kişiselmeseleler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kişiselmeseleler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Şubat 2012 Çarşamba

yaz mesela

olum blog.
o kadar laf ettim mevsimsel kaoslar yarattım kendi iç dünyamda, bu yıl kışı bir gram sevemedim inanır mısın? tırt gibi, garip. "yaz gelsin yeaae" diye peşimden sabahlığımı sürüyerek evin içinde ordan oraya gezip duruyorum. alakasız balkonlardan bahçelerden et et mangal kokuları gelsin gerekirse. ruhuma dumanlar dolsun adeta, ama gelsin o yaz. bu gece, bilhassa şu son birkaç saatte, istanbul'un yazını nasıl özledim. tatile gitmeyi, denizi filan ayrı özledim de, istanbul başka cici oluyor yazın. arkadaşlarım buradayken henüz mesela. henüz kb'de masalar varken başlayan geçen yazı çok özledim mesela. açıkhavada konserleri. derdim tasam da bol boldu yine ama olsun. insan özlüyor. belki gelecek kış da tutup bugünü özlerim. belli olmuyor benim işim.
bi de sen tut tükenmişlik sendromu ol. nereye tükeniyosun be kadın derler. burnout'muş esas ismi. "tükendim yar" dedim bir taneniz dinledi mi beni? hayır. bak doktorluk ilaçlık oldum. ilaç almam ben beaö dedim. takılıyorum şimdi işte evde sabahlıkla. vic'üğdüm depresyonda, ne yapayım dedim ve evden çıkmıyorum. bu şekilde hayatımı devam ettirebileceğime inancım sonsuz. bu gece kanepeye oturdum üstüme polar battaniyeyi çektim elime çayımı aldım muhteşem yüzyıl izledim mesela. ev güzel şey. yemin ederim çok güzel şey. he? evet depresyondan çıkmaya pek niyetli değilim. yaz gelince çıkarım gibi düşünüyorum. ya da keyfim bilir, istemiyorsam o zaman da çıkmam. yazın da ev serin, biliyosun odamın tavanına da çektim pervaneyi, keyif, kahya filan cümleten bizdeyiz.
şu anda yazı tipimin kendi kendine değişmiş olmasına odaklandığım için ne anlatacağımı unuttum. bununla yetiniver. günlük aldım ona yazıyorum ben arada, ondan oluyor bu böyle.

17 Şubat 2012 Cuma

short love with a long divorce

dünyanın en şahane gününü geçirdim.
gülmekten ölüp gideceğime canı gönülden inandığım anlar da oldu.
saçma sapan ve resmen çocuk gibi eğlendim.
fakat 5 dakika içerisinde bir taksiciye sinirlenmekle bütün günün neşesini yakıp, eve geldiğim gibi eski sevgilimin şarkılarını dinlemeye başlıyorsam, cidden bir saçmalık var demektir.
üstelik kendisini hiç de özlememişken.
hiçkimseyi özlemiyorum bu aralar.
hiçbir şey hissetmiyorum.
bu oldu.
her nasıl olduysa.
üzülmek yerine sinirleniyorum.
hiçbir şeye üzülemiyorum.
fakat karşılığında, sahiden mutlu olmak yerine sadece gülüyorum.

eating snowflakes with plastic forks,
and a paper plate of course,

you
think
of
everything.

ya da şöyle

aslında yazacak bir şeyim olmaması iyi bir şey mi?
onu da bilemedim.
çok şuursuzum.
neyse.
görüşürüz.

daydream in blue

sana diyecek tek bir sözüm kalmadı blog.
lanet olsun bu hayat.
yemin ederim ki yazacak bir kuple bir şeyim bile kalmadı şu satırlardan gayrı.
az biraz yaşayıp geri döneyim ben sana.
fakat bu arada başkaları bol bol yazsa da okusak misal.
benim gevezelik açığımı kapatacak kadar yazsınlar ama.
öptüm.

3 Şubat 2012 Cuma

aşkhayatım

sana duygusal hayatımı özetleyeceğim. bir koca blog boşuna yazıldı aslında. ne zaman aşık olsam, nihayetinde kendimi şunu dinlerken buluyorum:



ne yapacağız bilemedim. liseden beri böyle. sıkıntılı bi döngü. bir gün çıkmayı umuyorum. ama lütfen kimse üzerine alınmasın "ne dedi bu şimdi" demesin, ben kendi kalbimi kendim kıracak ortamı hep çok güzel hazırlıyorum, sonra da kendi kendime kırıyorum. başkalarını hiç zahmete sokmuyorum. şimdi hep beraber mutlu mesut yaşayalım. jaded dinleriz biraz. zira hepinizin bildiği gibi biraz da love is a losing game ve bu konuda yapacak pek bir şey yok.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

mevsim ötesi bir şey

bu yıl baharın sonlarına doğru, uyumadan hemen önce "beni mutlu etsene" demiştim bir arkadaşıma. bana çok güzel bir şekilde yazı düşündürtmüş, sonra elimi yanağımın altına koydurup uyutmuştu. sanırım nisan veya mayıs ayındaydı. o gece inanılmaz huzurlu uyumuştum.
ama yaz hiçbir zaman hayal edildiği gibi geçmiyor.
benim için öyle yani.
yanımdakilerle veya bulunduğum yerle ilgili değil, bir şekilde yaz beni tatmin etmiyor.

şimdi oturup, yılbaşı kahvelerinin çıktığı kasım ayında taksimde meydandan istiklal'e yürürken ilk starbucks'tan kahve alıp içeride sigara içilmediği için kahveyle sokakta yürüyerek sigara yakmaya çalıştığım hayaliyle mest oluyorum. işin tuhafı bu hayalimde yalnızım. ve her nedense inanılmaz mutluyum.

hayalimde, yalnız olmamın sebebi birini bekliyor olmam.

ben hep geç kalırım ama bazen erken gitmeyi başardığımda, çok fazla mutlu oluyorum.

çünkü bekledikten ve kendi kendime hiç yoktan heyecan yarattıktan sonra karşıdan gelen tanıdık yüz beni çok fazla mutlu ediyor. hele ki üstümde kırmızı montum varsa, beklerken kahve içmenin tadı bambaşka.

kışı her türlü gıcıklığı ve beni kendinden bıktırma çabasına rağmen her zaman çok sevdim. seviyorum. seveceğim.

sırf gece aralık duran pencereye kafamı yaklaştırdığımda aldığım o "soğuk kokusu" için bile severdim zaten.

veya yorgan ile uyuduğum için.

yine de yalnızken mutlu olma kapasitem, yalnız olmadığım bir zaman diliminde fazla mutlu edilmem yüzünden gözümde küçüldü. değerini bilmediğimden değil, sadece daha iyisini yaşamışken böylesinin tadı azalıyor.

kışı seviyorum ben yine de. her şekilde.

kışı ilk sevdiğimde televizyonda ilk defa the hook veriliyordu ve dışarıda kar yağıyordu. ev, annemin o zamanki parfümü kokuyordu.

21 Ağustos 2011 Pazar

bir kız ne yapmalı

adeta bütün blog yazılarımı farklı bi insan yazmış gibi yalnız. ben demiştim deliricem diye. kimse beni dinlemedi. veya sallamadı. dinlemedi ve sallamadı ya da. oha ne kadar ayıp.

çokkahve

bir süre daha aşık olmazsam yemin ediyorum içim çürüyüp düşüp ölücek.
aşık olcam ben yea.
olsaydım bi?
bak anlamıyosun, içimde bi dünya sevgi var onları bi yerlere saçmam lazım böyle olmuyo.
of çok sıcak.

29 Temmuz 2011 Cuma

hiç de yeni olmayan bir hobi

şu anda denize gitmeye üşenen insanım.

ebay'e girip bakınca bir anda kenardaki "shop for school" yazısını gördüm.
nasıl istedim şu anda lisede olmak. hani eylül ortasında dönecekmişim okula, yeni defterler/kalemler bikbik alacakmışım. formama uygun siyah konseptli bir takım hırkalar filan peşinde koşacakmışım. okul başlayınca hep tanıdık yüzler, arkadaşlarla beraber 40 dakikalık dersler, aralar, hatta öğle araları olacakmış. öyle belirsiz ve herkesin programı farklı değil. derste "allah kahretsin bugün hocaya ne göstercem, bugün ne çizcez ki acaba" veya "bugün de şunu yaparım işte hocaya şunu sorarım ne bilm geçer bugün işte" kafası değil. her gün başka insanlarla kontak halinde olma mecburiyeti değil. gidiyosun, işte soru filan çözüyosun, not tutuyosun, hep aynı insanlar yanında. sağında solunda önünde arkanda oturan insanlar bile çok konuşmazlarsa aynı yerlerinde oturuyorlar. ilk tenefüste hep aynı patatesli açma ve çaydan dilim yanıyor. öğle arasında hep aynı enteresan ice tea ve çamlık yolu. hava soğuksa sıcak çikolata alırım, kesin, net. şimdi bu olmuş bitmiş kaynaklı kurguma devam etsem saatlerce yazarım. iyice özlerim. o yüzden devam etmiyorum.

her şeyin hoşuma giden taraflarını hatırlamam çok büyük bir sorun olabiliyor bazen. hiçbir şeyin arkasından aylar sonra "allah cezasını versin oh iyi oldu bitti püü rezil" falan diyemiyorum mesela. "ama şu da güzeldi.. şunu yapardı ne tatlıydı, ne eğleniyoduk ya.." diyorum onun yerine. arkasından bela okunası bir durumu özleyebiliyorum. bunun, şu andaki durumdan memnuniyetsizliğimle ilgisi yok üstelik. "tey tey" diyorum gibi düşün. zamanla, özleyeceğim şeyleri sezmeye ve onları anında canımdan bir parça haline getirmeye başladım ki bu da çok hoş bir durum değil. yanımda olan insanı gitmiş gibi, devam eden bir şeyi de bitmiş gibi özlemle seviyorum. sonra cansu'nun sevgisi niye hep patlak. al işte bu yüzden. sigara kutusunu bile "birazdan biter ya bu" diye severek tutuyorum. o yüzden hep 2 kutu alıyorum sigarayı. hatta dondurmayı dahi 2 kutu almaya başladım. nedir bu işin sonu bilemedim.

lisemi, bir kaç yıl önceki saçımı, 2007de sürekli giydiğim ama şu an kayıp olan tişörtümü, annemin ben çocukken kullandığı parfümü aynen şiddetle seviyorum. çeken ve düdük kadar kalan ama vaktiyle her gün üzerimde olan hırkamı atmıyor, bin yıl önceki başka bir durumdan bugüne kalan fotoğrafları, mailleri silmiyor veya mektupları atmıyorum. bunun işlemediği tek yer, kaybolan arkadaşlık sendromu galiba. sevgimi göz ardı eden arkadaşı, ona verdiğim değeri idrak edemeyen insanı asla ama asla ama asla affedemiyorum. boş gözlerle "naber ya" diyorum. sonra da şakalar bişeyler işte hep.

15 Temmuz 2011 Cuma

paris

bazen beni hayata bağlayan en bariz şey, barış'la paris'e kaçma planımızın gerçekleşme olasılığı oluyor.





One day we're gonna live in Paris
I promise
I'm on it
I'll find you that French girl,
You'll find me that French boy
I promise
I'm on it




(bi de farkındaysan videodaki paris konuşuyo. dinlerken oku bak komik.)

4 Temmuz 2011 Pazartesi

prj

şu an buyum:

30 Haziran 2011 Perşembe

30062011

¨¨ lomo'dan neler çıkmış yarın göreceğim. heyecanlı. sürekli aynı kişiyi çektiğim için sapık sanma ihtimalleri mevcut.muş.

¨¨ sigara içmelere doyamıyorum. iç iç bitiremedim. sağlığa zararlı.

¨¨ ne ipodun şarjı var, ne telefonun, ne bilgisayarın. neyse ki bilgisayar konusunda çabuk pes edip şarja taktım. telefon ve ipod yarın sıkıntı yaratacak, evden istediğim saatte çıkabilmemi imkansız hale getirecek. yine de popomu şu ancüezde kaldırmaya yeğlerim.

¨¨ hayatıma yeni giren erkek sıkıntı yaratıyor. güven sorunum var. işin yoksa en baştan tanı. ben de o yüzden iki adım atıp sonra beziyorum. bi arkadaşım gidip tanıyıp bana rapor verse diyeceğim, o da olmaz galiba.

¨¨ birinden çok hoşlanırsam ve bu hoşlantı ilerleyecek gibiyse, yemin ediyorum midem bulanıyor. ara sıra adama bakıp kuscak gibi oluyorum. bi de çok hoşlandığım insanın yüzünü hatırlayamama sıkıntım var zaten. bu nasıl hoşlantı arkadaş. nefret ettiğim insana dair part-1 gibi.

¨¨ sonra aşık olunca da önünü alamıyoruz. her şeyin bokunu çıkarıcam ya. ondan.

¨¨ dün gece rüyamda bruno mars sevgilimdi ve ben engellenemez bi biçimde maketlerimi taşıttım kendisine. bilinçaltına gel.

¨¨ bugünlerde insanlara bi anda deli gibi sinirlenip 5 dakika sonra şefkat patlaması yaşıyorum. balans problemi.

¨¨ beyonce'nin antep hamam bişey şarkısına göbek attığı ve hele hele diye dans ettiği video. hayda.

¨¨ bugün dilara'yı sevgilim sandılar bence. soyunma kabinini aralayıp bana öpücük göndermesinin ardından ben de yanına kabine girdim.

¨¨ you and me alone, sheer simplicity.

¨¨ özünde çok işim var.

¨¨ ...unuttum lan.

26 Haziran 2011 Pazar

260611

dünkü sevgi patlamama eşlik eden yoğun neşenin ardından, bugün ne kadar mutsuz olduğumu anlatmaya kelimeler yetmez. kelimeler yetmez diye şarkı vardı.
daha uyanmadan gelen mesajlar ağzıma etti resmen.
bi de telefon.
bi de babam akşam gidicekmiş.
grenade dinleyerek bileklerimi kesebilirim her an. nobody would catch a grenade for me diye de intihar mektubu yazabilirim.
gerçekten bu değil mutsuzluk sebebim de, şu an her şeye mutsuz olabilme yetisine sahibim.
ergen gibi de değil böyle has öz mutsuzum.
aman anlatamadım

24 Haziran 2011 Cuma

24'e 4

buradan bıkmıştım. yalan söylemedim bu konuda da zaten. ama en güzel tarafı ne biliyor musun, zaman makinesi görevi yapması. evet, her günü her detayıyla yazmadım, en parlak olan şeyleri yazdım. bazen onları bile yazmadım, yazdığım şeyden kendimi anlayabiliyorum belki de sadece.

eskiden, sürekli geriye dönüp "bakalım neler demişim, neler olmuş" düşüncesiyle fotoğrafları, yazdıklarımı deliler gibi karıştırırdım. uzunca bir süredir bunu yapmamışım. ilginç oldu.

sadece sığ ve üzgün bir insan olmuşum 1 yıl içerisinde. kendimi sığlaştırma çalışmaları yaptığım doğrudur. her şey gibi bunun da ucunu kaçırdığım da doğrudur. gün geliyor, bir şeyleri/birisini o kadar çok istiyorum ki sığlaşmadan/düşünmeyi bırakmadan istediğime gidemiyorum. genelde düşünmeyi bırakmayı beceremem ama bir şekilde yapabilmişim işte.

geçen gün aniden oturduğum yerden kalkıp resim yaptım. yine çok uzun zamandır yapmadığım bir şey. ertesi gün sabahın köründe kapı çaldı, kargo. lucy in the sky with diamonds posteri geldi. nasıl olduysa, o gün bir şeyleri anımsama ihtiyacım başladı. ben neye inanıyordum da bu kadar mutluydum, ne yapıyordum, ne değişti, nasıl değişti. etrafımdakilerden eksilenler oldu, yeni gelenler oldu. bunun detaylı bir analizine inesim hala yok.

eski sevgilimin en yakın arkadaşına limonata eşliğinde "ben onunlayken, belli noktalarda kendim olmaktan korkuyordum, gider diye, yine de bak ne oldu, gerçi inanıyorum ki çok iyi oldu, şimdi daha çok kendim gibi hissediyorum" demiştim. kendim olamadığım sürece hiçbir şeyin gerçek olmadığına benzer bir şey söylemişti. kimseyi hiçbir şey için suçlamıyorum. kendi kendimi değiştirdiğim için kendime de kızamıyorum. olur böyle şeyler deyip kendi sırtımı sıvazlıyorum.

geçen hafta, arkadaşım telefonda sevgilisi ile kavga ederken ikinci defa buna benzer bir şey düşündüm. "iyi ki bitti, bitmediği bir paralel evreni düşünemiyorum" dedim kafamın içinde. sanki arada başka kimse olmamış gibi. arada olanları yaşamadım ki ben. hayatımdan çıkartmak üzere insanlar taşıdım yanıma sadece. kendinden uzaklaşmak iyi geliyor bazen. sanırım. geçti. her şey geçiyor. bir yandan hayatımdan çıkartmak üzere hayatıma aldığım kimse gitmezken, hali hazırda hayatımda olanlar gitti.

adeta ikiye bölünüp kendimi teselli ettim. bir parçama "şimdi sen burada dur ve dinlen, ben her şeyi bir yerlere dağıtıp geleceğim" dedim sanırım. gerçekten de bir parçam hiçbir şey olmamış gibi devam ederken, köşede oturan parçam bütün üzüntüsünü dolu dolu yaşadı. bazı geceler bir araya geldiler, her şey çekilmez olunca tekrar ayırdım ikisini. siz biraz daha ayrı kalın bakiym dedim. dikkatimi vermediğim bir esnada, yavaş yavaş tekrar birleştiler. hiçbir şey çekilmez değilmiş madem dediler, bir arada kaldılar.

bazı noktalarda, bazı konularda insanı kendisinden başka kimse teselli edemiyor. gerçekten. içten içe o noktaya geleceğini bildiğini, kendinden başka birine söylediğinde o kadar inandırıcı olmuyor çünkü. tek bir gün içinde milyarlarca küçücük şeyden aklına gelenleri birisine söylesen, gerçekmiş gibi olmuyor.

neyse, sonuçta iki parçamı bir araya getirdiğimde alakasız ve eksik bir parça olduğunu fark edip şaşırdım. ne olduğunu hala anlamış değilim. yok olan isteklerimin bir kısmı bana hala geri dönüş yapmadı. bir kısmı geri döndü, ama eskisi gibi değiller. sorun yok, nihayetinde ben de eskisi gibi değilim. eskisi gibi olmak istesem de. her zaman korktuğum bir şey, eskiden yaşadıklarını anıp aynı mutluluğu yakalamaya çalışmak ama bir daha asla bulamayacağın bir şeyi yakalamaya çalıştığını da adın gibi bilmek.

olsun.


geçen sene bu zamanlarda söylediğimi tekrar ediyorum: perspektif. 
until there's nothing more to live for.


10 Haziran 2011 Cuma

100611

tiyatroya gidiyorum diye evden çıkıp, moda sahile içmeye gitmek gerçekten baya eğlenceli. hele ki canım cicim bitanem insanlarla yapılırsa, anlatamam nasıl da bir güzel oluyor. sahilde oturup denize, aya, insanlara bakarken fark ettim ki yaz gelmiş, kabul ettim ve geçtim. hayat biraz güzel gibi sanki. zaman çılgıncasına hızlı geçiyor, bunu da ayrıca fark ettim. yarın eski sevgilim evleniyor. çok çılgın. bir şeyler daha diyecektim de, unuttum. bu akşam hiç duymadığım bir şey içtim. o da çok çılgın.

9 Haziran 2011 Perşembe

090611

çılgın gibi sims oynuyorum. yine.

önce öylesine oynuyordum (her normal insan gibi), fakat birkaç gün önce sims içerisinde bir sürü paralel evren yaratmaya başladım.

hayatımda olup biten bazı şeylere kelebek etkisi muamelesi yapıyorum. şöyle mi yapsaydım acaba, yanlış bir seçim mi yaptım dediğim noktalara veya bazı rastgele zamanlara dönüyorum, oradan başlıyorum oyuna. opsiyonlu devam edebildiğimiz hikaye kitapları vardı ya küçükken, onun gibi biraz.

mesela şu anda 4 farklı hayat yaşıyorum sims'te. ilginç gelişiyor.

yalnızca delirdiysem ve bu hareketlerimden hiçbir aydınlatıcı sonuca varamayacaksam bile, en azından artık sims'te karakterleri hem fiziksel hem duygusal olarak gerçeğine en yakın halde yaratabiliyorum.

yalnız böyle oynarken dikkatli oynamak gerekiyor sanırım. zira yarattığım karakterler gerçeklerine çok benzediği için, aniden "nuubuuğğ..çamçaa!!" diye sohbet eden iki sanal karaktere bakıp hüzünlenebiliyorum.

işte ben de böyle deneysel bir haldeyim.

8 Haziran 2011 Çarşamba

080611

yine gittim-geldim.
zaten hiçbir zaman "geri dönmeyeceğim" iddialarında bulunmuyorum artık.
insanın kendi özgürlüğünü kısıtlaması kadar garip bir şey yok. fark ederek veya etmeyerek bol bol yapsan da, garip işte.

bazen, en yakınındaki insan seninle ilgili önemli detaylardan 1-2 tanesini gözden kaçırabiliyor. belki yıllarca hiç ama hiç yaşamadığı bir durumun içine düşüyor seninle, belki de bambaşka bir sebebi olabiliyor. nereden çıktı? şöyle ki; geçtiğimiz ay, ara sıra kendimle karıştırmaya bile yaklaştığım, o denli yakın olduğum bir dostumla yıllardır ilk defa aramız bozuldu. ama nasıl bozulmaktı o öyle. ben tek kelime etmedim, o adım atmaya çalıştıkça buz gibi davrandım ama bir yandan da dünyanın en neşeli insanı gibi geziyordum ortalıkta. 2 günlük soğukluğumuzda, sanmış ki artık ona ihtiyacım yok ve yerine başkalarını koydum, mutlu mesut devam ediyorum. hayır işte, yoktu öyle bir şey. bilmediğini asla tahmin edemeyeceğim halim ve tavrım: ben ne zaman ki mutsuzluktan ölüyorum, o zaman dünyanın en neşeli insanı gibi görünüyorum. bağıra bağıra kahkahalar atıyorum, yerlere düşüyorum gülmekten, delirmiş gibi eğleniyorum. ama o bunu bilmiyormuş ki. bizim hiç aramız böyle bozulmamış. o benim sadece düz ve sıradan mutsuzluklarıma şahit olmuş. o varken ben neye bu denli üzülebilirdim zaten. tabi ki 2 gün için de aramız düzeldi, o ayrı bir mesele ama ben o 2 günde gerçekten ölmekten beter oldum. o beni inanılmaz mutlu ve rahat zannederken. sorun şu ki, bu söylediğim gerzekçe huyumu bilen tek bir kişi var dünyada. o da çoktan çıkıp gitti hayatımdan. son sözü de "mutlu olmadığını ben görebiliyorum" olmuştu. zaman zaman gerçekleri mümkün olan en dramatik cümleye dökmeyi, en az benim kadar seviyordu çünkü. onun dışında başka kimse bilmemiş, gerek olmamış sanırım. bunu yeni anlayabildim.

çok çok fazla hoşlandığım insanın yüzünü asla gözümün önüne getirememem gibi, ciddi ciddi mutsuzluktan ölüyorsam gülmekten yerlere yatıyorum. bu nasıl bir şey bilemedim ama bu yüzden kaybolup giden binlerce şey vardı belki de.

3-4 gün önce başka bir arkadaşımla liman'da şuursuzca içip sessizce otururken, aniden "bazen saçma sapan şeylerin sonucunda, bi şekilde birilerini kaybettiğimi fark ediyorum. sonra doğru olsaydı bitmezdi zaten diyorum. ama üzülüyorum. her şeyi çok fazla karmaşıklaştırıyoruz" konulu bir sohbete başladık. sonra konu derinleşmeye yüz tuttu, özlediğimiz 2 kişiyi arayıp çağırdık. sonra yine içtik. her şey alevlenip saçmalıktan patlayana kadar içtik. kadıköy'de her yerin kapanmaya başladığı saatlerde de hep birlikte 1 banka sıkışıp minibüs mü alsak diye konuştuk. eve gelene kadar sarhoş olduğumu sanıyordum, eve gelince hiç sarhoş olmadığımı idrak edip salak gibi oturmaya başladım. sonra da güneş çok rahatsız etti ve uyudum. teknik olarak ertesi olmayan ama bir nevi ertesi olan gün akşam 8'de kalktım.

hiçbirimiz birlikte oturup sustuğumuz veya susmadığımız anlar dışında mutlu değiliz. bunu sorgulamayı da bıraktık. çok oldu sanırım bırakalı. "mutlu musun?" diye sorduğunda tereddüt etmeden "hayır" diyebildiğim birisi bana sarılırken, "yani şimdi, şu an, burada mutlu değil misin? ben bu anın dışını sormuyorum" dediğinde "kesinlikle çok mutluyum" cevabını veriyorum. bir sebebi bana sarılan insan -ki tam o anı temsil ediyor; bir diğer sebebi ise karşımda başkalarıyla çevrelenmiş duran cansız masa -ki kimbilir ne zamanı temsil ediyor. gözlerim hariç bütün vücudum çok mutlu o an, yalan söylemiyorum.

birileriyle konuşuyorum, birilerinin elini tutup gülümsüyorum, birilerini kokluyorum, birileriyle çok gülüyorum, birileriyle susup yüz yüze bakmadan oturabiliyor ve saate de bakmıyorum, birileri kimbilir nerede ama duyuyorum. tuhaf gibi de, değil gibi de.

sanırım çok taşkın, neşeli konulardan bahsetmediğime göre bir şekilde iyiyim.

hava yapış yapış, bunaltıcı fakat gerçekten çok güzel kokuyor.

bazen bir şeylerin başlayacağı hissine kapılıyordum \ hani çok değişik bir şey başlayacak gibi gelir ya, öyle. onun tam tersini hissediyorum bir süredir. hiçbir şey başlamayacak hissi. hani ne kadar çılgın bir yenilik olursa olsun, çok değişik bir başlangıç yok. tek yaptığım; vaktiyle başlayan ama her nedense bitmeyenlere/bitmemiş gibi gelenlere, şu andan veya geçmişten bir takım bitişler seçip kulağıma çok fazla dizi izlemekten ısrarla dolan "so, i guess this is goodbye" cümlesini istemsizce içimden tekrarlamak.

yarın balık almayı düşünüyorum, buz balığı akvaryumda tek başına yaşar mı? çok güzel görünüyor ama nasıl yaşar bilemedim. yaşamıyor ise balık filan almayacağım, petshop camından izlemeye devam edeceğim. öte yandan - bugün gonzales gözümün önünde doğum yaptı diye heyecanlanırken, "ohoo çoktan doğurdu ki o" diye heyecanımın içine sıçan adama gelsin: ben insan değil miyim?

bir paragrafım, diğer paragrafımı asla tutmayacak. niye tutsun zaten.

23 Mayıs 2011 Pazartesi

2.37

bugün 23 mayıs ve ben hevesle 1 eylülü bekliyorum. hayat bana zor. bir de çok uzun bir şey yazmıştım aslında ama sonra elim yayınlamaya gidemedi. bilemiyorum.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

5.13

zaman nasıl çılgın geçiyorsa artık, hızını ancak geçen yılın kasım ayından bir fotoğrafa dalmış bakarken monitörden yansımamı görünce anladım. bambaşkayım. ne ki oysa, 7 ay mı? sonra sigaranın yanan ucuna parmağımı yapıştırdım, dalmam bitti. geçen yıl ne ya? 2010'un bittiği bi dünya.

hele ki tam 1 yıl önce kimbilir neredeydim. yahut 2. uzar gider bu da böyle.

hayat garip a dostlar.

bikaç ay önce random bir pazar-pazartesi arası bu saatte neredeydim, şimdi neredeyim. beni de yalnız bırakmaya gelmiyor, hemen nostalji.

24 Nisan 2011 Pazar

all this is what it is

akademik olarak beni boğazlayan hafta içi günlerinin üstüne sosyal çıldırmalarla dolu hafta sonu günleri ekliyorum, çok enteresan oluyor.

bugün eve yürürken, lisemin önünden geçtim. dün sabah neşeden kırılırken facebook açıp ilk sevgilimin nikah daveti event'ini gördüm, allak bullak oldum. hemen elime içki tutuşturan arkadaşlarım vardı yanımda. biliyordum evleneceğini zaten de, ne bileyim gözleriyle bir şeyleri görene kadar gerçek gibi gelmiyor insana işte.

allak bullak olma sebebim, bir zamanlar her şeyi beraber yaşadığım "bir" olduğumuzu söyleyen insanın şu anda nerede olduğu ve benim nerede olduğum gibi mevzular. çok değişik geliyor. aslında sadece onunla böyle değil bu, hayatıma giren kim varsa hepsini düşünüp aynı sonucu çıkarabiliyorum. yaptığım şey karşılaştırma sonucunda şaşırmaktan ibaret. insanlar gelişiyor, ben mi aynı kalıyorum diye soruyorum bazen. hep aynı ben.

bir tarafta farklı farklı bir sürü şey, bir tarafta ben. her zaman ne yapıyorsam hala onu yapıyorum. o, bana asla tek bir yerde uzun süre duramayacağımı ve asla tam olarak mutlu hissedemeyeceğimi söylemişti. sadece sürükleniyorsun, hep sürükleneceksin demişti. gülmüştüm sadece. sonra arkadaşlarımın yanına dönmüştüm. her zaman döndüğüm yere. şimdi, bu aralar, bugünlerde ne kadar mutlu olursam olayım asla tam olarak mutlu olamadığımı kabul ediyorum. biriyle birlikteysem diğer yaşantımı özlüyorum, kendimi bir yerlere kapatılmış hissediyorum, bunalıyorum ama bir yandan da çok seviyorum ve kendi kendimi oracığa hapsediyorum. nihayetinde asla tam olarak mutlu olamıyorum. her türlü durumda bir boşluk oluyor.

yeni bir şeylere başlarken o huzursuzluk, o kaçma isteği, o sürekli bir şeyleri batırmaya çalışan bilinçaltım. yakınlaşmak isteyip, yakınlaştığımda korkudan ölmem.

yanımda yatan insana uyumadan önce son dediğim şey "ben bıraktım" oldu, yanımdan gelen "neyi?" sorusuna cevap vermeksizin uyumaya çalıştım.

çok mutluyum şu anda, mutsuzluk yazısı değildi bu. bugün eve yürürken kendimi kabul ettim. asla sağlıklı, düzgün, standart bir ilişkim olmayacak. çünkü maalesef ki gerçekten hiç istemiyorum. hiçbir zaman da istememişim belli ki.

possibly that's all

not: bardağın dolu tarafından bakarsak, gerçekten de birilerine "your girl is lovely hubbel" deme fırsatı geçti elime. gone with the wind repliği ile ayrıldığım adamı the way we were repliği ile tebrik edebilirim gayet. bunu da yaşadım derim.
Web Analytics Real Time Web Analytics