arabada, önde somer ve tunç'un oturduğu
arkada dilara ve benim oturup bağıra bağıra love is war söylediğimiz günü istiyorum
tunç'u her nedense cevahir'in önünden almıştık
sarıyer'den veya garipçe'den dönerken.
tam tunç arabaya binerken across the universe çalıyordu,
sonra love will keep us alive çaldı.
sonra love is war.
bir sabah somer ve dilara beni okuldan kaçırdığında,
overload çalıyordu.
skipping school, gotta walk for air
i just had to get out of there
i'm on overload in my head
hippie car dediğimiz -somer'in sürekli babasından kaçırdığı araba,
bu yılki one love da dahil olmak üzere
yaşanmışlık listesi mi artık neyse, orada çok başlardasın.
hani öyle ki, tutup da turuncu köfteci minibüsü alsam
arkaya minderler falan atsam
durmadan gezsek
yok, aynı olamaz
yaklaşamaz bile.
ve ben hepsini nasıl bu kadar detaylı hatırlayabiliyorum.
bazen beynimi açıp içine bakasım geliyor,
daha başka neler vardı diye.
nostaljibirkiiüç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nostaljibirkiiüç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Mart 2011 Perşembe
4 Şubat 2011 Cuma
4
fazla yer işgal etmemek böyle aptal slaytvari.
liseyi hep özlüyorum da, arada bir böyle beklenmedik patlamalar yaşıyorum.
alakasız ve eksik fotoğraflar. ama hepsi anlamlı aslında.
özledim.
gripin dinledim resmen, sonra da vega. bakalım.
özledim.
özledim.
bunlar hep
dostlar,
nostaljibirkiiüç
2
diamonds
21 Ocak 2011 Cuma
arada bi yazasım gelen depresif bulutlu seylerden
biriyle arkadaşlığım bittiğinde, ne bileyim herhangi bir türlü ilişkim bittiğinde ilk tepkim ya ölümüne üzülmek ya da ölümüne sinirlenmek oluyor. ardından, ciddi ciddi duygusuz ötesi bir döneme giriyorum. uzunca bir dönem. asla ama asla umursayamıyorum o insanın dünyadaki varlığını. ekstra bir eğlence haliyle hayatıma devam ediyorum.
dilara hep şaşırıyor hatta bu konudaki duyarsızlığıma, "nasıl üzülmezsin nasıl bu kadar da umursamayabilirsin" diye çıldırdığı bile oldu belli noktalarda. ama bir insan beni kırdıysa, beni bıraktıysa eğer -ben açıkça onun benim için önemini belirttiğim bunu ona bağırdığım halde gittiyse kesinlikle ilgilenemiyorum o kişinin akıbetiyle.
ta ki onca zaman sonra rüyalarımdan fırlamaya başlayana dek.
bu ilk adım. eğer rüyalarıma girmeye başladıysa -enerji midir nedir anlamadım- o insanla ilgili bir şeyler de yavaş yavaş karşıma çıkmaya başlıyor. bazen iş çığırından çıkıyor ve direk o insan karşıma çıkıveriyor, pat diye.
sevmiyorum. hayatıma geri almak istemediğim, bir daha görmek istemediğim bir insanın geçmişteki halini ve o zamanları özlediğim kısa-uzun kesik kesik anları hiç sevmiyorum.
onun da beni özleme ihtimali de var ya-nefret ediyorum. çünkü ne bileyim işte, sadece üzücü.
dilara hep şaşırıyor hatta bu konudaki duyarsızlığıma, "nasıl üzülmezsin nasıl bu kadar da umursamayabilirsin" diye çıldırdığı bile oldu belli noktalarda. ama bir insan beni kırdıysa, beni bıraktıysa eğer -ben açıkça onun benim için önemini belirttiğim bunu ona bağırdığım halde gittiyse kesinlikle ilgilenemiyorum o kişinin akıbetiyle.
ta ki onca zaman sonra rüyalarımdan fırlamaya başlayana dek.
bu ilk adım. eğer rüyalarıma girmeye başladıysa -enerji midir nedir anlamadım- o insanla ilgili bir şeyler de yavaş yavaş karşıma çıkmaya başlıyor. bazen iş çığırından çıkıyor ve direk o insan karşıma çıkıveriyor, pat diye.
sevmiyorum. hayatıma geri almak istemediğim, bir daha görmek istemediğim bir insanın geçmişteki halini ve o zamanları özlediğim kısa-uzun kesik kesik anları hiç sevmiyorum.
onun da beni özleme ihtimali de var ya-nefret ediyorum. çünkü ne bileyim işte, sadece üzücü.
bunlar hep
kişiselmeseleler,
nostaljibirkiiüç
0
diamonds
31 Ekim 2010 Pazar
bilmiyorum
// kendin için bir şey yapacağında veya yapmak istediğinde 40 kere düşünüyorsun ya bazen. 40 kere düşünüp yapmayabiliyorsun o çok istediğin şeyi. 'aman boşver ya' deyip geçebiliyorsun. zorluk derecesi değişir tabi.
fakat
sevdiğin biri
çok sevdiğin biri
istediğini şakasına bile söylese hemen yapıyorsun.
göz kırpma süresiyle eş değer bir zaman aralığında yapıyorsun.
çok ilginç bence.
az önce yaptım ben.
altında aranacak bir şey yok ama, cidden. sırf gizem italya'da diye scorpions konserine gitmek asla ama asla içimden gelmediği zamanki gibi işte. son konsermiş, yıllardır benim için ne denli anlamlar yüklenmiş hiç de umursayamadım. vaktiyle alelade bir konserlerinde, şu dünyada o konseri en anlamlı hale getirebilecek iki insanla birlikteydim. o yetti.
// geçen seneye kadar, 'tamam artık bunu da yaşadım, ölebilirim. sorun yok bence.' diyebileceğim çok fazla şey yaşadım. mutluyum.
// bugün gidip karşısında durdum. elimdekileri yere bıraktım ve karşısında sadece durdum. baktım. girişin her yerinde bir sürü ben vardı, çeşit çeşit. yanımda bir sürü başkaları da vardı. ilk defa gözlerim dolmadı. gülümsedim. elim telefona gitti her zaman olduğu gibi, pek çok insan vardı aranabilecek. bi daha gülümsedim. telefonu çantama geri koydum. bu sefer hep ilk sevgilimle oturduğum merdivenin önünden geçip yazılar hala orada duruyor mu diye kontrol etmeyi unuttum. bir daha karşılaşacağımızdan her zaman emindim. bugün fark ettim, belki de karşılaşmayacağımızı. yine gülümsedim. yürümek için seçtiğim yol, seneler öncesi bir 18 aralıkta -yani onunla ikinci günde- onun yanına giderken yürüdüğüm yoldu. o 18 aralık saat 07:15'inde aklımdan geçen şeyleri, kalbimdeki son derece garip çarpıntıyı, saçımı nasıl yaptığımı, üstümde ne olduğunu, hangi ayakkabıyı giydiğimi, hangi çantamı taşıdığımı, çantanın içindeki saçma sapan şeyleri, sürdüğüm lipstickin rengini, havanın nasıl olduğunu, kaç kilo olduğumu, hangi parfümü kullandığımı akıl almaz bir netlikte hatırlıyorum. düşün ki, onu ve ona dair olanları ne denli net hatırlıyorum. hafızamın tüm kapasitesini böyle şeyler için o zamanlar kullanıp bitirmişim gibi geliyor bazen. o yıllara dair her detay beynimin içinde kategorilere ayrılmış bir biçimde mevcut. bir imge yetiyor, hooop hepsi burada.
_hep diyorum blog, senin yanında çok rahatım. çağrışmaya başladığım zaman duramıyorum. ama yine de bugün kendimle konuştuklarımı sana bile anlatmayacağım.
// yakın tarihli, misal yaz ortasında çekilmiş fotoğraflara bakarak duygusallaşmaktan pek hoşlanmıyorum.
// bugün armani code ile arama mesafe koyup başka bir parfüme yelken açtım. bu davranışım bana 180 liraya mal oldu. biraz sarsıldım.
fakat
sevdiğin biri
çok sevdiğin biri
istediğini şakasına bile söylese hemen yapıyorsun.
göz kırpma süresiyle eş değer bir zaman aralığında yapıyorsun.
çok ilginç bence.
az önce yaptım ben.
altında aranacak bir şey yok ama, cidden. sırf gizem italya'da diye scorpions konserine gitmek asla ama asla içimden gelmediği zamanki gibi işte. son konsermiş, yıllardır benim için ne denli anlamlar yüklenmiş hiç de umursayamadım. vaktiyle alelade bir konserlerinde, şu dünyada o konseri en anlamlı hale getirebilecek iki insanla birlikteydim. o yetti.
// geçen seneye kadar, 'tamam artık bunu da yaşadım, ölebilirim. sorun yok bence.' diyebileceğim çok fazla şey yaşadım. mutluyum.
// bugün gidip karşısında durdum. elimdekileri yere bıraktım ve karşısında sadece durdum. baktım. girişin her yerinde bir sürü ben vardı, çeşit çeşit. yanımda bir sürü başkaları da vardı. ilk defa gözlerim dolmadı. gülümsedim. elim telefona gitti her zaman olduğu gibi, pek çok insan vardı aranabilecek. bi daha gülümsedim. telefonu çantama geri koydum. bu sefer hep ilk sevgilimle oturduğum merdivenin önünden geçip yazılar hala orada duruyor mu diye kontrol etmeyi unuttum. bir daha karşılaşacağımızdan her zaman emindim. bugün fark ettim, belki de karşılaşmayacağımızı. yine gülümsedim. yürümek için seçtiğim yol, seneler öncesi bir 18 aralıkta -yani onunla ikinci günde- onun yanına giderken yürüdüğüm yoldu. o 18 aralık saat 07:15'inde aklımdan geçen şeyleri, kalbimdeki son derece garip çarpıntıyı, saçımı nasıl yaptığımı, üstümde ne olduğunu, hangi ayakkabıyı giydiğimi, hangi çantamı taşıdığımı, çantanın içindeki saçma sapan şeyleri, sürdüğüm lipstickin rengini, havanın nasıl olduğunu, kaç kilo olduğumu, hangi parfümü kullandığımı akıl almaz bir netlikte hatırlıyorum. düşün ki, onu ve ona dair olanları ne denli net hatırlıyorum. hafızamın tüm kapasitesini böyle şeyler için o zamanlar kullanıp bitirmişim gibi geliyor bazen. o yıllara dair her detay beynimin içinde kategorilere ayrılmış bir biçimde mevcut. bir imge yetiyor, hooop hepsi burada.
_hep diyorum blog, senin yanında çok rahatım. çağrışmaya başladığım zaman duramıyorum. ama yine de bugün kendimle konuştuklarımı sana bile anlatmayacağım.
// yakın tarihli, misal yaz ortasında çekilmiş fotoğraflara bakarak duygusallaşmaktan pek hoşlanmıyorum.
// bugün armani code ile arama mesafe koyup başka bir parfüme yelken açtım. bu davranışım bana 180 liraya mal oldu. biraz sarsıldım.
bunlar hep
kişiselmeseleler,
nostaljibirkiiüç
0
diamonds
30 Ekim 2010 Cumartesi
dear, I fear we're facing a problem...
love me love me
say that you love me
fool me fool me
go on and fool me
love me love me
i know that you need me
i can't care about anything but you
http://fizy.com/s/1lsbx3
say that you love me
fool me fool me
go on and fool me
love me love me
i know that you need me
i can't care about anything but you
http://fizy.com/s/1lsbx3
bunlar hep
işitselşeyler,
nostaljibirkiiüç
0
diamonds
5 Temmuz 2010 Pazartesi
neverland
küçükken bi ara odanın içinde çadır kurmaya kafayı takmıştım. bikaç tane çarşafı birleştirip odanın tavan ölçüsünün yarısının seviyesine tutturuyodum ve al sana çadır. çadır kuramadığım zaman ise gardırobun içini boşaltıp kapısına bisiklet zili takıp içeride oturuyordum. evin bir ucundan diğer ucuna uzanabilen iki telefonum da vardı, onlarla konuşmaya bayılıyordum. tabi ki bir ucunu çadır kurduğum odaya öbür ucunu da anneme filan bırakıyordum. annemi arayıp pasta istiyordum mesela, al sana "bugün bişey yapamadım dışardan istedim" mantığı... hiçbirini yapamasam yatağımın içine girip fener yakıp oturuyordum. bir de çok şahane bi arkadaş grubum vardı. ama hayali. birinin adı yamaç'tı çok iyi hatırlıyorum, en iyi arkadaşım oydu. bi de sandviç ağacı vardı oturma odamızda. özünde o uzun lambalara pastane sandviçleri bağlıyordum tabi. en sevdiğim şarkı da barış manço-kara sevda idi. bi de kıbrıs'a gittiğimiz dönemde sigara şeklinde çikolatalar bulmuştum, böyle baya sigara paketinin içinde 10 tane sigara vardı ama tütün yerine çikolata koymuşlar kağıdını yırtıp yiyosun filan. onlardan da stoklamıştım. limitsizce tüketiyordum. tüm bu kurgum tam olarak ne zaman sona erdi asla hatırlamıyorum işte.
sonuç: gayet de çocukluk hayalim olan hayata kavuşmuşum. hayali arkadaş grubum şu andaki sahici arkadaşlarımla örtüşüyor gibi, çadırdı dolaptı dersen odam yeterince özel bir alan ama illa bişey mi yaratasım var? oturup çizerim ve bir gün bunların uygulanışını da görürüm diye inanıyorum. sigara desen ohoo. telefon desen susmak bilmiyor. dışarıdan yemek istemek desen o da ok fine. kara sevda aç çocukluğumda keşfettiğim dansın aynısını da yaparım sana. hayatım hep aynı yani. FML.
fakat, asla gerçekleşmeyen iki şey var:
1- günlerce oturup gözlerimi kapatıp elime yukarıdan sihirli değnek düşmesini bekledim -ki oyuncaklarımla aynı boyuta gelip beraber oynayabileyim. ilk amacım buydu. günlerce öyle oturup beklerken düşününce sihirli değnek düşüncesi daha da çekici gelmeye başladı tabi. hiç böyle bişey olmadı. gerçekten uzun süre boyunca her gün bekledim.
2- peter pan en büyük aşkımdı... onun gibisini hiç bulamadım. (normal olarak)
peter pan bugün gelse, neverland'e gidelim dese hiç düşünmeden peşine takılır giderim. çok ciddiyim.
bunlar hep
nostaljibirkiiüç
0
diamonds
12 Haziran 2010 Cumartesi
80lerde ne yapıyordum?
komikmişim he. özellikle komşu teyzenin kucağındaki halim baya iyi. işte şu an neyin kafasını yaşıyosam o günlerde de aynı şeyin kafasını yaşıyomuşum. 2. fotoğraftaki saçımla şu anki saçım da resmen aynı. ehehehoh
bunlar hep
nostaljibirkiiüç
3
diamonds
5 Nisan 2010 Pazartesi
oldu o zaman
sabaha doğru uçarcasına gidilen bir saat dilimi 03.30 ve sonrası. adeta 5 dakika gibi bir süre geçti sanıyorken bir bakıyorum 30 dakika geçivermiş. çok garip bence. üstelik bu, çılgıncasına meşgul olsam da böyle bomboş otursam da böyle.
üstelik bu aralar biraz kaşınıyorum.
nasıl yani?
şey yani- kaşınıyorum işte daha ne diyeyim.
türlü çeşit sabahlıyorum.
yorgunluktan ölerek de gelsem eve, buralarda kitlenip kalıyorum. "65'ten beri burdayım ben" tadında bir insan oldum.
hafta içi saatler ortalama 20.00'ı, hafta sonu ise ortalama 01.00'ı gösterdiği andan itibaren adeta bilgisayarın önündeki (şu anda oturmakta bulunduğum) koltuğun bir parçası oluyorum. öyle bir manevi bağ kurmuşuz ki, kesinlikle kalkasım gelmiyor. koltuğun yanına bir küçük lazımlık bakmaya başlayabilirim her an.
geçen anneme "noğlur bilgisayarın karşısındaki koltuğu atalım ben oraya kanepe alıym, en azından love seat alıym!" diye yakarırken buldum kendimi. iyice keçileri kaçırdım diye kendimden korkup sustum sonra.
neyse.
şimdi de aklıma tuttu ne geldi bil bakalım. ilk okuldayken çok yaygın olan "doğduğumuzda 1 yaşında mıydık 0 yaşında mı? kıhkıh" geyiği. o neydi ya? doğduğumuzda 1 yaşında olmamız gibi bir şey mümkün mü? o içerideki 9 ayı nereye sayıyoruz mu diye düşünüyorlardı diyeceğim de, ilk okul çağındaki çocuk bunu düşündüyse ve o sayısal zekaya sahipse helal olsun. nereden çıkmış ki o geyik? öğretmenlerin bile klasik esprisiydi bir aralar. nasıl bir işkence türüdür bu? bir hayli gecikmeli sorguluyorum bunu, evet.
bu arada bugün ayça şunu fark etmemi sağladı: evet, eskiden çağrı atıyorduk vs haha hoho ama artık kontör atmak bile tarih oldu. bugünleri de gördük. kontör falan yok artık. bir de kafam basmıyor, şimdi ben oturdum hesap makinesini de aldım elime filan hesapladım ciddi ciddi: böyle biz iki katından fazla ödüyoruz konuşmamıza. 15 dakikası 2 kontör meselesi gitti, 10 dakikası 0.50tl meselesi geldi. ben işin içinden çıkamadım. trcell'i de tamamen terk edip avea'mı faturalıya taşıyayım diyorum. ya da çekip vodafone diyarlarına gideyim. bilemedim. vodafone ucuz ama kullanıcı profili sakat. kullanıcı profilini geçtim, kullanıcısı zaten varla yok arası. tabi benim etrafımda bu böyle. herkesi birden ikna edeyim şöyle topluca vodafone'a geçelim bence. bizim salonda çekmiyor vodafone, ama önemli değil.
her şey çok değişiyor blog, kaldıramıyorum ben. önce milyonlardan sıfırları attık bi ona alışmaya çalıştım. sonra ytl'ye kanım kaynadı dedim "yettale" diye lakap bile taktım ama y gitti tl kaldı. öyle bi soğuk oldu. sonra o yetmezmiş gibi tüm paraları da değiştirdiler, kaldım elimde eski paralarla. bakkal amca bile kabul etmiyor. bir de 1 kuruşlar var ki, evlere şenlik. hiçbir işe yaramıyor ama nedense cüzdanım onlarla dolu. ben de param var sanıyorum salak gibi. 200lük banknot var sonra, o ne mesela ben çok az gördüm ondan. babamın cebinde gördüm hep, hiç kendi cebimde öyle bi dünya yok. ara sıra 100lük banknot uğrayıp geçiyor. birkaç saat ömrü var onun da zaten.
türkiye nereye gidiyor blog, ne olacak bu ülkenin hali sorarım sana.
yok yok sormam, şaka yaptım.
memleketi biz mi kurtarıcaz ayol?
da demiyorum tabi.
bu konuda bi yorumum yok.
olsa da sana söylemem.
ne sandın olum.
telefonlar dinleniyo!
tabi.
evet.
uyusak mı?
üstelik bu aralar biraz kaşınıyorum.
nasıl yani?
şey yani- kaşınıyorum işte daha ne diyeyim.
türlü çeşit sabahlıyorum.
yorgunluktan ölerek de gelsem eve, buralarda kitlenip kalıyorum. "65'ten beri burdayım ben" tadında bir insan oldum.
hafta içi saatler ortalama 20.00'ı, hafta sonu ise ortalama 01.00'ı gösterdiği andan itibaren adeta bilgisayarın önündeki (şu anda oturmakta bulunduğum) koltuğun bir parçası oluyorum. öyle bir manevi bağ kurmuşuz ki, kesinlikle kalkasım gelmiyor. koltuğun yanına bir küçük lazımlık bakmaya başlayabilirim her an.
geçen anneme "noğlur bilgisayarın karşısındaki koltuğu atalım ben oraya kanepe alıym, en azından love seat alıym!" diye yakarırken buldum kendimi. iyice keçileri kaçırdım diye kendimden korkup sustum sonra.
neyse.
şimdi de aklıma tuttu ne geldi bil bakalım. ilk okuldayken çok yaygın olan "doğduğumuzda 1 yaşında mıydık 0 yaşında mı? kıhkıh" geyiği. o neydi ya? doğduğumuzda 1 yaşında olmamız gibi bir şey mümkün mü? o içerideki 9 ayı nereye sayıyoruz mu diye düşünüyorlardı diyeceğim de, ilk okul çağındaki çocuk bunu düşündüyse ve o sayısal zekaya sahipse helal olsun. nereden çıkmış ki o geyik? öğretmenlerin bile klasik esprisiydi bir aralar. nasıl bir işkence türüdür bu? bir hayli gecikmeli sorguluyorum bunu, evet.
bu arada bugün ayça şunu fark etmemi sağladı: evet, eskiden çağrı atıyorduk vs haha hoho ama artık kontör atmak bile tarih oldu. bugünleri de gördük. kontör falan yok artık. bir de kafam basmıyor, şimdi ben oturdum hesap makinesini de aldım elime filan hesapladım ciddi ciddi: böyle biz iki katından fazla ödüyoruz konuşmamıza. 15 dakikası 2 kontör meselesi gitti, 10 dakikası 0.50tl meselesi geldi. ben işin içinden çıkamadım. trcell'i de tamamen terk edip avea'mı faturalıya taşıyayım diyorum. ya da çekip vodafone diyarlarına gideyim. bilemedim. vodafone ucuz ama kullanıcı profili sakat. kullanıcı profilini geçtim, kullanıcısı zaten varla yok arası. tabi benim etrafımda bu böyle. herkesi birden ikna edeyim şöyle topluca vodafone'a geçelim bence. bizim salonda çekmiyor vodafone, ama önemli değil.
her şey çok değişiyor blog, kaldıramıyorum ben. önce milyonlardan sıfırları attık bi ona alışmaya çalıştım. sonra ytl'ye kanım kaynadı dedim "yettale" diye lakap bile taktım ama y gitti tl kaldı. öyle bi soğuk oldu. sonra o yetmezmiş gibi tüm paraları da değiştirdiler, kaldım elimde eski paralarla. bakkal amca bile kabul etmiyor. bir de 1 kuruşlar var ki, evlere şenlik. hiçbir işe yaramıyor ama nedense cüzdanım onlarla dolu. ben de param var sanıyorum salak gibi. 200lük banknot var sonra, o ne mesela ben çok az gördüm ondan. babamın cebinde gördüm hep, hiç kendi cebimde öyle bi dünya yok. ara sıra 100lük banknot uğrayıp geçiyor. birkaç saat ömrü var onun da zaten.
türkiye nereye gidiyor blog, ne olacak bu ülkenin hali sorarım sana.
yok yok sormam, şaka yaptım.
memleketi biz mi kurtarıcaz ayol?
da demiyorum tabi.
bu konuda bi yorumum yok.
olsa da sana söylemem.
ne sandın olum.
telefonlar dinleniyo!
tabi.
evet.
uyusak mı?
bunlar hep
kişiselmeseleler,
medley,
nostaljibirkiiüç
1 diamonds
4 Nisan 2010 Pazar
geçen festivalden aklımızda ne kaldı?
bu kadar film festivali dedikodusu yapmışken, biraz da nostalji yapasım geldi. geçen yıldan unutamadığım üç filmi seçeyim dedim. bu sefer o kadar göz yormayayım diye yalnızca hepsine dair önemli bir noktayla beraber fragmanlarını paylaşıyorum.
1) Maria Larsson's Eviga Ögonblick (Ölümsüz Anlar)
fotoğrafla ilgilenenlere bir uyarı: fotoğraf tutkunuzu/sevginizi/aşkınızı o kadar fazla tetikleyecek ki, filmi izledikten sonra bazı şeyler gerçekten çok farklı olacak.
2) Control Alt Delete
bilgi: ruhsal sağlığım yerinde. bence şaşırtıcı, komik ve ilginçti. beğendim.
3) Rumba
uyarı: seven çok sever, sevmeyen de sıkıntıdan delirip ölür türünden. (belli ki ben çok sevdim)
bir de şöyle bir şey var: silence... on tourne! çok güzeldi, ancak fragmanına ya da başka herhangi bir bilgiye ulaşamadım şimdi. türk filmi tadında ama o tadın ağdalı ve basit kurgusuyla dalga geçen mısır-fransa (yanlış hatırlamıyorsam) ortak yapımı bir filmdi. youssef chahine anısına yapmışlar. (evet, yusuf şahin de diyebilirdim, niye öyle dedim bilmiyorum) keşke bulabilsem de bir daha izlesem. bana o filmden kalan tek şey "i'm blinded by my genious!" kalıbı oldu. severek kullanmaktayım. bu filme bir yerlerde rastlayan olursa bana söylesin, olur mu?
1) Maria Larsson's Eviga Ögonblick (Ölümsüz Anlar)
fotoğrafla ilgilenenlere bir uyarı: fotoğraf tutkunuzu/sevginizi/aşkınızı o kadar fazla tetikleyecek ki, filmi izledikten sonra bazı şeyler gerçekten çok farklı olacak.
2) Control Alt Delete
bilgi: ruhsal sağlığım yerinde. bence şaşırtıcı, komik ve ilginçti. beğendim.
3) Rumba
uyarı: seven çok sever, sevmeyen de sıkıntıdan delirip ölür türünden. (belli ki ben çok sevdim)
bir de şöyle bir şey var: silence... on tourne! çok güzeldi, ancak fragmanına ya da başka herhangi bir bilgiye ulaşamadım şimdi. türk filmi tadında ama o tadın ağdalı ve basit kurgusuyla dalga geçen mısır-fransa (yanlış hatırlamıyorsam) ortak yapımı bir filmdi. youssef chahine anısına yapmışlar. (evet, yusuf şahin de diyebilirdim, niye öyle dedim bilmiyorum) keşke bulabilsem de bir daha izlesem. bana o filmden kalan tek şey "i'm blinded by my genious!" kalıbı oldu. severek kullanmaktayım. bu filme bir yerlerde rastlayan olursa bana söylesin, olur mu?
bunlar hep
görselşeyler,
nostaljibirkiiüç
2
diamonds
11 Mart 2010 Perşembe
çağrı atardık
bu aralar nedense mütemadiyen aklıma geliyor, eskiden çağrı atardık ya. insanların birbirlerine çağrı bırakarak haberleştiği günler vardı diye düşününce dumanla haberleşilen günler bile daha medeniymiş gibi geliyor.
düşünsene o kadar gariban sistemler geliştiriyorduk. misal, benim o zamanki sevgilimle şöyle bir sistemim vardı, 1 kere çağrı bırakırsak "nassın yaşıyo musun"/"yaşıyorum iyiyim", 2 kere çağrı bırakırsak "icq'ya gelsene", 3 kere çağrı bırakırsak "ben yatıyorum yalnız had iyi geceler", 7 kere çağrı bırakırsak "seni seviyorum" demekti. sefalete bakar mısın. seni seviyorum demenin en kötü yoluymuş herhalde o da. 7 çağrı. bi de bazen sevgi patlaması yaşarsa 21 çağrı filan bırakabiliyordu canım benim. 7'nin katları kadar ya hani. bir takım ilginçlikler. bir dönem de böyle geçti işte.
sonra o çağrı bırakma furyası ne ara bitti ben takip edemedim. ama ben o sevgilimden ayrıldıktan sonra bir daha hiç kimseye çağrı bırakmadım. en son marmaris'te sarhoşken bütün bir rehberime çağrı bıraktığımı hatırlar gibiyim. ardından neler yaşandı bitti saygısızca, bilemiyorum.
kontörüm olmadığı zamanlarda hala çaldırıp kapattığım insanlar olmuyor değil, fakat nihayetinde karşılıklı sesli iletişim yapılıyor.
bir de şimdiki zamanda asla aramalarıma cevap vermeyip sonra gördüğünde de geri dönmeyen bir arkadaşım var, aniden aklıma geldi de belki o, o çağda kalakalmıştır ve ben ona çağrı bırakıyorum sanıyordur. neden olmasın ki?
duman iyiydi duman.
bunlar hep
nostaljibirkiiüç
1 diamonds
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




