festival güncesi yazmıyorum bu yıl. içimden gelmedi. zaten eskisi kadar çok filme de gitmedim. sadece şu ana kadar gittiğim filmleri sayayım bari, en azından bunu yapayım.
- Buz Sesi ( Le bruit des glaçons ) *bir gün ansızın kanser olursam, kanserim kapımı böyle çalsın.
- Elveda Taypey (Yi ye Taibei ) *taypey ne güzel yermiş, gitme paris'e filan.
- Cinnet ( Kim Bok-nam salinsageonui jeonmal / Bedevilled ) *baya güzeldi de...
- Hayalimdeki Ev ( Wai dor lei ah yut ho ) *allah cezanızı versin, hala psikolojimi toparlayamadım.
- Anayurt ( Hora proelefsis ) *barış'ın babasıyla üzerine çok konuştuk, tükettim buna dair yorumlarımı.
- Mavi Kadife ( Blue Velvet ) *ilk defa lisedeyken izlemiştim, geçen hafta sinemada izlemek ne kadar hoş oldu anlatamam.
- Mavi ( Blue ) *ironik ama bu sadece sinemada izlenesi bir film. sana hediye olarak filmin ilk 10 dakikası youtube'dan gelsin; tık.
- Ekim ( Octubre ) *içimden yorum yapmak gelmedi yine.
- Attenberg ( Attenberg ) *izlemezseniz ayıp, çünkü bu film dogtooth'un kardeşi. yapımcısıyla, yönetmeniyle... ne? dogtooth'u da mı izlemedin? izlesene.
- Güz Sonatı ( Höstsonaten ) *ingmar bergman, seni hep sevdiğimi bil.
daha gideceğim filmler bitmedi, son 3 günümüz. yine güzel geçiyor. o neşe ile bugün 4 tane film bile aldım. buyrun tıklanabilir liste:
uncle boonmee who can recall his past lives * hangi festivaldeydi hatırlamıyorum, gitmek istemiştim gidememiştim. bulunca neşeyle doldum.
l'âge d'or * luis buñuel'den çok hoşlanıyorum, yapacak bir şey yok.
the tree * gainsbourg soyadlı insanlar canımdır. bi de barış izle dedi. ya da demedi ve ben iyice delirdim. bilmiyorum.
dreams *ingmar bergman ile ilgili hislerimi az önce açıklamıştım.
günlerim böylesine aylak ve filmlerle yarı dolu geçiyor. bu sene tam adapte olamadığım için çılgıncasına bilet alasım da gelmedi. ara sıra ders çalıştığım da olmuyor değil. çilek filan yiyorum. yerlerde uyuyakalıyorum. hayat güzel. mesela geçen gün konuşurken farkında olmadan nişantaşı'ndan taksim'e yürüdük, güzeldi.
14 Nisan 2011 Perşembe
8 Nisan 2011 Cuma
7 Nisan 2011 Perşembe
koyu
merhaba. bu akşam yine kişiselmeselenin dibine vurmayı düşünüyorum. baştan söyleyeyim.
yakın bir zamanda apansız depresyonun batağına düştüm. hatta öyle ki, ömrümde ilk kez takriben 40 saat yatağımdan dışarı adım atmadım. sadece yattım ve mr.nobody'deki kafayı kırmış kadın gibi "bönüm sorunum nööööahaehööhöh" diye çılgıncasına ağladım. yok efendim diyelim ki bebeğim oldu sonra öldüm kime vercem ben o bebeği kimsesiz kaldı babası da yok falan diye ağladım. böyle manyak sebepler döndü kafamın içinde. 9 gün okula gitmedim. iki gün sinemaya gitmek için dışarı çıktım, iyi gelir diye, ama daha da kötü oldum. mimarlıktan vazgeçtim. sonra hayatta herhangi bir şeye karşı coşkum ve isteğim kalmadığını fark ettim. belli bir noktada hayattan tek talebim yataktan çıkmak zorunda kalmamak haline geldi. 40 saatlik yatak sürecimin haricinde de günleri ters yaşadım hep. sabah yattım, gece kalktım. sigara içtim, çay içtim, şuursuzca ve seçmeksizin bir şeyler yedim ve bir şeyler izledim, sonra yattığım yerde kalıp uyudum hep. ara sıra birileri konuştu benimle, ara sıra cevap verdim. sürekli olarak parmaklarımın arası kaşınmaya başladı, ellerimi sapıkça piyano çalma hareketi halinde tuttum kaşımak için, bir noktada sürekli kanamaya başladı ellerim.
derdim ne gerçekten de bulamadım. mutsuz olduğum noktayı bulamadım. zaten mutsuzum da denemez, üzgünüm sadece. arada bir sinirleniyorum, onun dışında üzgünüm. neye üzgünüm? bilmiyorum. neden oturup bunları böyle açık açık yazdım onu da bilmiyorum. sanırım burada yazarken daha güvende hissediyorum kendimi, bir şekilde kimse okumuyormuş ya da görmüyormuş gibi geliyor. sanki sese veya kağıtta bir yazıya dönüşünce daha gerçek oluyor söylediklerim. burada daha az gerçek. tek tuşla silinebiliyor mesela.
herkesin çeşitli sorunları var. küçük veya büyük. bir veya birden fazla. sorunlarını umursuyorlar ya da umursamıyorlar. ama şöyle bir şey var ki, benim üzüntümü kimse ciddiye almıyor. bunu anladım bu kısacık süreçte, nasılsın diye sorulduğunda verdiğim dürüst cevapların nihayetinde. "cansu işte" deyip geçiyor ya da "neymiş ki derdi ben anlamadım" gibi bir ifadeyle karşılık veriyorlar. ilginç buldum. çoğu zaman neşeliyim, salak salak konuşuyorum etrafımdakiler gülüyorlar vs derken benim üzülebileceğim gerçeğini tamamen saf dışı bırakıyorlar. yapıyorlar bunu. yapıyorsun bunu. farkında mısın ki? hiç bilmiyorum.
normal zamanlarda moralimi düzeltmek için yaptığım küçük hileleri yutmuyorum artık. ruh halimi değiştiremiyorum. hiçbir şey yapmıyorum. her şeyi bıraktığım zamanlar oldu ama bu defa her şeyi bıraktığımı kabul edip beklentilerimi sıfırladım. bilinçli olarak yapmadım, bir anda oldu. kolay şeylerle mutlu oluyordum ben, ama bir anda yıllar öncesine döndüm ve bu ruh halinden çıkışımı bir şekilde yasakladım. üzülmeyi bırakamıyorum, neden üzüldüğümü kesinlikle bulamadan.
ve sonra herkes gitti. gerçekten.
bu da sokaktan salak bir anı olsun:
bugün odamda dolapta bir şeye bakarken bir ara kafamı sola çevirdim, dilara odanın ortasında ayakta duruyordu. garip bir biçimde hiç şaşırmadım. "ya eşofmanımı bulamıyorum" deyip arayışıma geri döndüm. dilara'yı bir buçuk aydır ilk defa görüyordum. konuşmak istediğim bir sürü şey vardı, hiçbirinden bahsedemedim. yine bahsedilebilecek en basit konu olan seksten konuşup durdum. 105 lira değerinde yemek yendi bu uzun konuşmaya eşlikçi olarak. bir yandan da muhteşem yüzyıl izlendi. bu akşam çalışmak için kendime verdiğim sözü çalışıyormuş gibi yapacağıma dair verdiğim bir sözle değiş tokuş ettim.
sigara almaya çıkmadığım için ve kapıcı camel white'ın ne olduğunu bilmediği için marlboro light aldırıyorum sabah servis poşetine yazarak. tadı berbat. öksürüyorum çok. bugün okula gittim gerçi, çok uzun süredir gitmediğim için o da tuhaf geldi.
sabah ringe bindiğimde özlem tekin'in en meymenetsiz şarkısı çalıyordu. içimi çürüttü daha sabahtan. azıcık umut vadeden bugün de o anda tükendi bence.
sonra neo-barok bir bina örneği yazmam gerekirken dümdüz barok bir bina örneği yazdım sınavda. üzüldüm çok.
öğlen barış beni yemeğe sürüklediğinde durmaksızın saate baktım.
o 1 saat her nedense asla geçmedi ve gün de hala bitemedi bence.
ders çalışıyor gibi yaparak bir süre daha oturmalıyım.
tabi ki yatakta oturuyorum.
belki bahar? biraz?
o kadar çok sıkıldım ki, dengesizliğime bile güvenemiyorum şu anda, "yarın iyi uyanırım ben ya" diyemiyorum bu defa.
bilmiyorum şu yazıyı okuyup da şu sona kadar gelen oldu mu,
olduysa da ne oldu, onu da bilmiyorum zaten.
yakın bir zamanda apansız depresyonun batağına düştüm. hatta öyle ki, ömrümde ilk kez takriben 40 saat yatağımdan dışarı adım atmadım. sadece yattım ve mr.nobody'deki kafayı kırmış kadın gibi "bönüm sorunum nööööahaehööhöh" diye çılgıncasına ağladım. yok efendim diyelim ki bebeğim oldu sonra öldüm kime vercem ben o bebeği kimsesiz kaldı babası da yok falan diye ağladım. böyle manyak sebepler döndü kafamın içinde. 9 gün okula gitmedim. iki gün sinemaya gitmek için dışarı çıktım, iyi gelir diye, ama daha da kötü oldum. mimarlıktan vazgeçtim. sonra hayatta herhangi bir şeye karşı coşkum ve isteğim kalmadığını fark ettim. belli bir noktada hayattan tek talebim yataktan çıkmak zorunda kalmamak haline geldi. 40 saatlik yatak sürecimin haricinde de günleri ters yaşadım hep. sabah yattım, gece kalktım. sigara içtim, çay içtim, şuursuzca ve seçmeksizin bir şeyler yedim ve bir şeyler izledim, sonra yattığım yerde kalıp uyudum hep. ara sıra birileri konuştu benimle, ara sıra cevap verdim. sürekli olarak parmaklarımın arası kaşınmaya başladı, ellerimi sapıkça piyano çalma hareketi halinde tuttum kaşımak için, bir noktada sürekli kanamaya başladı ellerim.
derdim ne gerçekten de bulamadım. mutsuz olduğum noktayı bulamadım. zaten mutsuzum da denemez, üzgünüm sadece. arada bir sinirleniyorum, onun dışında üzgünüm. neye üzgünüm? bilmiyorum. neden oturup bunları böyle açık açık yazdım onu da bilmiyorum. sanırım burada yazarken daha güvende hissediyorum kendimi, bir şekilde kimse okumuyormuş ya da görmüyormuş gibi geliyor. sanki sese veya kağıtta bir yazıya dönüşünce daha gerçek oluyor söylediklerim. burada daha az gerçek. tek tuşla silinebiliyor mesela.
herkesin çeşitli sorunları var. küçük veya büyük. bir veya birden fazla. sorunlarını umursuyorlar ya da umursamıyorlar. ama şöyle bir şey var ki, benim üzüntümü kimse ciddiye almıyor. bunu anladım bu kısacık süreçte, nasılsın diye sorulduğunda verdiğim dürüst cevapların nihayetinde. "cansu işte" deyip geçiyor ya da "neymiş ki derdi ben anlamadım" gibi bir ifadeyle karşılık veriyorlar. ilginç buldum. çoğu zaman neşeliyim, salak salak konuşuyorum etrafımdakiler gülüyorlar vs derken benim üzülebileceğim gerçeğini tamamen saf dışı bırakıyorlar. yapıyorlar bunu. yapıyorsun bunu. farkında mısın ki? hiç bilmiyorum.
normal zamanlarda moralimi düzeltmek için yaptığım küçük hileleri yutmuyorum artık. ruh halimi değiştiremiyorum. hiçbir şey yapmıyorum. her şeyi bıraktığım zamanlar oldu ama bu defa her şeyi bıraktığımı kabul edip beklentilerimi sıfırladım. bilinçli olarak yapmadım, bir anda oldu. kolay şeylerle mutlu oluyordum ben, ama bir anda yıllar öncesine döndüm ve bu ruh halinden çıkışımı bir şekilde yasakladım. üzülmeyi bırakamıyorum, neden üzüldüğümü kesinlikle bulamadan.
ve sonra herkes gitti. gerçekten.
bu da sokaktan salak bir anı olsun:
bugün odamda dolapta bir şeye bakarken bir ara kafamı sola çevirdim, dilara odanın ortasında ayakta duruyordu. garip bir biçimde hiç şaşırmadım. "ya eşofmanımı bulamıyorum" deyip arayışıma geri döndüm. dilara'yı bir buçuk aydır ilk defa görüyordum. konuşmak istediğim bir sürü şey vardı, hiçbirinden bahsedemedim. yine bahsedilebilecek en basit konu olan seksten konuşup durdum. 105 lira değerinde yemek yendi bu uzun konuşmaya eşlikçi olarak. bir yandan da muhteşem yüzyıl izlendi. bu akşam çalışmak için kendime verdiğim sözü çalışıyormuş gibi yapacağıma dair verdiğim bir sözle değiş tokuş ettim.
sigara almaya çıkmadığım için ve kapıcı camel white'ın ne olduğunu bilmediği için marlboro light aldırıyorum sabah servis poşetine yazarak. tadı berbat. öksürüyorum çok. bugün okula gittim gerçi, çok uzun süredir gitmediğim için o da tuhaf geldi.
sabah ringe bindiğimde özlem tekin'in en meymenetsiz şarkısı çalıyordu. içimi çürüttü daha sabahtan. azıcık umut vadeden bugün de o anda tükendi bence.
sonra neo-barok bir bina örneği yazmam gerekirken dümdüz barok bir bina örneği yazdım sınavda. üzüldüm çok.
öğlen barış beni yemeğe sürüklediğinde durmaksızın saate baktım.
o 1 saat her nedense asla geçmedi ve gün de hala bitemedi bence.
ders çalışıyor gibi yaparak bir süre daha oturmalıyım.
tabi ki yatakta oturuyorum.
belki bahar? biraz?
o kadar çok sıkıldım ki, dengesizliğime bile güvenemiyorum şu anda, "yarın iyi uyanırım ben ya" diyemiyorum bu defa.
bilmiyorum şu yazıyı okuyup da şu sona kadar gelen oldu mu,
olduysa da ne oldu, onu da bilmiyorum zaten.
bunlar hep
kişiselmeseleler
4
diamonds
5 Nisan 2011 Salı
bir kez daha;
(evet sahici sayfalı bişeyli günlüğümü de ara sıra böyle tek sayfaya 1 cümle gibi şeylerle meşgul ediyorum)
bunlar hep
işitselşeyler
0
diamonds
domino etkisi
işte böyle bir şey domino etkisi.
var böyle erkek,
tecrübeyle sabit.
şimdi tekrar izleyince aklıma geldi,
paylaşalım ki hepimiz bilinçlenelim değil mi.
sex and the city izleyenler için ayrıca diyorum ki:
böyle bir erkeğin dizinin sonundaki hale gelmesi imkansız, kimse kimseyi kandırmasın.
gerçek hayatta domino etkisi erkeği, hep domino etkisi erkeği olarak kalıyor.
ama duygusal gelgit periyotları uzun olabiliyor, işte orası da benim kandırıldığım yer oluyor.
ne demişler?
fiction!
bunlar hep
aklıma ne geldi,
alıntı
2
diamonds
2 Nisan 2011 Cumartesi
evet elbette
Men
Break up day:

A week later:

A month later:

Women
Break up day:

A week later:

A month later:

-------------
erkekleri bilemem de kadınlar adına konuşabilirim: oha çok doğru.
kaynak tıkı.
Break up day:

A week later:

A month later:

Women
Break up day:

A week later:

A month later:

-------------
erkekleri bilemem de kadınlar adına konuşabilirim: oha çok doğru.
kaynak tıkı.
bunlar hep
alıntı
1 diamonds
1 Nisan 2011 Cuma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

