görselşeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
görselşeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2011 Perşembe

bi festival var

festival güncesi yazmıyorum bu yıl. içimden gelmedi. zaten eskisi kadar çok filme de gitmedim. sadece şu ana kadar gittiğim filmleri sayayım bari, en azından bunu yapayım.

- Buz Sesi ( Le bruit des glaçons ) *bir gün ansızın kanser olursam, kanserim kapımı böyle çalsın.


- Elveda Taypey (Yi ye Taibei ) *taypey ne güzel yermiş, gitme paris'e filan.


- Cinnet ( Kim Bok-nam salinsageonui jeonmal / Bedevilled ) *baya güzeldi de...


- Hayalimdeki Ev ( Wai dor lei ah yut ho ) *allah cezanızı versin, hala psikolojimi toparlayamadım.


- Anayurt ( Hora proelefsis ) *barış'ın babasıyla üzerine çok konuştuk, tükettim buna dair yorumlarımı.


- Mavi Kadife ( Blue Velvet ) *ilk defa lisedeyken izlemiştim, geçen hafta sinemada izlemek ne kadar hoş oldu anlatamam.


- Mavi ( Blue ) *ironik ama bu sadece sinemada izlenesi bir film. sana hediye olarak filmin ilk 10 dakikası youtube'dan gelsin; tık.

- Ekim ( Octubre ) *içimden yorum yapmak gelmedi yine.

- Attenberg ( Attenberg ) *izlemezseniz ayıp, çünkü bu film dogtooth'un kardeşi. yapımcısıyla, yönetmeniyle... ne? dogtooth'u da mı izlemedin? izlesene.

- Güz Sonatı ( Höstsonaten ) *ingmar bergman, seni hep sevdiğimi bil.




daha gideceğim filmler bitmedi, son 3 günümüz. yine güzel geçiyor. o neşe ile bugün 4 tane film bile aldım. buyrun tıklanabilir liste:

uncle boonmee who can recall his past lives * hangi festivaldeydi hatırlamıyorum, gitmek istemiştim gidememiştim. bulunca neşeyle doldum.

l'âge d'or * luis buñuel'den çok hoşlanıyorum, yapacak bir şey yok.

the tree * gainsbourg soyadlı insanlar canımdır. bi de barış izle dedi. ya da demedi ve ben iyice delirdim. bilmiyorum.

dreams *ingmar bergman ile ilgili hislerimi az önce açıklamıştım.




günlerim böylesine aylak ve filmlerle yarı dolu geçiyor. bu sene tam adapte olamadığım için çılgıncasına bilet alasım da gelmedi. ara sıra ders çalıştığım da olmuyor değil. çilek filan yiyorum. yerlerde uyuyakalıyorum. hayat güzel. mesela geçen gün konuşurken farkında olmadan nişantaşı'ndan taksim'e yürüdük, güzeldi.

27 Mart 2011 Pazar

nemo nobody

__________________________________________________________________________________
__________________________________________________________________________________






 as long as you don't choose, everything remains possible.

mr. nobody, izlenebilir bence.

23 Mart 2011 Çarşamba

1oo



geçen bahar, yine iksv film festivalinde istanbul'la ilgili kısa filmlere gitmiştim. neredeyse hepsi sessizdi, son derece eskilerdi zaten çoğunlukla. inanılmaz derecede uzundu total süresi. ara yoktu elbette her zamanki gibi ve koltuklarımız maalesef ki en öndeki sıradaydı. ama nasıl da büyük bir ilgiyle izledim anlatamam.

bir ara barış'a dönüp "düşünsene, şu anda bu filmde gördüğümüz hiç kimse hayatta değil. hepsi öldü." demiştim. cidden, beni büyüleyen pek çok şey arasında başlarda geliyor bu mesele.

düşünsene, 100 küsur yıl önce bir film çekiyorlar ve o filmde arkada önde sağda solda gördüğün herkes ölmüş. kucaktaki bebekten, kameranın önüne geçmeye çalışan çocuktan tut da kenarda peçesinin altına gizlenmeye çalışan genç kız, sokağı süpüren amca, dükkanın önünde oturan dede. hepsi ölmüş.

o sokakların, denizin, meydanların üzerlerine başka başka katmanlar gelmiş. binalar, iskeleler ya bambaşka ya da tamamen gitmiş. oraları tasarlayan, yapılırken çalışan insanlar da yoklar artık.

hani resmen, hava bile aynı görünmüyor.

her şey değişmiş. tamamen değişmiş. belki arada bir kilise, bir sur parçası, bir kule, bir saray, bir cami ya da öyle bir şey kalmış. tek bekçilik yapanlar onlar.

mimar olacağım diye ölümsüzlüğün sırrını bulmuş gibi bir halim vardı bir aralar. benim yaptığım en küçük bir şey bile yaşadıkça ben ölmeyecektim -gibi. ne kadar naif, değil mi?



her şey ve herkes değişen tempolarda kaybolup gidiyorlar, söz gelimi 100 yıllık dilimi doldurunca ise tamamen yoklar. adeta bütün yaşam ortamlarını da alıp gidiyor bütün insanlar. bence çok çok çok ilginç. cidden.

5 Mart 2011 Cumartesi

2 days in paris_



it always fascinates me how people go from loving you madly to nothing at all.
nothing.
it hurts so much.

28 Şubat 2011 Pazartesi

womb / rahim

if 2011 benim için ilginçliklerle dolu, çılgınlıkların tavan yaptığı bir if oldu. 1. günü (geçen hafta cmt) ile son günü (yani bugün) arasında dağlar kadar fark var. gittiğim filmlerden tut da hayatıma kadar her şey bambaşka resmen. değişim ileriye dönük değil ama, previous cansu tuşu varmış da ona basılmış gibi adeta.

neyse efenim. if programı yapmaya çabalarken, ilk gözüme çarpan filmlerden biri 'rahim'di. sonra ona değil başka başka filmlere bilet aldım. o filmlerden sadece 1'ine gittim, geri kalanı da birkaç post önce bahsettiğim üzere popoma girmekten başka bir işe yaramadı. (dün kartımla 1$'lık alışverişin ödemesini yapamadım, bu acıyı yaşamayan bilemez.)


hafta ortalarında mı neydi, barış rahim'e gidelim mi dedi. e dedim gidelim be barış dedim. hadi dedim gidelim be dedim. batsın bu dünya be dedim. ne olursa giderim be barış dedim. neyse. sadece gidelim yea dedim aslında. perşembe günü itibariyle fiziksel olarak da toparlanmayı başardığımdan kelli bugün neş'e içinde taksiye binip ''ckm!'' dedim, kürk şapka bile takıyodum o derece.

sonra efenim aradaki kısımları atlayarak geçelim. yanımda ahu türkpençe ile izlicem sandım filmi. fekat ahucuum ve yanındaki arkadaşı ne yapsalar beğenirsin, biz barış'la konuştukça bir yana sonra bir diğer yana sonra daha da daha da yana derken kaçıp kaçıp gittiler. izolasyon... ahu'ya çok kırıldım. evet şekerim.

filme gelince. (evet, nihayet) 
şimdiii.. filmde tommy ve rebecca isimli iki cici çocukcağızımız var. ingiltere'nin çılgın havasında deniz kenarlarında geçiyor film sandık uzun süre ama, sonunda öğrendik ki aslında almanya'daymış. izlerseniz, siz de ingiltere sanabilirsiniz bence. gayet mümkün.

tommy ve rebecca, 9 yaşlarındayken bir gün sahilde tanışıyorlar. rebecca, geçici olarak dedesiyle kaldığı için yeni ve yabancı. tanıştıktan kısa süre sonra tommy ile çok iyi arkadaş oluyorlar, hatta aşık oluyorlar. bir süre tuhafımsı çocuksu cinsellik öğeleri görür gibi oluyoruz. o derece. tatlılar lakin.

bir gün, rebecca'nın ailesiyle birlikte tokyo'ya taşınması gerektiğini öğreniyoruz ve puffff rebecca gidiyor. 12 yıl boyunca birbirlerini görmüyorlar. bunca zaman sonra rebecca geri dönüyor, tommy'yi buluyor. rose isimli alelade kevaşenin yatağından çalıp götürüyor yeminle. çottatlı.

sonracııma efenim, bunlar cici cici ilişkinin intro dönemini yaşamaktalarken olanlar oluyor. tommy çevreci bir grup ile eylem yapmak için 2 günlüğüne uzaklaşacağını söylüyor. bizimki de durur mu, takılıyor peşine. yolda bıcır bıcır gitmektelerken, rebecca tutturuyor çişim var da çişim var diye. tommy arabayı durduruyor, rebecca birkaç adım atıyor, bu esnada tommy de arabadan çıkmaya karar veriyor ve bammm! tommy sizlere ömür.

ardından rebecca'nın buna olan tepkisinden çok daha çılgınca şeyler oluyor ama, ben son olarak bu tepkiden bahsedeceğim ve bitireceğim. belli mi olur, ay izliicektim ben bunu yaa dersin filan. efendim rebecca istiyor ki; tommy'nin mezarı açılsın, doku örneği alınsın ve ardından tommy'nin klonunu 9 ay karnında taşıdıktan sonra dünyaya geri getirsin. ve oluyor da. tommy, en baştan büyüyor. geri geliyor. bundan sonra film bir hayli tuhaf anlara ve ortamlara sahip işte. kısa kısa hep, ama keskin.

film esnasında ve sonrasında çok düşündüm, örneklerle düşündüm -yapar mıydım böyle bir şeyi diye. yok ya. galiba cidden de yapamazdım. aşık olduğum birinin klonunu doğuramazdım yani. bir arkadaşım, dostum filan dersen işte onu yapardım. yine de her türlü weird. esas barış'ın imkanı olsa kendisinin klonunu doğurmayı istemesi beni benden aldı.

bir hayli değişik bir filmdi bence, yine. seksüel olarak 2 veya 3 defa ciddi anlamda rahatsız etti beni ama, rahatsız olmayı her zaman için seviyorum. biliyorsun. vaktin varsa ve düşünmek konusunda çekincelerin yoksa, izle bence.




7 Şubat 2011 Pazartesi

ya-a-a-apmaa

selam olsun aşk tesadüfleri sever isimli film düpedüz jeux d'enfants çakması dediğimde inanmayan gönül dostlarım. umarım filmi izleyip 'ohee hekkatteeen öyleymiş' demiş ve beni hiç anmamışsınızdır.

peki ya bu aleni eternal sunshine of the spotless mind çakması konusunda ne düşünüyosun canım benim?
ha, bu sefer öncelikle afişi diyorum, zira teaserdan hiçbir şey anlamadım.
pardon da. incir reçeli mi? in-cir reçeli mi?

15 Ocak 2011 Cumartesi

bak bişi dicem

sevgili yaşıtım kızlar ve kimbilir belki de bir kısım erkek,

adını feriha koydum isimli dizi, sizce de düpedüz yeşil kiraz değil mi?

4 Ocak 2011 Salı

0-




şarkıyı da seviyorum, reklamı da.
little annie-strange love.

31 Ekim 2010 Pazar

haydi kızlar okula!

- If a guy doesn't call you,  he doesn't wanna call you.
- Really?
- Yeah.
- Always?
- Yeah! Always.



- If a guy is treating you like he doesn't give a shit, he genuinely doesn't give a shit. No exceptions.
- Thank you. You give me a lot to think about.

7 Ekim 2010 Perşembe

yağmur negzel şey

bugün feyyaz'la öğleden sonraki dersleri kırıp umarsızca mimarlık ve kent filmleri festivali'ne gittik. sempatik bi çatı katında donarak izledik belgesellerimizi ve kısa filmlerimizi, bir ara yağmurun altında oturuyormuşum gibi geldi ve gerçekten çok çok güzeldi.

hem filmlere girmeden önce nazım hikmet kültür merkezi'nin ruhi su salonunun önünde vakit geçirirken sahanlıktaki kalorifere oturup lise günlerimi andım. bu aralar böyle içimden nostalji taşıyor. eski kendimi her kış öncesi çok çok özlemek gibi bir adetim var. nasıl bir saçmalıksa kendini özlemek. neyse, nazım hikmet kültür merkezi binası eskiden ermeni lisesiymiş zaten. ruhunu sezmişim bence ben oranın. evet.

kanımca günün birincisi: l'homme est le seul oiseau qui porte sa cage / man is the only bird that carries his own cage


aklım şaştı izlerken. çok duygulandım. çok sevdim.
beklemediğim bir anda geldi.
hakkında diyebilecek pek bir şey bulamıyorum şimdi. uzaklara dalıyorum ancak. ama bulup izleyebilirsiniz. zaten 12 dakikalık bir animasyon kendisi. değer o 12 dakikaya.
balonumu bıraktım uçtu.


hemen arkasından tarlabaşı tarlabaşı isimli '89 yapımı belgesel geliyor benim için. okulu bıraksam mı diye düşündüm belgeselin nihayetinde. o yüzden bu konuyu çok irdelemeden geçmek istiyorum. sadece çok güzel.

onun dışında beni neden etkilediğini bilmediğim cümleler vardı zeyrek belgeselinin nihayetinde. ama susup susup kaldım hep.

diğer izlediğim belgeselden bahsedesim yok, bence sıkıcıydı. ama ismini söylemeyeyim, izleyesin tutarsa ön yargılı şeyolma.



son olarak: l'homme est le seul oiseau qui porte sa cage izlemek için şöyle bir yol buldum, bence izle: http://vids.myspace.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&videoid=100452806

15 Eylül 2010 Çarşamba

dı biç iz bek

şimdi öncelikle filmekimi yaklaştı. ne zaman ekim geldi hiç anlamadım. çok saçma. en son temmuzdu benim bildiğim. sonra da bi enteresanlık olmayınca ben hala temmuzdur diyordum. değilmiş. bir hayli heyecanlıyım.
misal dı biç iz o kadar bek ki yarın 6 buçukta uyanmam gerektiği halde bakınız ben hala işsiz güçsüz gibi buralarda sürtüyorum. ne tanıdık bir tavır, değil mi ha?

hah, bir de geçen sene mi neydi hakan günday'ın malafa'sı dot'taydı. kaçırmıştık. ağlamanın eşiğinden dön dön bi hal olmuştuk. tık tuk dediğim ahmet'le ben. blog ahmet'i tanımıyordu değil mi, neyse. tanıdın. tanıştınız. memnun ol. ahmet çok iyi çocuktur. konuya dönelim. işte malafa tekrar başlıyormuş şimdi. buradan tut tee 30 ekime kadar. (küfür gibi oldu lan.. ekime kadar filan. a-ha şimdi de kafiye! bu parantez lanetli. şimdi hazırsan bu parantezden yavaşça çıkalım.) hem öğrenci sadece 25 lira. öğrenciliğimin sonlarına yaklaşırken, her 'normal: 2x TL, öğrenci: x TL' yazan şeye katılmayı düşünüyorum. bence gayet mantıklı.

bu mevsim parti mevsimiymiş galiba, yeni fark ettim. 2 gün içerisinde 3 farklı kişi tarafından 3 bambaşka konseptli partiye çağrıldım.

parti demişken, bu sene noel kutlamasını kaldırdım. cadılar bayramını kutluyoruz. ben karar verdim. her sene bi ecnebi bişey kutlamasam çatlarım. hatta partisi bile var. 31 ekim pazar günü. gel. adeta fantastik dörtlüyü (türkçe yazınca ne garip.) bir araya getirdim bu parti için. çok gizli ve şahane bi formüle sahibim. gelmek istemeyen de o gün para ya da şeker lazımsa kapıya gelsin, tirik or tirit desin. bu aksanla söylemezse ne şeker ne de bişey vermem bak tanrı şahidim olsun. (yukarda allah var.) [yuh. arkanda ayı var gibi, o ne lan?] 

hem şimdi düşündüm bak. öyle kırismıs filan huuu all you need is looovee huuuu hadi hediyeler huuu hadi sevişelim gibi bişey. sanki tepemde peri bokları uçuşuyormuşcasına geziyorum ortalıkta. çok sahte lan. öyle mutluluk mu olurmuş? cadılar bayramı çok karizmatik ama. o yüzden artık onu kutluyoruz.
(orta okuldan liseye geçen gencin günlüğünden, bölüm 5: off geçen sene kadar ezikmişim yaaa. noel çok lame. but halloween is waaaaay cooler <3 )


neyse, şaka bi yana. kurban bayramı partisi mi verelim yani? ortasında babanen mi gelsin 'ee evladım kavurma yemediniz' diye? benimki gelmesin yani istemem. hoş, o da düşününce baya korkunç olabilirdi. (rip babane)


sonuç olarak bana her sene kutlayacak böyle zıptırık bişey lazım işte.
söz, bi gün kendi bayramımı falan bulup bırakıcam bu işleri.

yazıya başlarken sadece 'filmekimine gelin olm çok eğlenceli' demeyi düşünüyordum. konuyu saptırdım yine. şimdi aklıma pera'daki japan media arts geldi. sürekli ekip durduğum barış'a karşı bi suçluluk da peşi sıra geldi.
ben üzerime rahat bişeyler giyip yatağa gidiyorum.
sen tostunu ye ve bekle burada.

istanbul, sana bu gece biraz uyuz oluyorum.

16 Temmuz 2010 Cuma

ayrıca,

bu dizi güzel.

gerçekten güzel.
ben sana yalan söyler miyim blog?

20 Nisan 2010 Salı

home wreckers

how i met your mother'ın yayınlanan son bölümünde ağlayan insanım. meslek aşkı mı dersin, duygusallık mı bilmem.

tam geçen hafta "yeter artık bıktım daha da izlemem" demişken, bu hafta beni kendine tekrar bağladı.

son dakikalarında aklıma life as a house* isimli filmden şu cümleler aktı hatta:

i always thought myself as a house. i was always what i lived in. it didn't need to be big. it didn't even need to be beautiful. it just needed to be mine. 






*

18 Nisan 2010 Pazar

15 Nisan 2010 Perşembe

festival güncesi #5

bugün öyle dolu bir gündü ki.
başlangıcındaki yorgunluğum kış aylarından tanıdık gibiydi. biraz da her sabah ve her geceyarısı aynı toplu taşıma yolculuğunu yaşadığım için bıkmış bir haldeydim. "festival bitsin, 5 ay taksime gelmicem! yok, hatta avrupa yakasına adımımı atmıcam!" gibi bir ruh haline bile girdim. sırf uykudan bayılmak üzere olduğum için, evden yarım saat erken çıktım ki yavaş yavaş yürüyeyim. vapurda dinleyecek şarkı beğenemedim sonra. bütün şarkılardan sıkılan zavallı kız oldum. sigara içerken midem bulandı. üşüdüm. uykum açılmak bilmedi, ama canım kahve de istemedi. ne lanet gün bugün, uğursuzluk mu geldi nedir diye düşündüm baya baya.
sonra yine bana artık uzun gelmeye başlayan yolculuğumu tamamlayıp taksim'e vardığımda kendimi itekleyerek kahve, barış'a da gelince içer bence diye pellegrino aldım. sinepop'un girişinde tek başıma beklerken kahve ve lucky beni sevindirir gibi oldu. fakat sonra, bizimkiler'de abbas rolündeki amcayı kırmızı pantolon ve mavi mont ile görünce için için gülmeye başladım. lezbiyen vampirler'in girişinde görmeyi pek beklemiyordum zira. komik oldu bence.
yarım saat kadar bekledikten sonra barış beni yanıltmadı ve geldi. yanıltmadı derken, 30 saniye bile kalsa gelirdi ve yetişirdik, bir şekilde emindim. ya da barış'ı beklemeye çok feci alıştım, bilemiyorum. (barış, okumuyorsun ama olur da okursan bil ki, kötü bişey demedim valla iyi bişey demeye çalıştımdı ben. öptüms. )


ve lezbiyen vampirler başladı. istanbul'da geçen, almanca bir film. hemen bir cami görüntüsü ve ardından lezbiyen bir gece kulübü şovu ile girdik filme. bir retro bir retro ki sorma. ama o tadı anlatmam mümkün değil. o efektlerin, senaryo öğelerinin komikliği yaşanmalı. hatta aslında yaşadın ve biliyorsun, ben şu an anlatamıyorum.o yüzden "anlatılmaz, yaşanır.." klişesine sığınıyorum ki gönlümü ferah tutayım. evet, bencilim.



ben en çok erotizmi, en çok seksi bişeyi bu filmden bekliyordum ama inanır mısın festival boyunca izlediğim en masum filmlerden biriydi. gerçi bir noktadan sonra kafamda memeleri ve pipileri kategorize edebilecek arşive sahip olduğumu bu filmle anladım. ve bu arşivi bu festivale borçluyum. teşekkür ederim. gerçekten.

sonra tropikal tanrı dedik.
aslında onu demeden önce yine bir gezelim görelim dedik. aya triada'ya gidip ayin dinledik iki arada bir derede. evet, gerçekten bunu nasıl o araya sıkıştırdık ben de şimdi bakınca pek idrak edemiyorum. ayin dinlemek gibi bir amacımız da yoktu aslında, sadece şöyle bir bakıp çıkacaktık. kilisenin önünde durup "bu kilisenin dönemi şu, yok hayır şu" tartışmasını yaşarken yanımdaki insanı bir daha sevdim. "iyi ki varsın" dedim, sarıldım. o bişey demedi. öküz. o da sarıldı sağolsun ama bu esnada gözlüğüme çarpıp "gözlüğüne de nası koydum ehe ehe" dedi. (oku oku bunları.  yüzüne de söyledim. ayıp ayol.) oturup ayin dinledik/izledik. ben eleni, barış da yolanda koltuklarında oturuyorduk. bu kısmı da ayrı espriliydi, keşke oturup uzun uzun açıklamaya mecalim olsa. neyse işte biz bir hayli büyülendik, bir önceki günün de katkısıyla sanıyorum. (the calling izlemiştik, adam gibi okusan hatırlarsın.) 





sonra ayin bitti ve hadi tropikal tanrı dedik.

çok siyasi, ağır bir film bekliyordum ne yalan söyleyeyim. hem haiti'de geçiyor, hem başkandı diktatördü filan derken sürüklenmem zor olur sanıyordum. oysa ki en sessiz ve odaklanmış geçen filmim buydu. bir ara adam yavru köpeğe tekme attı diye hüngür hüngür ağladım, o ayrı. filmde adam en yakın arkadaşını öldürüyor, annesine iğrenç davranıyor, millet aç sefil vs ama ben adam yavru köpeğe tekme attı diye ağladım, bu apayrı.

gerçekten güç ve getirdikleri/götürdükleri ile ilgili daha sürükleyici bir senaryo olamazdı diye düşünüyorum. mekanları da ne güzel kullanmışlar, tebrik edilesi.





bir sonraki film için kadıköy'e yolculuk yapmak gerekti. ama biz arada yemek ve kahveyi ihmal etmedik. çok keyifli insanlarız çünkü. megalomanlıktan ölmüşüm ben sonra bi de, dimi?

ardından gainsbourg ve apayrı bir ruh hali geldi. akarak geldi hem de.




vie héroique. bu filme dair konuşmaya cesaret edemiyorum. eski sevgilimin tavsiyesi üzerine gittim ve eski sevgilimi gördüm gainsbourg'da. hatta eski sevgililerimi gördüm gibi. tuhaftı. arada bir obsesif gibi barış'ın omzunu koklamasam dikkatimi dağıtamaz ve bunalıma girerdim herhalde. (evet, bu da yeni film eşlikçisi hobim.) 


serge, tipik aşık olduğum adam modeli. bohem, sanat dolu, rengarenk ve genellikle her an her şeyi yapabilir ama öte yandan ne zaman ne yapacağı tahmin edilebilir. yine de emin olamazsın. aynı zamanda hem çok duygusal hem de çok duyarsız. nasıl başarır bunu bir insan bilmiyorum fakat var böyle insanlar. ve ben onları bulup seçip ayıklayıp aşık olurum genelde.

yine de kendimi kınamayı bıraktım bu filmden sonra. ne de olsa jane birkin de brigitte bardot da benden çok farklı değilmiş. erkekler konusundaki nihai kararları başarılıymış gerçi. benim nihai kararım muallak. belki de o kadar zamandan sonra aşık olduğum modeli kopyalayıp kendime yapıştırdım.

filmde biraz la vie en rose tadı vardı, biraz da geçmişi düşünürken rüyalarınla gerçekleri / gerçekte olanlarla senin gördüklerini karıştırdığın anların tadı vardı. hani böyle midene yumruk yemişsin de güvenli bir huzursuzlukla dolmuşsun gibi.

bana o kadar derinlerde bir yerden dokundu ki izlediğim şey, çıkarıp buraya getiremiyorum. parmağımın ucuna gelip bir anda takılıp kalıyor.

izle, izleme gibi önerilerde bulunmaya da cesaretim yok. kim nasıl etkilenir, hiç tahmin edemiyorum.


duygularım fazla karıştığı zamanlarda geldiğim hale geliyorum sadece. iki uçta gidip geliyorum yani. her şeyimle. 







je t'aime... moi non plus.

14 Nisan 2010 Çarşamba

festival güncesi #4

bu yazıyı yazmak için fazla yorgunum.
bascam fragmanı geçicem arkadaşım kusura bakma. zaten bence dediklerim sana pek bişey katmıyodur, bikaç gündür yorgunluktan saçmaladığımın ben de farkındayım.
napiym, hayatım tropik meyve tabağına bile benzetildi geçenlerde. iyiyim iyi.
filmlere dair söylemeden edemeyeceğim iki şey var:
sevgili ming-liang tsai, tamam surat'ı iyi düşünmüşsün aferin ama "fritz lang kim, metropolis ne" dediğin andaki atarımı uzun zamandır yaşamamıştım. nasıl biliyosan öyle ol, daha da bişey demem sana.
izlediğim filmlerin erotizmden gitgide pornoya kaydığını fark etmedim değil, yakında ya aseksüel olucam ya da çok ruh hastası bi insan olucam. bilemedim. yarın lezbiyen vampirler'e gidiyorum, ondan sonra belli olur bence.
en konuşulası gün bugündü ama, en konuşulası gün olduğu için beni çok yordu. 3 film 2 kitap. çekiştiricem bunları, not ettim. fragmanlarla başbaşasın şimdilik.

1) Çağrı - The Calling



2) Köpek Dişi - Dogtooth



3) Surat - Visage

12 Nisan 2010 Pazartesi

festival güncesi #3

efeniiim yine şahane filmler bişeyler izledim bugün.

ilk film, pardon belgesel, yoldaş modası idi. oyunculardan ikisi de konuk olarak gelmiş bulunuyordu. soru-cevap süreci beni benden aldı.

bana böyle nostaljik şeyler izletilmemeli aslında. bir süre kendimi 80lerin sonunda ve doğu almanya'da yaşıyor sanacağım. yarın saçımı o şekilde kestirme ihtimalim de bir hayli yüksek.

öte yandan, izlediğim en başarılı belgeseldi. yakında ntv'de izleyebilirsin sen de. o yüzden hiç bahsetmeyeyim, sadece ntv'de olduğunu öğrendiğin an koş ve izle. berlin duvarını yık, duş perdesinden kendine kıyafet yap, saçını kazıt, bir de içinde varsa gay ol.



ikincisi ise izleyip izleyebileceğim en ilginç filmdi. kadın, silah ve erişte. böyle bişey olamaz. çinliler delirmiş bence. 2 saat boyunca salonda arkadaşımın deyimiyle yatak sessizliği vardı. hep beraber kitlendik kaldık. kim kimi vuracak, birazdan kim ölecek, dişlek çinli adam ne diyecek gerilmeden bekledik. komedi ve gerilimi birleştirebilmişler ya, arabeskleşip "helal olsun" diyesim var. filmden erken çıkanlara ise diyecek tek bir lafım yok. hiç gelmeseydin festivale madem. kuntürsüzler! zıbıdılar! zındıklar! neyse.

tüm film tek bir gecede geçiyordu. bir ara gerçek zamanlı mı çektiler, tüm gece burada mıyız acaba diye düşünmeye başladık. (evet biz sinemada konuşuyoruz, ne var?) kadın haricinde tüm karakterler ölene kadar da o gece bitmedi. gecenin bitmesiyle film de bitti. kurgu, eski türk filmlerini andırmaya başladı bir noktada. neden bilmiyorum. saçma bir şekilde filmi çok sevdim, o da ayrı mesele.




şimdi halim olsa pek çok şey söylerdim bu konuda ama sadece bu festivaldeki film seçimlerini genel olarak barış'a bıraktığım için çok mutluyum. herhangi bir kafa karışıklığı ve buhran yaşamadan festivaldeki en güzel filmlere bilet almış oldum. 

ikinci filme kadar barış'la yaşlı karı koca gibi tartışıp, otobüse binince duygusallaşmamız da çok hoştu. *hıhı, buraya bişey yazdım sildim*


salı günü üç film dedikodusu ile geri dönecek insanım. öptüm.



4 Nisan 2010 Pazar

geçen festivalden aklımızda ne kaldı?

bu kadar film festivali dedikodusu yapmışken, biraz da nostalji yapasım geldi. geçen yıldan unutamadığım üç filmi seçeyim dedim. bu sefer o kadar göz yormayayım diye yalnızca hepsine dair önemli bir noktayla beraber fragmanlarını paylaşıyorum.

1) Maria Larsson's Eviga Ögonblick (Ölümsüz Anlar)


fotoğrafla ilgilenenlere bir uyarı: fotoğraf tutkunuzu/sevginizi/aşkınızı o kadar fazla tetikleyecek ki, filmi izledikten sonra bazı şeyler gerçekten çok farklı olacak.




2) Control Alt Delete

bilgi: ruhsal sağlığım yerinde. bence şaşırtıcı, komik ve ilginçti. beğendim.




3) Rumba

uyarı: seven çok sever, sevmeyen de sıkıntıdan delirip ölür türünden. (belli ki ben çok sevdim)





bir de şöyle bir şey var: silence... on tourne! çok güzeldi, ancak fragmanına ya da başka herhangi bir bilgiye ulaşamadım şimdi. türk filmi tadında ama o tadın ağdalı ve basit kurgusuyla dalga geçen mısır-fransa (yanlış hatırlamıyorsam) ortak yapımı bir filmdi. youssef chahine anısına yapmışlar. (evet, yusuf şahin de diyebilirdim, niye öyle dedim bilmiyorum) keşke bulabilsem de bir daha izlesem. bana o filmden kalan tek şey "i'm blinded by my genious!" kalıbı oldu. severek kullanmaktayım. bu filme bir yerlerde rastlayan olursa bana söylesin, olur mu?

festival güncesi #2 - mænd der hader kvinder

bir grande irish cream capuccino ve bir camel light'tan bildiriyorum.

sosyal bişeyler: festivalin tek yalnız günüydü bugün. çok güzel geçti. bir ara barış'a telefonla bağlanıp sordum: "biz niye tek başımıza vakit geçirmeyi bu kadar seviyoruz, yoksa kendimize aşık mıyız?"
hava muhteşemdi, tek başıma yürümek ve gün boyunca sadece içimden yorum yapmak çok eğlenceliydi. çıkınca ne yapacağıma da daha filme girmeden karar verdim ve hakikaten uyguladım da. normalde yanımda insanlar varken de canımın istediği şeyi yapabiliyorum, ama böylesi daha güzel ve rahattı. niye cidden? açıklaması olan varsa bana ulaşsın.

filme dair bişeyler: delilercesine izlemek istediğim ve bin türlü tuhaf tesadüf sonucu bileti elime geçen paris'te son konser'i uyuyakalarak kaçırdığımdan kelli biraz hüzünlüyüm. fakat ejderha dövmeli kız beni çılgına çevirip bıraktı.

öncelikle; yeni rüya, beyoğlu, sinepop ve atlas'ın salonlarından kesinlikle kat kat üstün olan bir salonda izledim filmi. kadıköy sinemasında. salonu berbat diye hatırlıyordum fakat bambaşka bir güzellikte geldi dünkü salonlardan sonra. abuk subuk bir koltukta oturmama rağmen perdeyi yine de şahane bir açıdan görebiliyordum. fakat film başladıktan sonra yıkıldım. çok da yıkılmadım aslında ama insanların tepkileri beni yıktı. film isveç yapımıydı ve ingilizce alt yazı ile türkçe alt yazı birbirine giriyordu. ingilizce alt yazı sapsarı ve kocaman olduğu için rahat okunuyordu, o yüzden pek sorun değildi benim için. öte yandan salondaki bir kitle delilercesine bağırıp alt yazıdan sorumlu olan zavallı iksv görevlisi teyzeye adeta işkence ettiler. bir noktada görevliler filme tuhaf bir zoom yaptılar ki sadece türkçe alt yazı görünsün. bu sefer de tüm görsel öğeler garip bir hale geldiği için geri kalan kitle sinirlendi. ben de bu kitleye dahilim, sesimi çıkarmadım gerçi. sürekli bir kavga gürültü vardı filmin ilk yarım saati boyunca yani.

teknik saçmalıkları bir kenara atacak olursam (ki tersi mümkün değil) film muh-te-şem-di. beklentilerimin çok üzerindeydi. bir roman uyarlaması olduğunu biliyordum, bu yüzden beklentilerimi düşük tutmuştum sanırım.oysa ki stieg larsson'a bayılıyorum. bir de ismi biraz ön yargı yaratmıştı bende, ne yalan söyleyeyim. sebebini açıklayamıyorum tabi, sadece öyle işte.

kurgu "başarılı" kelimesini solda sıfır bırakacak bir kurguydu, karakterler ise -özellikle lisbeth ve harriet- ağzımı açık bırakacak karakterlerdi.

yine filmden pek fazla bahsetmemeyi tercih ediyorum, çünkü ben bu kadar anlatılan bir şeyi oturup da izleyemiyorum. içimden gelmiyor. okuyanlar arasında da öyle biri varsa bu filmden boş yere mahrum bırakmak istemem. çünkü bence mutlaka izlenmeli -eğer o kadar cinsel iğrençliğe mideniz dayanacaksa ve nazilere karşı sempati duymuyorsanız.

öte yandan tarafsız bir izlenim iletmek amacıyla fragmanını buldum da geldim yine:

festival güncesi #1

merhaba festivalin ilk gününün gecesinin son saatleri. ıah.

bugüne lars von trier ile başladım efendim. suç unsuru. görsel orgazm yaşadım resmen. o upuzun filmin her karesini al, bana ayrı ayrı gösterip de ki bu bir fotoğraf de. aman derim oh yes derim, daha ne diyeyim. böyle dandik yorumlar yapıyorum şimdi kafam ve görselim çöktüğünden dolayı ama çooook güzeldi film. ardından ana isimli kore yapımı bir cinayet filmiyle devam ettik güne, tam oldu. fakat koreliler... iyiler.

amaaa benim bahsetmek istediğim esas şey, günün 3. filmi olan çöpcinsel. belgesel mi desem, çekip bitirip montajdan önce getirip bize izletmişler mi desem ne desem bilemiyorum. filmin 10. dakikasından itibaren insanlar koşarak (evet ciddi ciddi koşarak) salonu terk etmeye başladılar. fakat biz tabi ki yine takıntı gibi, şey gibi oturduk kaldık. bir noktada iki iksv görevlisi de, bu insanlar neden gidiyor merakıyla gelip bizle filmi izlediler. şimdi konumuz şu, çöplerle ağaçlarla bişeylerle sevişiyor bu insanlar. bildiğin sevişiyorlar yani. görmediğim orgazm, pipi, kuku, popo, meme çeşidi kalmadı zaten bugün. her filmde ayrı bi cinsel coşkunluk vardı da, bunda resmen beraber yaşadık. hatta o kadar iğrenç bi cinsellik öğesi vardı ki, bi ara tunç'a dönüp "cinsel hayatım bitti artık, biliyosun dimi" dedim. gayet de ciddiydim. ve gecenin sonunda itiraf ettiklerine göre aramızdaki erkeklerinde 2506454 kilo olan zenci kadının her detayını 15 dakika kadar inceledikten sonra ömür boyu hatırlayacakları bir anıları olmuş. cinsel çöküş. 
filmin şiddet öğesini de şu kesitle örneklesem yeterli olur bence: kadın, çocuğa bir şaka öğretiyor. şaka şu; elmanın içine bir adet jileti gömüyorsun. derinlere ama. sonra gidip arkadaşına elmayı ikram ediyorsun. arkadaşın elmayı ısırdığı zaman da... hahaha! böyle bişey. sonra bu 10 yaşlarındaki şişman çocuk oyuncak bebeğin kafasına poşet geçirip tecavüz ediyor, kahkahalar eşliğinde. bu arada - çocuk, ürkütücü bir derecede "benim olucak fıstık, binicem üstüne vurcam kırbacı" çocuğuna benziyordu.
filmin sonuna doğru salon o kadar boştu ki, madmen'den kafamda kalan sinemada sigara içme aktivitesini hayata geçirsem mi diye düşünmedim değil. sonra bir şekilde biz filmin sonunu kaçırmayı başardık, tunç beni dürtüp "bitti!?" dediği an ben "AAA BİTTİ!" diye istemsiz bir haykırışta bulundum. salonda kalan 5-6 kişi de pek güzel dalga geçip güldüler halime. yine de enteresandı ama biliyorum ki kimse izlemeye tenezzül bile etmez. (çeviren: küçük mücahit. true story)

bu 3 filmden sonra adeta sapıklaşmış bir insan grubuna dönüşmüş halde karpuz kabuğundan gemiler yapmak'a gittik. kültür şoku oldu çöpcinsel'in üzerine. nihayetinde, günün 1.si suç unsuru, 2.si de bu filmdi. 

görsel olarak gerçekten çöktüğümüz için, son film de bittikten sonra yarım saat kadar beyoğlu sinemasının önünde kitlenip sigara içmişiz. ne konuştuğumuzu bile bilmiyorum şu anda. işin tuhaf tarafı, tüm günü 5 sigara ve 3,5 litre su tüketerek geçirmiş olmam. arada yediğim saçmalıklar mühim değil de, su ve sigara dengesizliğim beni benden aldı şimdi düşününce. zira upuzun filmlerde hep o suyu hatırladım ben. hep ama.

ve taksime dair en nefret ettiğim şeyi de bugün buldum: trt binasının yanındaki otoparkın giriş-çıkışı. ceza, bela, hepsini diledim bu gece oraya. yanımdaki erkek arkadaşım korkuyordu adeta, ben varım diye bi sevindi filan. ama bir otoparkın içinde kestaneci, tinerci, çiş kokusu, karbondioksit - bunlar ne arar? niye? 2 metre tavan mı olur? onlar ne biçim rampalar, nereden nasıl gidiliyor hiçbir şey de belli değil. bir noktada "tamam evet çıkamayacağız, bu gece buradayız herhalde" dedik. köprü trafiğinden daha iğrençmiş, bu ne. 

öte yandan bugüne kadar şarjı olmayan insanlara o kadar çemkirip ihmalkarlıklarından dem vurmuşken, bütün gün şarjım yoktu ve dünyadan koptum. bir hayli zormuş, ama insan unutabiliyormuş cidden. özür dilemeyi bir borç bilirim, artık kimlere çemkirdiysem hep üstlerine alınsınlar bunları. 

gözlerimi kapatmazsam yarın tümüyle iptal olacaklar ve 2 film boşa gidecek. sanki çarşamba büyük büyük dedemin jürisi var, git, ya git, git be!


~

ps:

çöpcinsel'in fragmanını bile buldum sana.

Web Analytics Real Time Web Analytics