şimdi ben böyle bir hasta oldum ki evlere şenlik değil cenaze arabası. ergenlik sancıları ve tramvalarının dahi bana yaptıramadığını yaptırıyor, sabaha karşı 4 sularında acıdan ağlamak suretiyle uyanıyorum, 8'e kadar falan sürüyor. sonra acı geçmese de yorgunluktan sızıveriyorum. sağlık önemli kuzum. vallahi bak, her şeyin başı sağlık. aman diyeyim. bundan kelli kendime paşa kızı gibi bakmazsam ben de lusi değilim.
bir de telefon sapığım var ki kesinlikle burayı okuyor, biliyorum, bildirdi bana bunu. allah cezanı versin, iki kuruşluk uykum var ne bölüyosun!? benim derdim bana yeter. lütfen defol git. hasta oldum sen bile aramayı kestin gerçi. o da ayrı mesele.
hani yatıyorum ya sürekli ben, bomboş ve hastayım ya, ayrıca bir nazlı ve naifim, fazlaca kör kuyularda merdivensizim ya, kabalığa zerre tahammülüm yok. hiçbir türlüsüne. her kim üzerine alındıysa alınsın. tek kişiye söylemiyorum zira. hayatımda yalnızca bir değil, çok çok kaba insan peydahlanmış. ben size yapacağımı bilirim olum. neyse, dua edin kolum ağrıdı, daha yazamayacağım, arkası yarın gibi bırakacağım.
gelecek bölümlerde: operation mindcrime, decoration mindcrime gibi mevzulara değineceğim. çünkü bir nevi home tv olup, mimarlıkta bulamadığım tadı dekorasyonda buldum. her yeri baştan yaratıyorum. öperim. faranjitimi bulaştırırım. tanrım yağreppim beterinden korusun, ameno!
26 Ocak 2012 Perşembe
20 Ocak 2012 Cuma
20012012
I fell in love with a bad, bad man
Ever since I met him I been sad, sad, sad
June faded into blooms of September's moon waned and grooved
Your perfume haunted me long after I saw the swing of heaven's gate open in toward me
Luxurious in your arms, your smile is the cool sun in the dark
Misery rejoices when you're near and fever
No sign of sickness keeps me burnin' down in my heart
Winter melts, she shys away quite like the silence a dying star makes
I'm a jail bird to your music, a criminal in your prayers
I watch you in your sleep even when you're not there
Picture this: your lips on my lips
The mirror has to do for now 'cause you vanished like a cloud
Rainbows wept colour all over the streets
When you went away maybe one day we'll meet
"Oh woman," you're callin' me
I haven't slept a wink since 1916
I wasn't born then but sure feels time's been tickin'
Shadows parade outside my door
I wish we were dancin' across this old floor
Car horns honkin' down that dirty street
I wish you were yellin' tellin' to wash my feet
Lipstick I'd wear for one million years
Just to stop your eyes from fallin' them tears
Ever since I met him I been sad, sad, sad
June faded into blooms of September's moon waned and grooved
Your perfume haunted me long after I saw the swing of heaven's gate open in toward me
Luxurious in your arms, your smile is the cool sun in the dark
Misery rejoices when you're near and fever
No sign of sickness keeps me burnin' down in my heart
Winter melts, she shys away quite like the silence a dying star makes
I'm a jail bird to your music, a criminal in your prayers
I watch you in your sleep even when you're not there
Picture this: your lips on my lips
The mirror has to do for now 'cause you vanished like a cloud
Rainbows wept colour all over the streets
When you went away maybe one day we'll meet
"Oh woman," you're callin' me
I haven't slept a wink since 1916
I wasn't born then but sure feels time's been tickin'
Shadows parade outside my door
I wish we were dancin' across this old floor
Car horns honkin' down that dirty street
I wish you were yellin' tellin' to wash my feet
Lipstick I'd wear for one million years
Just to stop your eyes from fallin' them tears
15 Ocak 2012 Pazar
hiç olmayan yazı
genelde böyle şeyler paylaşmıyorum burada. kendi yaşantımdan abuk subukluklarla beyninizi yiyor ve de yiyorum. ama bugün başka. nazım hikmet ran ile ilgili. çünkü ben çok çok genç bir cansu'yken, daha hiç aşık olmamışken, 16 yaşında her şeye sahip olduğuma sonuna dek inanıp mutlu olurken -ki belki de sahiptim, belki de değildim, tartışması bitmeyecek bir konu bu da bence- hep o vardı, her yerde. benim için hep çok önemli oldu. hani şey ödevler vardır ya, bir yazarla/şairle ilgili bıdı bıdı bir ödev yapılacak. hep onu seçtim. ismini de çok sevdim. söylediklerini de çok sevdim.
sonra bir gün aşık oldum. sonra bitti. gitmek istediğimde sevgilim bana sadece 'mavi gözlü dev, minnacık kadın ve hanımelleri'ni yazıp gönderdi. bitmedi sonra. bitene kadar bitmedi.
çok konuşmayacağım, biliyorum bu sana bir şey ifade etmiyorsa sıkılıp gittin bile çoktan buradan. klişelere boğulmuş bir şey yazmış bu yine dedin. ama benim için klişelerle dolu olsa da çok anlamlı. daha kasetler dinlerken, neye üzüldüğümü bile hatırlamadığım şeylere üzülürken, neye sevindiğimi bile hatırlamadığım mevzularda mutluluktan boğulurken o vardı.
en çok da yaşamaya dair'leri seviyordum. bunu paylaşıp gideceğim şimdi. bilmeyen yoksa bile, burada da dursun işte.
sonra bir gün aşık oldum. sonra bitti. gitmek istediğimde sevgilim bana sadece 'mavi gözlü dev, minnacık kadın ve hanımelleri'ni yazıp gönderdi. bitmedi sonra. bitene kadar bitmedi.
çok konuşmayacağım, biliyorum bu sana bir şey ifade etmiyorsa sıkılıp gittin bile çoktan buradan. klişelere boğulmuş bir şey yazmış bu yine dedin. ama benim için klişelerle dolu olsa da çok anlamlı. daha kasetler dinlerken, neye üzüldüğümü bile hatırlamadığım şeylere üzülürken, neye sevindiğimi bile hatırlamadığım mevzularda mutluluktan boğulurken o vardı.
en çok da yaşamaya dair'leri seviyordum. bunu paylaşıp gideceğim şimdi. bilmeyen yoksa bile, burada da dursun işte.
1
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
1947
2
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
1948
3
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...
14 Ocak 2012 Cumartesi
.
it was a good friday. the streets were open and empty. no more passion play on st. nicholas avenue. i believe in st. nicholas. it's a different type of santa clause.
8 Ocak 2012 Pazar
ama?
kendi kendime blogumu okuyup kırılma noktamı aradım bugün. buldum da sanırım. en azından buraya yansıttığım günü bulabildim. 23 şubat 2010'muş, merak edersen.
insan değişirken, olumsuz yönde değişirken, hiç fark etmiyor. bir şekilde, yavaş yavaş olup biten bir şey bu. geri dönüş için ise delilercesine çaba harcamak gerekebiliyor. ya da bazen sadece fark etmen de yetiyor. "ne yapıyorum ki ben?" demen yetiyor. benim için bu hiç böyle olmadı, her zaman ilk olasılıkta kaldım. çok çaba harcamak. aslında bir arpa boyu yol alıyorum belki, fakat bunun için kendimi parçalarcasına çabalamam gerekiyor. neden böyle, bilmiyorum, sorgulamak gerekiyor mu -onu da bilmiyorum.
bir şeyleri idrak etmek, eğer duyularını kapattıysan çok zor. bu bariz bir gerçek zaten. duyularını kaybetmek var bir de. öte yandan, kaybetmek istemeseydin kaybetmezdin, bunu da biliyorsun bence. yine de arada ne olduğunu belki biraz tahmin edebildiğin ama kesinlikle parmakla gösteremeyeceğin bir şey, ruhunu değiştirmiş/soldurmuş/silikleştirmiş/söndürmüş oluyor.
ciddi olan hiçbir şeye tahammülüm olmayışı, kendi kendime ciddileştiğimde bile bunun beni mutsuz etmesi anlamsız mı? bir şeyleri yanlış yapıyorum. "ama neyi?" diye sorarak zaman kazanmaya ve o anı geçiştirmeye çabalıyorum. kendimi kandırmak gibi düşün. küçük bir şeyden korkmaya başlıyorsun, belli bir zaman geçtikten sonra her şeyden korkan saçma sapan bir insana dönüşüyorsun. evet, anlamsız aslında.
çok uzun zamandır üzerime yapışıp kalan tutum şey gibi aslında, hani başarısız bir diet öyküsü gibi. düzgün beslenmeye çabalayıp, aralarda çılgıncasına küçük kaçamaklar yapan ama o kaçamakları olduğundan çok daha minik gördüğü için ya da gece yediği yemeği bir şekilde yemekten saymadığı için neden kilo veremediğini algılamayan umarsız insan gibi. "evet bunu da kafama takmıştım, şunu da demiştim ama bence o kadar büyük değildi, niye böyle oldu ki anlamadım?" / "ya çalışmıştım ben aslında, biraz dinlenmiştim aralarda ama... çalışmıştım yani, niye böyle oldu ki anlamadım?" ve çeşitli türevleri.
şu anda mutluyum aslında. kendi mutluluğumu baltaladığım anlar hariç. öyle anlarda ise, kendi darbelerime sinirlerim bozuluyor. "ben bunu neden yapıyorum ki? manyak mıyım?" başlığı altında sinirlerim bozuluyor işte. kendi bildiğim, kanıksadığım beni mutlu edecek şeylerle mi mutluyum, yoksa o en sevmediğim tamah eden insan tipine dönüşüp susup oturdum mu? çok tehlikeli bir soru.
bunu uzattıkça uzatabilirim.
ama uzatmayacağım. kendi kendime anlamsız birkaç soru sorup duracağım şimdilik yine.
belli konularda, küçük de olsa bir adım atmak bu denli zor olmamalı.
insan değişirken, olumsuz yönde değişirken, hiç fark etmiyor. bir şekilde, yavaş yavaş olup biten bir şey bu. geri dönüş için ise delilercesine çaba harcamak gerekebiliyor. ya da bazen sadece fark etmen de yetiyor. "ne yapıyorum ki ben?" demen yetiyor. benim için bu hiç böyle olmadı, her zaman ilk olasılıkta kaldım. çok çaba harcamak. aslında bir arpa boyu yol alıyorum belki, fakat bunun için kendimi parçalarcasına çabalamam gerekiyor. neden böyle, bilmiyorum, sorgulamak gerekiyor mu -onu da bilmiyorum.
bir şeyleri idrak etmek, eğer duyularını kapattıysan çok zor. bu bariz bir gerçek zaten. duyularını kaybetmek var bir de. öte yandan, kaybetmek istemeseydin kaybetmezdin, bunu da biliyorsun bence. yine de arada ne olduğunu belki biraz tahmin edebildiğin ama kesinlikle parmakla gösteremeyeceğin bir şey, ruhunu değiştirmiş/soldurmuş/silikleştirmiş/söndürmüş oluyor.
ciddi olan hiçbir şeye tahammülüm olmayışı, kendi kendime ciddileştiğimde bile bunun beni mutsuz etmesi anlamsız mı? bir şeyleri yanlış yapıyorum. "ama neyi?" diye sorarak zaman kazanmaya ve o anı geçiştirmeye çabalıyorum. kendimi kandırmak gibi düşün. küçük bir şeyden korkmaya başlıyorsun, belli bir zaman geçtikten sonra her şeyden korkan saçma sapan bir insana dönüşüyorsun. evet, anlamsız aslında.
çok uzun zamandır üzerime yapışıp kalan tutum şey gibi aslında, hani başarısız bir diet öyküsü gibi. düzgün beslenmeye çabalayıp, aralarda çılgıncasına küçük kaçamaklar yapan ama o kaçamakları olduğundan çok daha minik gördüğü için ya da gece yediği yemeği bir şekilde yemekten saymadığı için neden kilo veremediğini algılamayan umarsız insan gibi. "evet bunu da kafama takmıştım, şunu da demiştim ama bence o kadar büyük değildi, niye böyle oldu ki anlamadım?" / "ya çalışmıştım ben aslında, biraz dinlenmiştim aralarda ama... çalışmıştım yani, niye böyle oldu ki anlamadım?" ve çeşitli türevleri.
şu anda mutluyum aslında. kendi mutluluğumu baltaladığım anlar hariç. öyle anlarda ise, kendi darbelerime sinirlerim bozuluyor. "ben bunu neden yapıyorum ki? manyak mıyım?" başlığı altında sinirlerim bozuluyor işte. kendi bildiğim, kanıksadığım beni mutlu edecek şeylerle mi mutluyum, yoksa o en sevmediğim tamah eden insan tipine dönüşüp susup oturdum mu? çok tehlikeli bir soru.
bunu uzattıkça uzatabilirim.
ama uzatmayacağım. kendi kendime anlamsız birkaç soru sorup duracağım şimdilik yine.
belli konularda, küçük de olsa bir adım atmak bu denli zor olmamalı.
070112
annem dün gece dedi ki,
"ben hep sonu güzel biten hikayeleri sevdim, demek ki bunun bitmesine daha çok var."
"ben hep sonu güzel biten hikayeleri sevdim, demek ki bunun bitmesine daha çok var."
2 Ocak 2012 Pazartesi
adeta 2012'den sesleniyordum
şimdi ben seni tanıyorum ve biliyorum inanmayacaksın ama, ben ciddi ciddi sigarayı bıraktım.
böyle bi çocuk var, kokusunu sevmiyormuş hiç.
kokumu sevsin istedim.
bıraktım gitti.
ama hala eskisi kadar çok konuşuyorum. çünkü 2011 dediğin bildiğin dün. o kadar hızlı değişilmiyor.
yine de bak, hem sana hem kendime söz, biraz daha az konuşmaya çabalayacağım.
o da olacak.
olmazsa da kısmet derim, konuşmaya devam ederim.
çünkü bazen de kabul edip geçmek lazım.
böyle bi çocuk var, kokusunu sevmiyormuş hiç.
kokumu sevsin istedim.
bıraktım gitti.
ama hala eskisi kadar çok konuşuyorum. çünkü 2011 dediğin bildiğin dün. o kadar hızlı değişilmiyor.
yine de bak, hem sana hem kendime söz, biraz daha az konuşmaya çabalayacağım.
o da olacak.
olmazsa da kısmet derim, konuşmaya devam ederim.
çünkü bazen de kabul edip geçmek lazım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)