8 Nisan 2010 Perşembe

i was born in a hurricane

scorpions - sting in the tail. bu albümü bugün edinip dinledim ve çok sevdim.
albümün çıktığını hatırlattığı için hazal'a teşekkürler.(dünyadan çok hızlı kopmuşum yine)
şarkıların isimlerini listeleyip tek tek yorum yapmak istemiyorum şu anda. fakat lorelei, turn you on ve sly tamamen eski scorpions şarkılarının tadında.
o kadar sevdim ki bu albümü, belki devamı olmayacağını bildiğim içindir ama olsun. sevdim işte.

bu arada, sly'ın başını dinledikten sonra resmen "let me take you far away" diye başlayacakmış gibi geldi. haksız mıyım? tabi ki aynı değil ama, inanılmaz benziyor.

mesela bak girişleri dinle bi:
sly: http://fizy.com/s/1g595u
holiday: http://fizy.com/s/1535uu

dimi ama?


neyse efendim. 2 ekim 2010'da o konserde sahne önü biletim ile bulunacağım. herkes gelsin izlesin istiyorum içten içe. ne de olsa son tur.

kafası yeni gelmiş

sonraki bölümün konusu diye kakaladığım şeyi yazmak zorunda hissediyorum. oysa başka bişeyden bahsedesim var.

neyse sırf öyle dedim diye bi bahsediym. şimdi bi çocuk var bizim bölümde, lisedeyken şirin bulduğum bi çocuğa inanılmaz benziyor. okulun ilk zamanları o mu değil mi diye anlamaya çalışarak yüzüne kilitlenip bakıyodum bazen. bi süre sonra da hoş olduğuna karar verdiğim için aynı şekilde kilitlenmeye devam etmiştim. ardından unuttum ve geçti gitti tabi ki. fakat bu yıl çocuk resmen baba göbeği diye tabir etmeyi tercih ettiğim yusyuvarlak göbekten edinmiş. böyle bildiğin bi top gibi bişey duruyo çocuğun göbeğinin yerinde. bi de enine çizgili tişörtler giyiyor genellikle. çocuk sen kilitlen yüzüme bak bak bak. delirtti beni. bi git ya. zaten kırmızı marlboro içiyosun, hiç sevmem kırmızı marlboro içen erkeği. kot montu var bi de. kot mont öldü artık, lütfen giymeyin. tamam biliyorum geri getirmeye çalışıyor mango filan ama... yakası bej kürklü kot mont ise hiç ama hiç olmuyor. beni görüyosun, pembe pantolonlu, yeşil tişörtlü, lacivert hırkalı garip güneş gözlüklü bi insanım. ya da kapkara gelip dikiliyorum orada. ama hiçbi zaman kot montla görünmedim. alakamız var mı acaba? sevgili baba göbeği, bırak bi.

kot montlular kendi aralarında bir dernek filan oluşturup birbirleriyle takılsınlar sadece.

7 Nisan 2010 Çarşamba

mimarlığın temelleri - 1

Uyanık geçen 38 saatte yapılacak en iyi şeyler nelerdir?
  •           Browni yemek.
  •           Pringles ve eticin’i yan yana görünce “ay kötü anısı var” deyip biraz başkalarının hakkı olan browniyi de yemek: duygu sömürüsü sanatı. (sinsiyim!)
  •          Sigara içmek.
  •          Mentollü sigara içmek.
  •           Sevilen bir erkek cinsi arkadaşa “böhü desem anlar mısın derdimi” diye mesaj atmak (arıyor sonra, eğlenceli)
  •           Beraber proje yaptığın arkadaşlarına atarlanmak (dinç tutuyor, ayakta tutuyor)
  •           Tatlı hayat izlemek (sabah 7 civarı veriyorlar tv8de)
  •           Elmalı votka koklamak. (ama sadece koklıcan bak, abartma. Yüzsüz müsün.)
  •           Sızan arkadaşının ağzının 5 metre açık olduğunu gördüğün halde gülecek ya da dalga geçecek enerjinin bile olmadığını fark edip yarı açık gözlerle mouse’a tıklamaya devam etmek.
  •           “olum bu paftaya fotoğraf yakışmıyo, yoksa başka sorunu yok” demek
  •           “sabah 8.30da scanletmeye gitcez ya bunları, bi o kaldı yoksa bitti benimki” demek
  •           “şimdi kaç pafta oldu” demek ve “hiç, hepsi yarım” cevabını almak
  •           İki kişilik dana kadar yatağı gördüğün anda uykunun ani bir ön sevişme haliyle sana yapışması fakat elinin tersiyle itip mouse’a tıklamaya devam etmek.
  •           “Ben bi sigara içmezsem şimdi bişey yapamıcam” cümlesini ne kadar sık tekrarladığını fark etmek.
  •           “Jay Leno late night show sözde, saate bak, birazdan seda sayan başlayacak – bazı şeyler için ne kadar geç kaldığımızı sen düşün.” cümlesini arkadaşından duymak, gidip hemen başka bi arkadaşına satmak.
  •           Okula gitmeden bir küçük duş alabileceğine öylesine naif, öylesine saf bir şekilde -okula gitmen gereken saate yarım saat kadar bir süre kalana dek- inanmak.
  •           “Ben 1 saat uyucam” deyip koltuğa oturmak, oturduğun anda arkadaşının “FOTOŞOP KAPANDI HER ŞEY GİTTİ” diye çığlık atması, uyanmak, yavaşlayan fotoşop ile 30 dakika kadar adrenalin fırtınası yaşamak, nihayetinde paniğin yersiz olduğunu anlamak ve “en azından yarım saat uyucam” diyip gözlerini kapatmak, tam daldığın anda telefonun çalması ve uyanmak. Nihayetinde uykudan yana şansına küsmen gerektiğini kabul edip sandalyeye geri dönmek ve mouse’a tıklamaya devam etmek.
  •           Ozalitçideki muazzam sırayı öngörmek ama bu konuda hiç ekstra bir çaba göstermemek (misal; kesinlikle erken gitmemek, hep diğerleriyle aynı saatte gitmek. Hatta ne aynı saati, 5-10dk geç gitmek ve sıraya kalmak)
  •           Jüri sırası gelene kadar grup arkadaşlarınla kan davalı gibi olmak. (hırs için şart efendim, valla bak)


Uyanık geçen 38 saatten sonra yapılacak en iyi şeyler nelerdir?
  •           Jüriye kadar arkadaşlarının burun kıvırdığı, bin türlü laf ettiği paftanın jüride tek beğenilen pafta olması ve mütemadiyen çalışmıyor muamelesi gördükten sonra en çok senin konuşup 1 değil 2 değil 3 değil 4 değil 5 jüri üyesini de kendine hayran bırakman. (Bu hep olmaz, bu en bi güzeli.)
  •            “Yemek mi yesek yahu” deyip civardaki tercihen barzo bir mekanda kumpir yemek ve o son karbonhidrat darbesiyle iyiden iyiye sarhoş olmak.
  •           Göçebe hayatını sona erdirmek ve evine gelmek.
  •           Evine gelirken yolda sızmak.
  •           Bütün gün boyunca “eve gittiğim gibi uyucam“ deyip, eve gelince uzun bir duş alıp “bi internet dünyasında olan bitene göz gezdireyim ayol” demek
  •           Oturup aptal salak, alakalı alakasız, karman çorman maddeler yazmak. Çayının sonunu içmek. Sigaranı söndürmek.
  •           Cuma günü gireceğin vizenin tüm hayatın içinde ne kadar minik bir şey olduğunu düşünüp çalışmayı son geceye bırakmaya net bir şekilde karar vermek.
  •           UYUMAK.  (Ve uyumak için nereden baksan 14 saatinin olması. )



sonuç: jüri süper geçti ama çok uykum var be blog. nassın eyisin demeye geldimdi.gidiyorum. 


bir sonraki bölümün konusu:
geçen sene hoş kategorisinde olduğundan dolayı dikkatimi çeken bir erkeğin, bu yıl baba göbeği yapmasının ardından bana karşı bir ilgi beslemeye, büyütmeye başlamasına ve beni gözaltına almasına dair iticilikler.

6 Nisan 2010 Salı

çığlık - 324



SİNİRİM SIKIŞTI!



5 Nisan 2010 Pazartesi

oldu o zaman

sabaha doğru uçarcasına gidilen bir saat dilimi 03.30 ve sonrası. adeta 5 dakika gibi bir süre geçti sanıyorken bir bakıyorum 30 dakika geçivermiş. çok garip bence. üstelik bu, çılgıncasına meşgul olsam da böyle bomboş otursam da böyle.
üstelik bu aralar biraz kaşınıyorum.
nasıl yani?
şey yani- kaşınıyorum işte daha ne diyeyim.
türlü çeşit sabahlıyorum.
yorgunluktan ölerek de gelsem eve, buralarda kitlenip kalıyorum. "65'ten beri burdayım ben" tadında bir insan oldum.
hafta içi saatler ortalama 20.00'ı, hafta sonu ise ortalama 01.00'ı gösterdiği andan itibaren adeta bilgisayarın önündeki (şu anda oturmakta bulunduğum) koltuğun bir parçası oluyorum. öyle bir manevi bağ kurmuşuz ki, kesinlikle kalkasım gelmiyor. koltuğun yanına bir küçük lazımlık bakmaya başlayabilirim her an.
geçen anneme "noğlur bilgisayarın karşısındaki koltuğu atalım ben oraya kanepe alıym, en azından love seat alıym!" diye yakarırken buldum kendimi. iyice keçileri kaçırdım diye kendimden korkup sustum sonra.
neyse.

şimdi de aklıma tuttu ne geldi bil bakalım. ilk okuldayken çok yaygın olan "doğduğumuzda 1 yaşında mıydık 0 yaşında mı? kıhkıh" geyiği. o neydi ya? doğduğumuzda 1 yaşında olmamız gibi bir şey mümkün mü? o içerideki 9 ayı nereye sayıyoruz mu diye düşünüyorlardı diyeceğim de, ilk okul çağındaki çocuk bunu düşündüyse ve o sayısal zekaya sahipse helal olsun. nereden çıkmış ki o geyik? öğretmenlerin bile klasik esprisiydi bir aralar. nasıl bir işkence türüdür bu? bir hayli gecikmeli sorguluyorum bunu, evet.

bu arada bugün ayça şunu fark etmemi sağladı: evet, eskiden çağrı atıyorduk vs haha hoho ama artık kontör atmak bile tarih oldu. bugünleri de gördük. kontör falan yok artık. bir de kafam basmıyor, şimdi ben oturdum hesap makinesini de aldım elime filan hesapladım ciddi ciddi: böyle biz iki katından fazla ödüyoruz konuşmamıza. 15 dakikası 2 kontör meselesi gitti, 10 dakikası 0.50tl meselesi geldi. ben işin içinden çıkamadım. trcell'i de tamamen terk edip avea'mı faturalıya taşıyayım diyorum. ya da çekip vodafone diyarlarına gideyim. bilemedim. vodafone ucuz ama kullanıcı profili sakat. kullanıcı profilini geçtim, kullanıcısı zaten varla yok arası. tabi benim etrafımda bu böyle. herkesi birden ikna edeyim şöyle topluca vodafone'a geçelim bence. bizim salonda çekmiyor vodafone, ama önemli değil.

her şey çok değişiyor blog, kaldıramıyorum ben. önce milyonlardan sıfırları attık bi ona alışmaya çalıştım. sonra ytl'ye kanım kaynadı dedim "yettale" diye lakap bile taktım ama y gitti tl kaldı. öyle bi soğuk oldu. sonra o yetmezmiş gibi tüm paraları da değiştirdiler, kaldım elimde eski paralarla. bakkal amca bile kabul etmiyor. bir de 1 kuruşlar var ki, evlere şenlik. hiçbir işe yaramıyor ama nedense cüzdanım onlarla dolu. ben de param var sanıyorum salak gibi. 200lük banknot var sonra, o ne mesela ben çok az gördüm ondan. babamın cebinde gördüm hep, hiç kendi cebimde öyle bi dünya yok. ara sıra 100lük banknot uğrayıp geçiyor. birkaç saat ömrü var onun da zaten.

türkiye nereye gidiyor blog, ne olacak bu ülkenin hali sorarım sana.
yok yok sormam, şaka yaptım.
memleketi biz mi kurtarıcaz ayol?
da demiyorum tabi.
bu konuda bi yorumum yok.
olsa da sana söylemem.
ne sandın olum.
telefonlar dinleniyo!
tabi.
evet.
uyusak mı?

4 Nisan 2010 Pazar

kafama takılsın dimi?

geçen festivalden aklımızda ne kaldı?

bu kadar film festivali dedikodusu yapmışken, biraz da nostalji yapasım geldi. geçen yıldan unutamadığım üç filmi seçeyim dedim. bu sefer o kadar göz yormayayım diye yalnızca hepsine dair önemli bir noktayla beraber fragmanlarını paylaşıyorum.

1) Maria Larsson's Eviga Ögonblick (Ölümsüz Anlar)


fotoğrafla ilgilenenlere bir uyarı: fotoğraf tutkunuzu/sevginizi/aşkınızı o kadar fazla tetikleyecek ki, filmi izledikten sonra bazı şeyler gerçekten çok farklı olacak.




2) Control Alt Delete

bilgi: ruhsal sağlığım yerinde. bence şaşırtıcı, komik ve ilginçti. beğendim.




3) Rumba

uyarı: seven çok sever, sevmeyen de sıkıntıdan delirip ölür türünden. (belli ki ben çok sevdim)





bir de şöyle bir şey var: silence... on tourne! çok güzeldi, ancak fragmanına ya da başka herhangi bir bilgiye ulaşamadım şimdi. türk filmi tadında ama o tadın ağdalı ve basit kurgusuyla dalga geçen mısır-fransa (yanlış hatırlamıyorsam) ortak yapımı bir filmdi. youssef chahine anısına yapmışlar. (evet, yusuf şahin de diyebilirdim, niye öyle dedim bilmiyorum) keşke bulabilsem de bir daha izlesem. bana o filmden kalan tek şey "i'm blinded by my genious!" kalıbı oldu. severek kullanmaktayım. bu filme bir yerlerde rastlayan olursa bana söylesin, olur mu?
Web Analytics Real Time Web Analytics