar her şeyi beraber yaşadığım "bir" olduğumuzu söyleyen insanın şu anda nerede olduğu ve benim nerede olduğum gibi mevzular. çok değişik geliyor. aslında sadece onunla böyle değil bu, hayatıma giren kim varsa hepsini düşünüp aynı sonucu çıkarabiliyorum. yaptığım şey karşılaştırma sonucunda şaşırmaktan ibaret. insanlar gelişiyor, ben mi aynı kalıyorum diye soruyorum bazen. hep aynı ben.
bir tarafta farklı farklı bir sürü şey, bir tarafta ben. her zaman ne yapıyorsam hala onu yapıyorum. o, bana asla tek bir yerde uzun süre duramayacağımı ve asla tam olarak mutlu hissedemeyeceğimi söylemişti. sadece sürükleniyorsun, hep sürükleneceksin demişti. gülmüştüm sadece. sonra arkadaşlarımın yanına dönmüştüm. her zaman döndüğüm yere. şimdi, bu aralar, bugünlerde ne kadar mutlu olursam olayım asla tam olarak mutlu olamadığımı kabul ediyorum. biriyle birlikteysem diğer yaşantımı özlüyorum, kendimi bir yerlere kapatılmış hissediyorum, bunalıyorum ama bir yandan da çok seviyorum ve kendi kendimi oracığa hapsediyorum. nihayetinde asla tam olarak mutlu olamıyorum. her türlü durumda bir boşluk oluyor.
yeni bir şeylere başlarken o huzursuzluk, o kaçma isteği, o sürekli bir şeyleri batırmaya çalışan bilinçaltım. yakınlaşmak isteyip, yakınlaştığımda korkudan ölmem.
yanımda yatan insana uyumadan önce son dediğim şey "ben bıraktım" oldu, yanımdan gelen "neyi?" sorusuna cevap vermeksizin uyumaya çalıştım.
çok mutluyum şu anda, mutsuzluk yazısı değildi bu. bugün eve yürürken kendimi kabul ettim. asla sağlıklı, düzgün, standart bir ilişkim olmayacak. çünkü maalesef ki gerçekten hiç istemiyorum. hiçbir zaman da istememişim belli ki.
possibly that's all
not: bardağın dolu tarafından bakarsak, gerçekten de birilerine "your girl is lovely hubbel" deme fırsatı geçti elime. gone with the wind repliği ile ayrıldığım adamı the way we were repliği ile tebrik edebilirim gayet. bunu da yaşadım derim.
bunlar hep
aşk üzerine,
kişiselmeseleler
1 diamonds
6 Şubat 2011 Pazar
bunu yapmayacaadım
Cansu Arutan: Askin varligina inanmali miyiz
Dilara Budak: Azima sictn
\\\
"annii, allah baba var mıığ?" diye sorar gibi, bunu sordum. o kadar chick flick izlemeyecektim, bi yerde bana patlayacağını bilmeliydim. iki gündür beni bitiren soruyu başkasına bulaştırdığım anda rahatladım. o da ayrı bi mesele. ama merak ediyorum cidden, inanmalı mıyız? o 16 yaşındayken miydi? neydi? nedir? bu merak da mı çok 16 yaş merakı? hiç bilemedim.
neyse, al, şarkı
Dilara Budak: Azima sictn
\\\
"annii, allah baba var mıığ?" diye sorar gibi, bunu sordum. o kadar chick flick izlemeyecektim, bi yerde bana patlayacağını bilmeliydim. iki gündür beni bitiren soruyu başkasına bulaştırdığım anda rahatladım. o da ayrı bi mesele. ama merak ediyorum cidden, inanmalı mıyız? o 16 yaşındayken miydi? neydi? nedir? bu merak da mı çok 16 yaş merakı? hiç bilemedim.
neyse, al, şarkı
bunlar hep
aşk üzerine
0
diamonds
4 Şubat 2011 Cuma
bu bir saksı degildir
bir tatilin daha sonuna gelirken..diye başlasam ya yazıya? olmaz mı? peki.
bu tatilimin son haftasını bir bütün araştırmaya adadım.
chick flick. evet yaptım bunu.
günlerdir durmadan dinlenmeden chick flick izliyorum. en yenilerden girdim, şu an 80leri bitirdim, 70lere geçiyorum.
aldım elime abur cuburlarımı bastım ucuz filmi, bastım ucuz filmi.
tek amacım aşk hayatımı masaya yatırmaktı. aslında spesifik olarak aşk hayatımı masaya yatırmak değil de, insanların benim hayatıma dair algısını ve şaşkınlığını idrak etmekti. o kadar çok şaşkın yorumlar alıyorum, etrafıma baktığımda bizi o kadar uçuk buluyorum ki, merak ettim niye böyle diye. 'öyle sevgili olunmaz' yorumlarını, 'ne, inanmıyorum, nasıl yani, niye ki' tepkilerini, benim de kafamı karıştırmaya eğilimi olan her şeyi incelemeye aldım. bütün bu rotayı bu zırt aşk filmleri sayesinde çizmedim, şaka mısın. dur gelicem oraya.
öte yandan 80ler aklımı çelmedi değil, cidden bak. her şey gayet tadında, gayet şirinmiş.
yine de bu sabah akşam izlediğim filmler, arkadaşlarımın ilişkileri, az tanıdıklarımın ilişkileri, çok tanıdıklarımın ilişkileri derken yaptığım bütün gözlemlerin sonucu ne biliyor musun? bizim abuk bi tarafımız yok ki ya? gayet sağlıklı, gayet normaliz tavır olarak. ben anlamadım. mesela hiç, biz exclusive miyiz muhabbeti yaşamadık. bana sorsa böyle bişeyi 'o ne be eşoleşek!' der ensesine bi tane geçirirdim. mhohoho şaka şaka. yapar mıyım hiç. baya şaşırırdım sadece. tek gözüm büyüyüverirdi.

sevdiğimizi ispatlamak için buram buram dramalar yaşamalı ve her daim 'oh sevgilim, aşkım, ne kadar da aşığız değil mi, sonsuza kadar elimi tut' gibi şeyler mi demeliyiz? sonsuza kadar el ele tutuşulur mu ya? dursun yanımda tabi, hep birlikte olalım, cidden çok sevinirim. ama ben sabaha karşı çok acıkıp, kendisine yatakta tekme atmayı da çok seviyorum mesela. bazen boş boş trip atasım tutuyor, ordan yeterli dramayı alıyoruz kanımca. geçen gün bedava mesaj paketi aldı, nasıl da bir havalara uçtum anlatmam imkansız. şahane bir insan kendisi, öpüyorum buradan onu. bir gün televizyona çıkarsam, selam da gönderirim. yaparım bunu.
ha, pişman olduğum anti-kız hareketler yapmadım mı? tabi ki, zırt pırt yapıyorum, sonra da pişman oluyorum. sürrrekli dramalar saçmasam da, ben de gayet duygusal bir kızcağızım sonuçta. ilkel güdülerim var. ayda bir o dramaları saçı saçıverebiliyorum. bazen vıcık vıcık olasım geliyor, dediğim gibi, doğamı reddedemem. bir de kız doğasının yanında pakete dahil olarak gelen, cansu doğası var. uçlarda geziyorum o kısım yüzünden de. orta karar olabilsem, du olcak gibi.. ya da.. kimi kandırıyorum. ben böyleyim. (burada şarkı girmiyor, bildiğin düz cümle)

bi de işin kötüsü, bu filmler ve kız konuşmaları nice ilişkileri yıkıp geçiyor bebişim. inanmıyor musun? valla öyle, yemin ediyorum öyle. bir kızın kafasına ufacık bir şey takılmaya görsün, sonsuza kadar yer bitirir o. istediği kadar sakin ve rahat bir imaj çizsin senin gözünde, istediği kadar rahatım desin. aklına bir şekilde, bir kurt düşerse... o kurt, mart kedisi gibi ürer. net.

şimdi deney yapsak mesela, ben gayet mutlu bi çiftin kız tarafına gitsem, konuşsak karşılıklı. o bana erkek arkadaşını anlattıkça 'ohaaa yok artııık kesinlikle söylemelisin öyle yapmamalı, yok yok konuşmalısın böyle olmaz' bikbik desem, kimisi o an beni haklı buluverir hiç yoktan, kimisi beni tekme tokat kovar belki ama o cümlem, o kızın, o aklına takılır. o ilişki, o gereksiz travmayı yaşar. berbat bişey bu, kabul ediyorum, ama çoğunlukla gerçek işte.

şimdi bana aynı yorumlar yapılmıyor mu, gayet de yapılıyor. benim şu hayatta en çok odaklandığım şey, hemcinslerimin yorumlarını duymamaya çalışmak. vallahi moralim bozukken bambaşka şeylerden bahsediyorum artık. söz gelimi sigara çeşitleri, yeni bulduğum alışveriş sitesi, çanta, ayakkabı, okul, çirkin giyinen insanlar, sığ konular, falan, filan.
en yakın kız arkadaşımın bir süredir otomatiğe aldığı replik: 'sen biraz.. umursamaz mı oldun? oha resmen umursamıyosun.' benim otomatik cevabım: 'oha cidden, artık çok içten umursayamıyorum, fark ettin mi!'
diğer yandan şöyle de bir kız grubu var ki, sevgiliyle konuşulacaklar/konuşulmayacaklar diye iki ayrı grupta toplamışlar olayları ve düşüncelerini. chick flicklerden öğrenildi bunlar da muhtemelen. çünkü o filmlerdeki düzen öyle. mesela ben konuşuyorum her aklıma gelen konuda. evet, her konuda. ağzımda bakla ıslanmıyor. abartmamak da lazım, ben kimi kimi abartıyorum, o konuda önlemler almam gerekebilir. kısmet. uyarı alırsam, önlem de alırım. iç dünyamı emektar bir battaniye gibi umarsızca serdiğim bu yazıyı da okuyacak zaten. daha ne kadar abartabilirim ki? o da var.

erkek arkadaşlarıma sorduğumda, benim gibi olan tek bir kişiye rastladım. kendisi çok uzun süredir bekar. kendi seçimi dahilinde. kendisi bana bakıp 'yalnız sen arkadaş olarak çekilmiyosun, sevgili olarak hiç çekilmezsin' diyecek kadar yakınımda, ben de ona kısa ve sert bir şekilde 'sie!' diye cevap verecek kadar yakınındayım. ama konumuz bu değil.
başka bir erkek arkadaşım, 2 hafta ilişkisiz kaldığı zaman kafayı üşütüyor. ilişkiden kastım, uzun süreli aşk dolu ilişkiler. o da ilginç bi adam. geçen yıl bir süre paralel bir biçimde bekardık, benden daha çok yıprandı yemin ederim. zaten yaz gelmeden birini buldu, hala mutlu mesut beraberler.
bir başkası da 7 yıllık bir ilişkiden çıktı, yeni sayılır. bana insanlarla nasıl tanışıldığını filan soracak kadar mevzudan kopmuş haldeydi en son görüştüğümüzde. şimdi de harvard'a kabul edildi. öyle bir sıkı çalışma içerisinde. diğer yandan partilerden de eksik olmuyor. nasıl yapıyor bilmiyorum. yine de o da son derece aşk insanı.
saymaya devam edebilirim ama etrafımda aşk insanı olmayan tek bir erkek bile yok. bütün arkadaşlarımı o kategoriden edinmişim. çok tuhaf değil mi? bütün kız arkadaşlarım da resmen tam tersi. efendim? evet, bu erkek arkadaşlarımın ikisi hariç hepsi yalnızken, biri hariç bütün kız arkadaşlarımın bir ilişkisi var.

şimdi nereden nereye geldin deme, araştırmam sonucu verdiğim karar şudur ki, kimse kimsenin ilişkisiyle ilgili yorum yapacak perspektife sahip değil. her şey çok karışık, he's just not that into you veya ne bileyim, say anything izleyip herhangi bir karara varılamaz. cidden, o iş olmaz yani. narnia ne kadar gerçekçiyse, onlar da o kadar gerçekçi. günümüzde hangi erkek, bir kızı elde etmek için penceresinin altında boombox ile beliriyor ki? benim penceremin altında belirse, hayatta duymam. çünkü penceremin altı 5 kat aşağıda ve arabalar var, giremez oraya. güvenlik dalar valla girse de.
neyse şekerim, son olarak söyleyeceklerim şunlar:
* bi de grease izleyip, chick flick defterini kapatıyorum.
* sevdiceğim tam bir mark darcy ♥

bu tatilimin son haftasını bir bütün araştırmaya adadım.
chick flick. evet yaptım bunu.
günlerdir durmadan dinlenmeden chick flick izliyorum. en yenilerden girdim, şu an 80leri bitirdim, 70lere geçiyorum.
aldım elime abur cuburlarımı bastım ucuz filmi, bastım ucuz filmi.
tek amacım aşk hayatımı masaya yatırmaktı. aslında spesifik olarak aşk hayatımı masaya yatırmak değil de, insanların benim hayatıma dair algısını ve şaşkınlığını idrak etmekti. o kadar çok şaşkın yorumlar alıyorum, etrafıma baktığımda bizi o kadar uçuk buluyorum ki, merak ettim niye böyle diye. 'öyle sevgili olunmaz' yorumlarını, 'ne, inanmıyorum, nasıl yani, niye ki' tepkilerini, benim de kafamı karıştırmaya eğilimi olan her şeyi incelemeye aldım. bütün bu rotayı bu zırt aşk filmleri sayesinde çizmedim, şaka mısın. dur gelicem oraya.
öte yandan 80ler aklımı çelmedi değil, cidden bak. her şey gayet tadında, gayet şirinmiş.
yine de bu sabah akşam izlediğim filmler, arkadaşlarımın ilişkileri, az tanıdıklarımın ilişkileri, çok tanıdıklarımın ilişkileri derken yaptığım bütün gözlemlerin sonucu ne biliyor musun? bizim abuk bi tarafımız yok ki ya? gayet sağlıklı, gayet normaliz tavır olarak. ben anlamadım. mesela hiç, biz exclusive miyiz muhabbeti yaşamadık. bana sorsa böyle bişeyi 'o ne be eşoleşek!' der ensesine bi tane geçirirdim. mhohoho şaka şaka. yapar mıyım hiç. baya şaşırırdım sadece. tek gözüm büyüyüverirdi.

sevdiğimizi ispatlamak için buram buram dramalar yaşamalı ve her daim 'oh sevgilim, aşkım, ne kadar da aşığız değil mi, sonsuza kadar elimi tut' gibi şeyler mi demeliyiz? sonsuza kadar el ele tutuşulur mu ya? dursun yanımda tabi, hep birlikte olalım, cidden çok sevinirim. ama ben sabaha karşı çok acıkıp, kendisine yatakta tekme atmayı da çok seviyorum mesela. bazen boş boş trip atasım tutuyor, ordan yeterli dramayı alıyoruz kanımca. geçen gün bedava mesaj paketi aldı, nasıl da bir havalara uçtum anlatmam imkansız. şahane bir insan kendisi, öpüyorum buradan onu. bir gün televizyona çıkarsam, selam da gönderirim. yaparım bunu.
ha, pişman olduğum anti-kız hareketler yapmadım mı? tabi ki, zırt pırt yapıyorum, sonra da pişman oluyorum. sürrrekli dramalar saçmasam da, ben de gayet duygusal bir kızcağızım sonuçta. ilkel güdülerim var. ayda bir o dramaları saçı saçıverebiliyorum. bazen vıcık vıcık olasım geliyor, dediğim gibi, doğamı reddedemem. bir de kız doğasının yanında pakete dahil olarak gelen, cansu doğası var. uçlarda geziyorum o kısım yüzünden de. orta karar olabilsem, du olcak gibi.. ya da.. kimi kandırıyorum. ben böyleyim. (burada şarkı girmiyor, bildiğin düz cümle)


şimdi deney yapsak mesela, ben gayet mutlu bi çiftin kız tarafına gitsem, konuşsak karşılıklı. o bana erkek arkadaşını anlattıkça 'ohaaa yok artııık kesinlikle söylemelisin öyle yapmamalı, yok yok konuşmalısın böyle olmaz' bikbik desem, kimisi o an beni haklı buluverir hiç yoktan, kimisi beni tekme tokat kovar belki ama o cümlem, o kızın, o aklına takılır. o ilişki, o gereksiz travmayı yaşar. berbat bişey bu, kabul ediyorum, ama çoğunlukla gerçek işte.

en yakın kız arkadaşımın bir süredir otomatiğe aldığı replik: 'sen biraz.. umursamaz mı oldun? oha resmen umursamıyosun.' benim otomatik cevabım: 'oha cidden, artık çok içten umursayamıyorum, fark ettin mi!'
diğer yandan şöyle de bir kız grubu var ki, sevgiliyle konuşulacaklar/konuşulmayacaklar diye iki ayrı grupta toplamışlar olayları ve düşüncelerini. chick flicklerden öğrenildi bunlar da muhtemelen. çünkü o filmlerdeki düzen öyle. mesela ben konuşuyorum her aklıma gelen konuda. evet, her konuda. ağzımda bakla ıslanmıyor. abartmamak da lazım, ben kimi kimi abartıyorum, o konuda önlemler almam gerekebilir. kısmet. uyarı alırsam, önlem de alırım. iç dünyamı emektar bir battaniye gibi umarsızca serdiğim bu yazıyı da okuyacak zaten. daha ne kadar abartabilirim ki? o da var.

başka bir erkek arkadaşım, 2 hafta ilişkisiz kaldığı zaman kafayı üşütüyor. ilişkiden kastım, uzun süreli aşk dolu ilişkiler. o da ilginç bi adam. geçen yıl bir süre paralel bir biçimde bekardık, benden daha çok yıprandı yemin ederim. zaten yaz gelmeden birini buldu, hala mutlu mesut beraberler.
bir başkası da 7 yıllık bir ilişkiden çıktı, yeni sayılır. bana insanlarla nasıl tanışıldığını filan soracak kadar mevzudan kopmuş haldeydi en son görüştüğümüzde. şimdi de harvard'a kabul edildi. öyle bir sıkı çalışma içerisinde. diğer yandan partilerden de eksik olmuyor. nasıl yapıyor bilmiyorum. yine de o da son derece aşk insanı.
saymaya devam edebilirim ama etrafımda aşk insanı olmayan tek bir erkek bile yok. bütün arkadaşlarımı o kategoriden edinmişim. çok tuhaf değil mi? bütün kız arkadaşlarım da resmen tam tersi. efendim? evet, bu erkek arkadaşlarımın ikisi hariç hepsi yalnızken, biri hariç bütün kız arkadaşlarımın bir ilişkisi var.

neyse şekerim, son olarak söyleyeceklerim şunlar:
* bi de grease izleyip, chick flick defterini kapatıyorum.
* sevdiceğim tam bir mark darcy ♥

görselleri, yazı çok uzun diye okumak istemeyenler için belli bir düzende koydum. misal kızların arasındaki konuşmaları, erkek arkadaşlarıma soruşumu filan şematik olarak anlattım. evet, hıhı.
tamam, yani tabi ki bunu düşünerek yapmadım ama neden olmasın ki.
değerlendirilirse, mantıklı.
bunlar hep
aşk üzerine,
kişiselmeseleler
7
diamonds
28 Aralık 2010 Salı
sana bu, ama biraz da sana
bazen çok düşünüyorum.
son zamanlarda yine çok düşünüyorum.
iki karşı cins arasındaki arkadaşlıktan öte ilişki üzerine düşünüyorum bu sefer.
çok ilginç geliyor düşündükçe.
iki apayrı insanın, uzun süreler boyunca uyum içerisinde yakın ilişkide kalması çok ilginç.
iki yakın dost ya da iki alelade arkadaş bile nispeten basit temellere dayanan ilişkilerini kolayca devam ettiremiyor. bazen 1 yıl bile ömrü olmuyor dost olduğuna inanmaya başladığın insanla ilişkinin.
öte yandan, bundan daha ileri bir yakınlıkta ve daha kompleks kökleri olan ilişkiler -hani daha romantik olanlar- belki de 20 yıl sürebiliyor.
insanlar arkadaşlarına basitçe seni seviyorum deyip geçebilirken, o iki kelimelik az ve basit öğeli cümle sevgiliye söylenirken ölçülüp biçiliyor. son derece dikkatli davranılıyor. belki söyleniyor, belki söylenmiyor. söylenmediği zaman her şey bitiyor belki. bir taraf mutlaka sefilce onu duymak istiyor. hani diyelim ki emin, çok iyi görüyor sevildiğini, neredeyse elleriyle tutacak o sevgiyi ama duymak istiyor işte. 3 ay duymak istiyor, 5 ay duymak istiyor, 7 ay geçiyor duymak istiyor, kendini yiyor artık. ama duymuyor. bir süre daha geçiyor ve duyuyor. 'seni seviyorum' diyor karşısındaki. ama bu defa da 'deadline' bitmişcesine inanılırlığını kaybediyor.
sonra her şey yavaş yavaş inanılırlık sınırını aşıp gidiyor. çünkü, sen sevildiğine inanmıyorsun en başta.
'seni seviyorum' sadece 13 tane harf. yan yana. daha inandırıcı şeyler varken, sözlü bir anlaşma gibi bunu duymak zorunda mıyız? değiliz. gerçekten değiliz. seni öpmesinden, sana sarılmasından daha sığ bu cümle. kimbilir kaç kişinin ağzından çıktı, kaç kişi tarafından duyuldu. sen de söylüyorsun, sen de duyuyorsun. güzel. ama mecburi mi gerçekten? mecburi olsaydı, delicesine sevdiğim onca insana bunu hiç söylememiş olmam her şeyi değiştirirdi. veya bazılarına 'merhaba nasılsın' dermişcesine sık sık, her içimden geldiğinde 'seni seviyorum' demem her şeyi değiştirirdi. ama değiştirmedi. konuşmaya bile vaktim olmayan, çok sevdiğim birkaç insanın beni durup da düşündüklerinden adım kadar eminim. ben de onları düşünüyorum.
ben sonunda idrak ettim ki, gerçekten, bu sevdiğin insandan duyabileceğin en güzel şey değil. sana yaşatabileceği en güzel şeyler bu cümleye bağlı değil.
bence karşındakine inanmak yerine, o anda seni mutlu edecek her hareketini görmek yerine yaptığın şey var ya. hani inanmamak. ona gerek yok işte, unut onu. nihayetinde inanmaman gerektiği ortaya çıkarsa da ne olur? hayat devam eder. dün inanılmaz olanlar, bugün inanılır olabilir.
her şeyin dostluktan bu denli farklı olmasının ve bu denli ince hesaplanmasının sebebi ne, tam olarak bilmiyorum. işler bu hale gelirken, ben de buralardaydım. herhalde benim de katkım vardır. senin de.
uyum içinde olmak için çabalıyor insanlar. uyumsuzlukları patlak verdikten sonra, sevdikleri insanları kaybetmemek için bir sürü şey yapıyorlar 'ben yanlış değilim, gitme, tamam mı? olur mu?' mesajı vermeye çalışıyorlar. ya da hiçbir şey yapmıyorlar. bazen öyle, bazen böyle yapıyorlar.
nihayetinde, herkes yine kendisinden başka biri değil, olamaz. olmasın da zaten. sen onu kendisiyken seviyorsun. telefonunu 4. kez arayana dek duymaması ya da izlediğin filmlerle dalga geçmesi onunla kalmana engel olmadı. senin o telefonunu duymasa da geri dönmesini beklemek yerine arka arkaya 4 kez araman veya izlediğin aptal filmler de onun seninle kalmasına engel olmadı.
ben her yere geç kalıyorum. bazen telefonum elimde geziyorum, bazen telefonumu bir yerlere atıyorum ve asla duymuyorum. bazen olabilecek en aptal şeye kırılıyorum. birisi bana bakarken yemek yiyemiyorum. olmadık anlarda sinirleniyorum. yaptığım işlerin yarısını sonuna dek yapıyorum, yarısını sonuna dek yapamıyorum çünkü sıkılıyorum. bir de utanmadan bunu başından söylüyorum. sıkılırsam yapamam. istemezsem yapamam. istersem kesin yaparım. falan. filan. beni öyle ya da böyle seven insanlar var. hepsine de inanıyorum. her şeyi düzgün yapan bir insan olsam da beni sevmeyen insanlar, yine sevmeyeceklerdi. onlara da inanıyorum. yok, ben de inanmıyordum bir noktada. hatta bugün bile bir ara inanmıyordum. sonra geçti.
şunları söylerken, her 'onlar' diye çekimlediğim şeye belli noktalarda ben de dahildim/dahilim. sonra geçti/geçiyor.
daha da fazla şey düşündüm, seksle ilgili, sevişmekle ilgili, aşkla ve sevişmekle ve seksle ilgili, sarılmakla ilgili, söylediklerimle ve duyduklarımla ilgili. bir sonuç yok elbette. biten her şey, sadece özgürlük arayışı başladığı zaman bitiyor. iki insan -arkadaş veya sevgili- birlikte ve özgür olabildikleri zaman başlayan ve biten bir şey yok bence. özgür dediğim, istediğin an istediğin insanla çıkıp kahve içmen gibi bir şey değil. istediğin an, istediğin şeyi düşünüp söyleyebilmen veya istediğin an sarılman gibi bir şey. bunun karşındaki için de geçerli olduğunu unutmak hadsizliğine erişmemek gibi.
herhangi bir anda seni öpmemesi gibi. daha bu hafta sinirlendim bu konuda ben, sonra geçti: en yakın olduğum insanı anlama çabam, diğerlerini anlama çabamdan ne kadar da az. bunu fark etmem ile 'anlamam' aynı saniye içerisinde gerçekleşti. yakınlaştıkça, karşında bambaşka bir insanın olduğunu unutuyorsun.
bambaşka derken kast ettiğim: bambaşka. sen değilsin o. o senin beyninin içinde değil. sen onun beyninin içinde olamazsın. gece uyumak zorunda olmadığın gibi, onu da sürekli anlamak zorunda değilsin. o da seni sürekli anlamak zorunda değil.
daha mutluluk verici bir sözcük grubu bulup kanıtlayayım mı hemen tezimi?
biliyorum ki, senin hiç uykun yokken onun çılgıncasına horlamasını duymak seni her şeyden daha çok mutlu ediyor. evet, bu yazı en çok sana.
sadece 'seni seviyorum' da diyebilirdim. fakat; sana uyurken en sevdiğim, havanın biraz soğumasıyla beraber her gün giymeye başladığım ve en sıcak tutan sabahlığımı vermeyi bırakıp sadece 'seni seviyorum, iyi geceler' dediğimi düşünsene.
son zamanlarda yine çok düşünüyorum.
iki karşı cins arasındaki arkadaşlıktan öte ilişki üzerine düşünüyorum bu sefer.
çok ilginç geliyor düşündükçe.
iki apayrı insanın, uzun süreler boyunca uyum içerisinde yakın ilişkide kalması çok ilginç.
iki yakın dost ya da iki alelade arkadaş bile nispeten basit temellere dayanan ilişkilerini kolayca devam ettiremiyor. bazen 1 yıl bile ömrü olmuyor dost olduğuna inanmaya başladığın insanla ilişkinin.
öte yandan, bundan daha ileri bir yakınlıkta ve daha kompleks kökleri olan ilişkiler -hani daha romantik olanlar- belki de 20 yıl sürebiliyor.
insanlar arkadaşlarına basitçe seni seviyorum deyip geçebilirken, o iki kelimelik az ve basit öğeli cümle sevgiliye söylenirken ölçülüp biçiliyor. son derece dikkatli davranılıyor. belki söyleniyor, belki söylenmiyor. söylenmediği zaman her şey bitiyor belki. bir taraf mutlaka sefilce onu duymak istiyor. hani diyelim ki emin, çok iyi görüyor sevildiğini, neredeyse elleriyle tutacak o sevgiyi ama duymak istiyor işte. 3 ay duymak istiyor, 5 ay duymak istiyor, 7 ay geçiyor duymak istiyor, kendini yiyor artık. ama duymuyor. bir süre daha geçiyor ve duyuyor. 'seni seviyorum' diyor karşısındaki. ama bu defa da 'deadline' bitmişcesine inanılırlığını kaybediyor.
sonra her şey yavaş yavaş inanılırlık sınırını aşıp gidiyor. çünkü, sen sevildiğine inanmıyorsun en başta.
'seni seviyorum' sadece 13 tane harf. yan yana. daha inandırıcı şeyler varken, sözlü bir anlaşma gibi bunu duymak zorunda mıyız? değiliz. gerçekten değiliz. seni öpmesinden, sana sarılmasından daha sığ bu cümle. kimbilir kaç kişinin ağzından çıktı, kaç kişi tarafından duyuldu. sen de söylüyorsun, sen de duyuyorsun. güzel. ama mecburi mi gerçekten? mecburi olsaydı, delicesine sevdiğim onca insana bunu hiç söylememiş olmam her şeyi değiştirirdi. veya bazılarına 'merhaba nasılsın' dermişcesine sık sık, her içimden geldiğinde 'seni seviyorum' demem her şeyi değiştirirdi. ama değiştirmedi. konuşmaya bile vaktim olmayan, çok sevdiğim birkaç insanın beni durup da düşündüklerinden adım kadar eminim. ben de onları düşünüyorum.
ben sonunda idrak ettim ki, gerçekten, bu sevdiğin insandan duyabileceğin en güzel şey değil. sana yaşatabileceği en güzel şeyler bu cümleye bağlı değil.
bence karşındakine inanmak yerine, o anda seni mutlu edecek her hareketini görmek yerine yaptığın şey var ya. hani inanmamak. ona gerek yok işte, unut onu. nihayetinde inanmaman gerektiği ortaya çıkarsa da ne olur? hayat devam eder. dün inanılmaz olanlar, bugün inanılır olabilir.
her şeyin dostluktan bu denli farklı olmasının ve bu denli ince hesaplanmasının sebebi ne, tam olarak bilmiyorum. işler bu hale gelirken, ben de buralardaydım. herhalde benim de katkım vardır. senin de.
uyum içinde olmak için çabalıyor insanlar. uyumsuzlukları patlak verdikten sonra, sevdikleri insanları kaybetmemek için bir sürü şey yapıyorlar 'ben yanlış değilim, gitme, tamam mı? olur mu?' mesajı vermeye çalışıyorlar. ya da hiçbir şey yapmıyorlar. bazen öyle, bazen böyle yapıyorlar.
nihayetinde, herkes yine kendisinden başka biri değil, olamaz. olmasın da zaten. sen onu kendisiyken seviyorsun. telefonunu 4. kez arayana dek duymaması ya da izlediğin filmlerle dalga geçmesi onunla kalmana engel olmadı. senin o telefonunu duymasa da geri dönmesini beklemek yerine arka arkaya 4 kez araman veya izlediğin aptal filmler de onun seninle kalmasına engel olmadı.
ben her yere geç kalıyorum. bazen telefonum elimde geziyorum, bazen telefonumu bir yerlere atıyorum ve asla duymuyorum. bazen olabilecek en aptal şeye kırılıyorum. birisi bana bakarken yemek yiyemiyorum. olmadık anlarda sinirleniyorum. yaptığım işlerin yarısını sonuna dek yapıyorum, yarısını sonuna dek yapamıyorum çünkü sıkılıyorum. bir de utanmadan bunu başından söylüyorum. sıkılırsam yapamam. istemezsem yapamam. istersem kesin yaparım. falan. filan. beni öyle ya da böyle seven insanlar var. hepsine de inanıyorum. her şeyi düzgün yapan bir insan olsam da beni sevmeyen insanlar, yine sevmeyeceklerdi. onlara da inanıyorum. yok, ben de inanmıyordum bir noktada. hatta bugün bile bir ara inanmıyordum. sonra geçti.
şunları söylerken, her 'onlar' diye çekimlediğim şeye belli noktalarda ben de dahildim/dahilim. sonra geçti/geçiyor.
daha da fazla şey düşündüm, seksle ilgili, sevişmekle ilgili, aşkla ve sevişmekle ve seksle ilgili, sarılmakla ilgili, söylediklerimle ve duyduklarımla ilgili. bir sonuç yok elbette. biten her şey, sadece özgürlük arayışı başladığı zaman bitiyor. iki insan -arkadaş veya sevgili- birlikte ve özgür olabildikleri zaman başlayan ve biten bir şey yok bence. özgür dediğim, istediğin an istediğin insanla çıkıp kahve içmen gibi bir şey değil. istediğin an, istediğin şeyi düşünüp söyleyebilmen veya istediğin an sarılman gibi bir şey. bunun karşındaki için de geçerli olduğunu unutmak hadsizliğine erişmemek gibi.
herhangi bir anda seni öpmemesi gibi. daha bu hafta sinirlendim bu konuda ben, sonra geçti: en yakın olduğum insanı anlama çabam, diğerlerini anlama çabamdan ne kadar da az. bunu fark etmem ile 'anlamam' aynı saniye içerisinde gerçekleşti. yakınlaştıkça, karşında bambaşka bir insanın olduğunu unutuyorsun.
bambaşka derken kast ettiğim: bambaşka. sen değilsin o. o senin beyninin içinde değil. sen onun beyninin içinde olamazsın. gece uyumak zorunda olmadığın gibi, onu da sürekli anlamak zorunda değilsin. o da seni sürekli anlamak zorunda değil.
'aşk, öylesine bencil, öylesine büyük bir kendini koruma güdüsü içinde ifade edilir ki, insan tüm duygularını sergilemez, en azından hepsini aynı anda sergilemez. duygular adım adım, taksit taksit açıklanır, böylece karşılık görmek garanti altına alınır. hatta, bunda öyle gidilir ki, ne zaman "seni seviyorum" sözcüklerini kullanacak olsak karşımızdakinden de aynı sözcükleri bekleriz - adeta mübadele ekonomisinde pazarlık yapıyormuş gibi. bu sözümona aşk denen şeyin genel uygulamasında ve kavranmasında karşılıklılık kavramı vardır. ben senin yaptığını yapayım, sen de benim yaptığımı yap. seni seviyorum, çünkü sen beni, ben seni sevdiğim için seviyorsun.
.
.
.
aşkın evriminde duraksama olmuş bir yerlerde, bir zamanda, kendi içimizde.'
daha mutluluk verici bir sözcük grubu bulup kanıtlayayım mı hemen tezimi?
biliyorum ki, senin hiç uykun yokken onun çılgıncasına horlamasını duymak seni her şeyden daha çok mutlu ediyor. evet, bu yazı en çok sana.
sadece 'seni seviyorum' da diyebilirdim. fakat; sana uyurken en sevdiğim, havanın biraz soğumasıyla beraber her gün giymeye başladığım ve en sıcak tutan sabahlığımı vermeyi bırakıp sadece 'seni seviyorum, iyi geceler' dediğimi düşünsene.
bunlar hep
alıntı da var,
aşk üzerine,
dido
1 diamonds
7 Ağustos 2010 Cumartesi
var mı arttıran?
çok ilginç hal ve tavır değişiklikleri yaşamaktayım. karakterim değil ama tutumum değişiyor, fark ettim.
ilişkilere dair pembe gözlüklerimin belki biraz ara sıra yoklayan kırıntıları kaldı, fazlası yok. ilişki demişken, elimdeki en ilişki şeyin alelade yakınlaşmalar olduğunu da söyleyeyim tabi. çünkü ilişki neydi, nasıl başlardı ve nasıl giderdi asla hatırlamıyorum.
geçen gün öyle bir şey öğrendim ki, son üç yılım uçup gitti. hala da hiçbir şey hiç gerçek değil bence.
duygusuz oldum.
hissiz oldum.
evet güven problemimi hallettim.
çünkü o kadar realist yaklaşıyorum ki karşı cinsime, beklemediğim bir şey çıkmıyor hiç.
gördüğün rüyanın ertesi gün çıkması gibi, 'bu böyledir, bundan yaptı' diyorum ve evet o oluyor işte.
hissetmeden yakınlaşabilen insan olamadım yine, midem bulanıyor bazen ama yine de yaklaşıyorum.
maksat, insani taraflarımı muhafaza etmek.
yine de yok, olmuyor.
her nedense, karşıma çıkan çoğu kişi pek bi iğrenç ve kendini bilmez. kendini bilmez deyişim acayip geldi şimdi, evet ama gerçekten de kendilerini bilmiyorlar ki. hani şey gibi düşün, aynaya bakmadan dışarı çıkmış insan gibi.
az çok biliyorum, daha farklı olanları yani mesela iğrenç olmayanları mevcut. nereye gittiler işte o muallak.
en sevmediğim şey, gitmek bilmeyen huzursuzluk. uykusuzluk yapıyor bende. sinirli oluyorum.
böyle zamanlarda gözüme gazetelerdeki gibi siyah bant çekesim geliyor.
aylar önce, 2009'un ilk karının yağdığı gün, karşımdaki sandalyede oturan insana 'ben aşık olmak istiyorum' diye başlayan bir cümle kurmuştum. en öz ve en dürüst cümlemdi belki de bugüne kadar kurduğum her cümlenin arasındaki. 'ne istediğini biliyorsun, ne güzel' demişti. bu isteğimin ne kadar cüretkâr olduğunu fark etmemişti bence ya da sadece beni bozmamıştı işte, çok yakın bir zamana kadar ben farkında değildim mesela.
ve evet, başka bir şey de istemedim. hiç. bunu kabul ettiğim andan beri, git gide bu isteğimden uzaklaşıyorum. o kadar uzak ki, salakça geliyor. sanki yarın sabah uyandığımda kendimi aya doğru uçarken bulmam misali saçma salak bir istek.
insanların mütemadiyen suratları akıp gidiyor, hepsi bulanık ve akışkan bence. kimsenin sesini hatırlamıyorum, yüzünü, kokusunu hatırlamıyorum. arada bir birileri içimde bir şeylere dokunuyor, onların gülüşleri gözümün önüne geliyor sürekli. bir noktada onlar da buharlaşıyorlar, hiçbir şey kalmıyor.
örneğin şimdi, şöyle havaya doğru parmağımla vursam kocaman bir dınnn! sesi çıkacak gibi geliyor. öylece duruyorum.
sonra aniden bir şey oluyor, gülmeye başlıyorum. ve unutuyorum.
huzursuzluğum geçene kadar pek neşeli şeyler göremeyecek arkadaşlarım burada. sorun etmiyorum. açıkçası artık neredeyse hiçbir şeyi sorun etmiyorum. sorun etsem durup dururken şu itirafları ortalığa saçmazdım galiba. şimdi konuştum da ne oldu? ne biliym. sistemimden çıksın.
arkadaşlarımın duygusuzluğuma kızdığı bir dünyada yaşıyorum şu anda. benim bilmem ne zaman önce söylediğim şeyleri gelip bana bağıra çağıra söylüyorlar. cevapsız mıyım? bazen.
bu yazının sebebi ise dün gece yaşadığım bir facia filan değil, bilmeyen yanlış anlamasın şimdi. öyle darbe yemiş zavallı kız modeli çizdiysem vallahi üzülürüm.
sebep, 'telefon numaramı istiyor musun, yoksa bu kadar mı?' diye bir soru duymam. kendi sesimden. öyle dümdüz.
yine de ne kadar naif görünüyorsam artık, bu gece beni üzdüğünü düşünerek özür diler gibi yaptı bu soruyu yönelttiğim canlı. bu cümleyi benden duymak, zannedersem senden çok bana dokunmuş. hayırlı yolculuklar mı desem ne desem?
son 1 ayda hayatıma dahil olur gibi yapan, dahil olmaya çalışan, izin verdiğim ve vermediğim herkes duysa ya sesimi: siz, hiçbiriniz beni üzmediniz ki. üzemezdiniz. keşke biraz üzebilseydiniz. biraz umutla biraz da kendimle restleşmek adına bir takım manasız hareketler peşindeyim sanırım.
bunu diyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama evet- ben aşık olamayan bir insanım.
ilişkilere dair pembe gözlüklerimin belki biraz ara sıra yoklayan kırıntıları kaldı, fazlası yok. ilişki demişken, elimdeki en ilişki şeyin alelade yakınlaşmalar olduğunu da söyleyeyim tabi. çünkü ilişki neydi, nasıl başlardı ve nasıl giderdi asla hatırlamıyorum.
geçen gün öyle bir şey öğrendim ki, son üç yılım uçup gitti. hala da hiçbir şey hiç gerçek değil bence.
duygusuz oldum.
hissiz oldum.
evet güven problemimi hallettim.
çünkü o kadar realist yaklaşıyorum ki karşı cinsime, beklemediğim bir şey çıkmıyor hiç.
gördüğün rüyanın ertesi gün çıkması gibi, 'bu böyledir, bundan yaptı' diyorum ve evet o oluyor işte.
hissetmeden yakınlaşabilen insan olamadım yine, midem bulanıyor bazen ama yine de yaklaşıyorum.
maksat, insani taraflarımı muhafaza etmek.
yine de yok, olmuyor.
her nedense, karşıma çıkan çoğu kişi pek bi iğrenç ve kendini bilmez. kendini bilmez deyişim acayip geldi şimdi, evet ama gerçekten de kendilerini bilmiyorlar ki. hani şey gibi düşün, aynaya bakmadan dışarı çıkmış insan gibi.
az çok biliyorum, daha farklı olanları yani mesela iğrenç olmayanları mevcut. nereye gittiler işte o muallak.
en sevmediğim şey, gitmek bilmeyen huzursuzluk. uykusuzluk yapıyor bende. sinirli oluyorum.
böyle zamanlarda gözüme gazetelerdeki gibi siyah bant çekesim geliyor.
aylar önce, 2009'un ilk karının yağdığı gün, karşımdaki sandalyede oturan insana 'ben aşık olmak istiyorum' diye başlayan bir cümle kurmuştum. en öz ve en dürüst cümlemdi belki de bugüne kadar kurduğum her cümlenin arasındaki. 'ne istediğini biliyorsun, ne güzel' demişti. bu isteğimin ne kadar cüretkâr olduğunu fark etmemişti bence ya da sadece beni bozmamıştı işte, çok yakın bir zamana kadar ben farkında değildim mesela.
ve evet, başka bir şey de istemedim. hiç. bunu kabul ettiğim andan beri, git gide bu isteğimden uzaklaşıyorum. o kadar uzak ki, salakça geliyor. sanki yarın sabah uyandığımda kendimi aya doğru uçarken bulmam misali saçma salak bir istek.
insanların mütemadiyen suratları akıp gidiyor, hepsi bulanık ve akışkan bence. kimsenin sesini hatırlamıyorum, yüzünü, kokusunu hatırlamıyorum. arada bir birileri içimde bir şeylere dokunuyor, onların gülüşleri gözümün önüne geliyor sürekli. bir noktada onlar da buharlaşıyorlar, hiçbir şey kalmıyor.
örneğin şimdi, şöyle havaya doğru parmağımla vursam kocaman bir dınnn! sesi çıkacak gibi geliyor. öylece duruyorum.
sonra aniden bir şey oluyor, gülmeye başlıyorum. ve unutuyorum.
huzursuzluğum geçene kadar pek neşeli şeyler göremeyecek arkadaşlarım burada. sorun etmiyorum. açıkçası artık neredeyse hiçbir şeyi sorun etmiyorum. sorun etsem durup dururken şu itirafları ortalığa saçmazdım galiba. şimdi konuştum da ne oldu? ne biliym. sistemimden çıksın.
arkadaşlarımın duygusuzluğuma kızdığı bir dünyada yaşıyorum şu anda. benim bilmem ne zaman önce söylediğim şeyleri gelip bana bağıra çağıra söylüyorlar. cevapsız mıyım? bazen.
bu yazının sebebi ise dün gece yaşadığım bir facia filan değil, bilmeyen yanlış anlamasın şimdi. öyle darbe yemiş zavallı kız modeli çizdiysem vallahi üzülürüm.
sebep, 'telefon numaramı istiyor musun, yoksa bu kadar mı?' diye bir soru duymam. kendi sesimden. öyle dümdüz.
yine de ne kadar naif görünüyorsam artık, bu gece beni üzdüğünü düşünerek özür diler gibi yaptı bu soruyu yönelttiğim canlı. bu cümleyi benden duymak, zannedersem senden çok bana dokunmuş. hayırlı yolculuklar mı desem ne desem?
son 1 ayda hayatıma dahil olur gibi yapan, dahil olmaya çalışan, izin verdiğim ve vermediğim herkes duysa ya sesimi: siz, hiçbiriniz beni üzmediniz ki. üzemezdiniz. keşke biraz üzebilseydiniz. biraz umutla biraz da kendimle restleşmek adına bir takım manasız hareketler peşindeyim sanırım.
bunu diyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama evet- ben aşık olamayan bir insanım.
bunlar hep
aşk üzerine,
kişiselmeseleler
3
diamonds
30 Temmuz 2010 Cuma
ilişkiler filan bişeyler
ilginç bir şekilde günden güne şuna inancım artıyor: hiçbir ilişki 'mutlu' değil. ne bileyim, mutlu olsa ve mutlu görünse bile mutlaka ilişkidekilerden biri bir şeyleri bir şekilde sorgulamaya başlıyor. kim kimi ne kadar seviyor, daha az mı seviyor daha çok mu seviyor neden o daha çok sevmiyor ya da neden daha az seviyorum gibi sorular uçuşuyor bir şekilde. eski sevgilinin sana yaptığını birileri de gün geliyor ona yapıyor. senin birilerine yaptığın şeyleri birileri gelip sana yapıyor. birisinin sana aşık olduğunu görüyorsun ama işte senin ona aşık olamayacağın tutuyor. birisine aşık oluyorsun ama hah! evet bildin. onun sana aşık olamayacağı tutuyor. hatta bazen hiç aşık olamayacağın ve sana hiç aşık olamayacak biriyle birlikte bulabiliyorsun kendini. neden?.. diyorsun belki, yine de kimbilir birkaç ay gidiyor o ilişki. hani bi umut, aşık olursunuz diye. çünkü çok iyi. biliyorsun olmadıysa olmuyor ki işte. şu bahsettiğim her durum için geçerli olduğunu bildiğin şu kuralın varlığına rağmen duruyorsun o durduğun yerde. bir adım bile atamıyorsun. veya o atamıyor.
çok fazla karışık.
karışık olmamalıydı.
şimdi hiçbir ilişkim olmadığı halde ben bile bunu sorgular gibi oldum bir an için. oysa ki benim tek derdim tasam, geçmişte yaşadığım bir şeylerin kirlenmeden kalması. ve bunu herkesi hayatımda tutarak yapmaya çabalıyorum. bazen başarıyorum, bazen saçmalıyorum.
bazen yaşadığım her şey için pişman oluyorum aniden. 22 yaşındayım, daha şimdiden 2 defa aşık oldum. ve son zamanlarda şunu düşünmeye başladım, bütün aşık olma haklarımı tükettim. ve kalmadı işte, bitti. yok. ilk defası gibi saf olmazsa nasıl o kadar güzel olabilir ki bir daha? bir anda bir şey olacak ve ikimiz birden saflaşacak mıyız? çok gerçek çok güzel bir aşk mı olacak aniden? hiç inanılır değil, farkında mısın?
bazen böyle kafam karışıyor işte. bilemiyorum hiç.
çok fazla karışık.
karışık olmamalıydı.
şimdi hiçbir ilişkim olmadığı halde ben bile bunu sorgular gibi oldum bir an için. oysa ki benim tek derdim tasam, geçmişte yaşadığım bir şeylerin kirlenmeden kalması. ve bunu herkesi hayatımda tutarak yapmaya çabalıyorum. bazen başarıyorum, bazen saçmalıyorum.
bazen yaşadığım her şey için pişman oluyorum aniden. 22 yaşındayım, daha şimdiden 2 defa aşık oldum. ve son zamanlarda şunu düşünmeye başladım, bütün aşık olma haklarımı tükettim. ve kalmadı işte, bitti. yok. ilk defası gibi saf olmazsa nasıl o kadar güzel olabilir ki bir daha? bir anda bir şey olacak ve ikimiz birden saflaşacak mıyız? çok gerçek çok güzel bir aşk mı olacak aniden? hiç inanılır değil, farkında mısın?
bazen böyle kafam karışıyor işte. bilemiyorum hiç.
bunlar hep
aşk üzerine,
kafa karışıklığı
0
diamonds
25 Mayıs 2010 Salı
çok kişisel, en kişisel
hayatıma giren herkesi mutlaka bişeylerle bütünleştiriyorum hemen. sırf bu yüzden pek çok dinleyemediğim grup/şarkı vs var. çok saçma farkındayım ama napiym.
misal şöyle durumlar yaşıyorum:
bu nedir yani? yaşam alanım daraldı. ne dinliycem ben şimdi?
neyse ki hayatıma çok sık birilerini almıyorum. yoksa valla bitmiştim.
bi de izleyemediğim filmler listesi var ki o konuya girmek bile istemiyorum.
bi pörlcem dinleyip denesem mi? hatta kendisinin benim için kaydettiği bi şarkıyı dinliym de sert giriym işe. korkularının üzerine gitmelisin cansu. git cansu. valla açtım.
bunu en kişiselmeseleli yazım ilan ettim gitti.
misal şöyle durumlar yaşıyorum:
- 1 eylül 2007'den beri dream theater'ın scenes from a memory albümü + silent man + solitary shell dinleyemiyorum.
- 16 mayıs 2008'den beri skid row + pearl jam + radiohead + gevende + anathema-flying dinleyemiyorum.
- aralık 2008'den beri pain of salvation-this heart of mine + acdc- tnt dinleyemiyorum.
- şubat 2009'dan beri hey there delilah + sugababes - overload (oha) + hadise - deli oğlan (oha vol.2) + beatles - across the universe + herhangi bir sezen aksu şarkısı dinleyemiyorum. (bu biraz tuhafmış evet)
- şubat 2010'dan beri johnny cash - walk the line + pek çok beatles şarkısı + pek çok sayıda pink floyd şarkısı + jason mraz - i'm yours dinleyemiyorum.
bu nedir yani? yaşam alanım daraldı. ne dinliycem ben şimdi?
neyse ki hayatıma çok sık birilerini almıyorum. yoksa valla bitmiştim.
bi de izleyemediğim filmler listesi var ki o konuya girmek bile istemiyorum.
bi pörlcem dinleyip denesem mi? hatta kendisinin benim için kaydettiği bi şarkıyı dinliym de sert giriym işe. korkularının üzerine gitmelisin cansu. git cansu. valla açtım.
bunu en kişiselmeseleli yazım ilan ettim gitti.
i miss you already, i miss you always..
bunlar hep
aşk üzerine,
kişiselmeseleler
0
diamonds
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
