aklıma ne geldi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aklıma ne geldi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2011 Pazar

renk çarkıııığğğ

sandalyemin çıkardığı sesi özürlü çocuk sesine benzeten ve spastik gibi "reaank çarkıııığğğ" dediğim için bana aşık olan bi sevgilim vardı. aklıma geldikçe gül gül ölüyorum. ne komik insandı. hay allam.

bu gece sıkıntıdan bir sürü şey okuyup hatırlayıp 249 tane blog yazıcam bence

18 Ağustos 2011 Perşembe

bilemiyorum

iki gündür datça'nın havası benim dengesizliğimle kapışıyor resmen. adeta bütün içtiğim sigaraların dumanları üst üste binip aniden gökyüzüne çıkıyormuş gibi tertemiz gökyüzü pat diye parçalı bulutlu oluyor. hatta bugün bir ara gökyüzünde horon tepen hamsiler şeklinde bulut dizisi gördüm.

mutsuz olunca durmaksızın yemek yiyesim gelebiliyor ya da tam tersine hiçbir şey yemiyorum. belli olmuyor. mesela aşk kaynaklı mutsuzluğum varsa hiçbir şey yemiyorum, başka bir şey kaynaklıysa sürekli yiyesim geliyor. bunu şu an çözdüm bi de. daha önce analiz etmemiştim.

öyle yani. aslında aklımda söyleyecek bir şey yoktu şu an. bu aralar yiyen bir mutsuzum. sürekli mutsuz değilim ama sadece yaptığım hoş aktiviteler süresince mutluyum. misal anneme hediye alırken mutluyum. sonra hediyeleri verirken de mutluyum. sonra mutluluğum buharlaşıp datça'nın gökyüzüne uçuyor sanırım. sigara dumanıyla beraber yolculuk etmekten hoşlanıyor olabilir.

sonbaharı özledim mesela, fakat gelmekte olan bir şeyi özlemem saçma geliyor aslında. şu ana 1 yıl içerisindeki en uzak mevsim sonbahar olsa da en yakın olan mevsim de yine sonbahar. böyle düşünsem de özleyebiliyorum.

aklıma nedensizce oy vermeye veya kan vermeye falan gittiğim sabahlar silsilesi geldi. çok manasız. o sabahlarda gereksiz derecede erken kalkıp oy/kan işte ne gerekiyorsa veriyorum, sonra eve gelip uyuyamıyorum ama üstüme sabahın köründe salak gibi giydiğim şeyleri çıkarıp daha güzel bir şey giydim diye seviniyorum. sonra erken kalktığım için bir şeyler yapasım geliyor. kadıköy'de olduğum için öylesine dışarı çıkıp kahve alıp sonra kahveyle hiçbir mağazaya giremediğim için vitrinlere bakarak yürümeyi bile seviyorum. önce alışveriş yapıp sonra kahve alsam her şey çözülecek ama her defasında bunu unutuyorum. muhtemelen moda sinemasının ara sokağından bahariye'ye çıkıyor, starbucks'a gidip white chocolate mocha alıyorum -normalde americano ya da non-fat latte içeyim de az kalori çok kahve olsun derken erken kalktığım ve çok salak bir gün geçirdiğim için istediğim her kahveyi içme hakkını kendime veriyorum, bu o gün çok sıkkınsam da geçerli ayrıca, sanki bi kahveyi değişik içtim diye bi anda 10 kilo vercem ya- sonra da moda'ya doğru yürüyüp milka'dan evde dizi izlerken tüketmek üzere değişik içecekler alıp kadıköy anadolu'nun yanından geçecek şekilde ilerliyorum. okulun karşısında dikilip sigara içerek sapık gibi liseme bakıyorum. bir süre duygulanıp sonra eve yürüyorum ama eve yürürken bir sigara daha yakabiliyorum. sonra eve girince bir tane daha. o sigaranın sebebi de eve girdiğim andan sonra ne yapacağımı asla bilmiyor olmam. dizi izlerim diye düşünüyor oluyorum ama bir yandan eve gelmese miydim diye de düşünmüyor değilim. _özlediğim kafa bu şu an? garip.

bir de dandik ders final günleri var-dı. sabahın köründe tek bi sınav, muhtemelen sabahlamışım ama ertesi günü başka bir sınavım olmadığı için mevcut finalin çıkışında uykudan gebersem de bayılacak raddeye gelene kadar dolanmayı makul buluyorum. öyle günlerde yanımda barış varsa değişik bir şey, dilara boş ise onu eve çağırmak ve bu aktiviteyi takip eden başka boş ve keyifli aktiviteler, hiçkimse yoksa da az önce anlattığım ritüel uygulamaya giriyor.

neyse ben bi sigara içeyim.

2 Ağustos 2011 Salı

memelerle ilgili bir anı. valla.

tünelden başladık, istiklal bitti, taksim meydanıdan aşağıya doğru yürümekteyiz. yanımda iki arkadaşım var, ikisi de erkek. ve ben erkeklerle her şeyi konuşan bir insanım. burada bile konuşuyorum yani, arkadaşlarımla cinsiyet ayırt etmeden her şeyi konuşmamı yadırgamamalısın. mütemadiyen bel altı turlarda olan konu taksim meydanı civarında kızların meme büyüklüğüne göre özgüven değişimleri iken, bir noktada göğüs büyütme ameliyatına, ardından da benim göğüslerime geldi. küçük olduklarını var gücümle savunurken, yanımdaki arkadaşlarım "iyiyi ya, iyi ya" gibi yorumlar yapıyorlardı. (tenks) arkadaşlarımdan bir tanesi bunca sözün üzerine tekrar bakıp kontrol etmek amacıyla gözlerini yüzümden aşağıya doğru kaydırdı ve yalnızca bakarak elbisemin düğmesini açtı. ardından elbette dış dünya ile sutyenim tanıştılar. bir dakikalık şokla karışık saygı duruşunun ardından, aynı anda joey! diye bağırdık ve hayatımıza devam ettik. gece boyunca düğmemi sürekli kontrol edip durdum. true story. bu anımı neden daha önce paylaşmadığımı düşündüm, joey'nin sadece bakarak sutyen açabilme yetisine dair bölümü tekrar izledikten sonra.

sonuç şu ki, erkek arkadaşlarım "hepsinin tadı başka yahu" diyolar, kimi erkek büyük göğüs seviyormuş, kimisi de küçük. ben küçük göğüsün nesi sevilir algılayamıyorum. ele gelsin işte ya? belki benimkiler büyük olmadığı için böyle hissediyorumdur ama bilemem. bir defasında da bir erkek arkadaşım "meme memedir lan, nalakası var" demişti. ama bir dişiysen ve ortama senden daha büyük göğüslü bir dişi gelirse, ipler elinden gidiyor işte. o özgüven o an aşağıya doğru bi atılım yapıyor. ben ve diğer dişiler adına bu illa ki geçerli. en azından farkında olmasak veya dile getirmesek de on some level geçerli işte.


öte yandan, büyük olmasa da kullanmasını bilcen o memeyi. meme dediğin önemli bişey.
bu gecelik söyleyeceklerim bu kadar bebişim.
sevgiler. 

29 Temmuz 2011 Cuma

hiç de yeni olmayan bir hobi

şu anda denize gitmeye üşenen insanım.

ebay'e girip bakınca bir anda kenardaki "shop for school" yazısını gördüm.
nasıl istedim şu anda lisede olmak. hani eylül ortasında dönecekmişim okula, yeni defterler/kalemler bikbik alacakmışım. formama uygun siyah konseptli bir takım hırkalar filan peşinde koşacakmışım. okul başlayınca hep tanıdık yüzler, arkadaşlarla beraber 40 dakikalık dersler, aralar, hatta öğle araları olacakmış. öyle belirsiz ve herkesin programı farklı değil. derste "allah kahretsin bugün hocaya ne göstercem, bugün ne çizcez ki acaba" veya "bugün de şunu yaparım işte hocaya şunu sorarım ne bilm geçer bugün işte" kafası değil. her gün başka insanlarla kontak halinde olma mecburiyeti değil. gidiyosun, işte soru filan çözüyosun, not tutuyosun, hep aynı insanlar yanında. sağında solunda önünde arkanda oturan insanlar bile çok konuşmazlarsa aynı yerlerinde oturuyorlar. ilk tenefüste hep aynı patatesli açma ve çaydan dilim yanıyor. öğle arasında hep aynı enteresan ice tea ve çamlık yolu. hava soğuksa sıcak çikolata alırım, kesin, net. şimdi bu olmuş bitmiş kaynaklı kurguma devam etsem saatlerce yazarım. iyice özlerim. o yüzden devam etmiyorum.

her şeyin hoşuma giden taraflarını hatırlamam çok büyük bir sorun olabiliyor bazen. hiçbir şeyin arkasından aylar sonra "allah cezasını versin oh iyi oldu bitti püü rezil" falan diyemiyorum mesela. "ama şu da güzeldi.. şunu yapardı ne tatlıydı, ne eğleniyoduk ya.." diyorum onun yerine. arkasından bela okunası bir durumu özleyebiliyorum. bunun, şu andaki durumdan memnuniyetsizliğimle ilgisi yok üstelik. "tey tey" diyorum gibi düşün. zamanla, özleyeceğim şeyleri sezmeye ve onları anında canımdan bir parça haline getirmeye başladım ki bu da çok hoş bir durum değil. yanımda olan insanı gitmiş gibi, devam eden bir şeyi de bitmiş gibi özlemle seviyorum. sonra cansu'nun sevgisi niye hep patlak. al işte bu yüzden. sigara kutusunu bile "birazdan biter ya bu" diye severek tutuyorum. o yüzden hep 2 kutu alıyorum sigarayı. hatta dondurmayı dahi 2 kutu almaya başladım. nedir bu işin sonu bilemedim.

lisemi, bir kaç yıl önceki saçımı, 2007de sürekli giydiğim ama şu an kayıp olan tişörtümü, annemin ben çocukken kullandığı parfümü aynen şiddetle seviyorum. çeken ve düdük kadar kalan ama vaktiyle her gün üzerimde olan hırkamı atmıyor, bin yıl önceki başka bir durumdan bugüne kalan fotoğrafları, mailleri silmiyor veya mektupları atmıyorum. bunun işlemediği tek yer, kaybolan arkadaşlık sendromu galiba. sevgimi göz ardı eden arkadaşı, ona verdiğim değeri idrak edemeyen insanı asla ama asla ama asla affedemiyorum. boş gözlerle "naber ya" diyorum. sonra da şakalar bişeyler işte hep.

15 Temmuz 2011 Cuma

remedileyn


nasıl allahın cezası insanlarmışız. o gün mütemadiyen galatasaray'a transfer olmuşum gibi davranıp takılmıştık.

5 Nisan 2011 Salı

domino etkisi



işte böyle bir şey domino etkisi.
var böyle erkek,
tecrübeyle sabit.
şimdi tekrar izleyince aklıma geldi,
paylaşalım ki hepimiz bilinçlenelim değil mi.
sex and the city izleyenler için ayrıca diyorum ki:
böyle bir erkeğin dizinin sonundaki hale gelmesi imkansız, kimse kimseyi kandırmasın.
gerçek hayatta domino etkisi erkeği, hep domino etkisi erkeği olarak kalıyor.
ama duygusal gelgit periyotları uzun olabiliyor, işte orası da benim kandırıldığım yer oluyor.
ne demişler? 
fiction!

27 Şubat 2011 Pazar

cut

allam yarebbim aşkı memnu.zip diye bi versiyon çıkarsalar da baştan izlesem.
uzun bakışmalar kesilsin filan.
sadece bihterli sahneler kalsın.
çok benzer ağlıyoruz bihter'le, bugün tespit ettim.
yani çok komik ama. o yüzden karar verdim, bi daha gereksiz yere ağlamıciim.

nihal de.. sü-ne-pe.

16 Ocak 2011 Pazar

nisan beni nerlere sürükledin

bak yeşil kiraz muhabbeti açtıktan sonra aklıma neler neler geldi.
niye bizi şöyle bi 8-13 yaşları arasında üzüntüden öldürmeye çalıştılar ki?
allahım o genç kızlara yönelik romanlar, neydi onlar? 
hepsini de okudum, tüyap'a gidip imzalattıklarım filan da var aralarında. acı ama gerçek. baya baya seviyodum çünkü, en tempolu kitap okuduğum günlerdi o günler. resmen 2 günde hoop bitiveriyodu o kitaplar.


eroin olsun, yeşil kiraz olsun, mavi saçlı kız olsun, fadiş olsun, bir genç kızın gizli defteri 1-2-3-4-5-6-7-8-∞ olsun. hakikaten o seri devam ediyor olabilir, pek emin değilim. o genç kızın gizli defterine 10 yaşındayken falan girdik, en son torunları oluyodu galiba. 


mavi saçlı kız ve eroin de ne diyeyim cidden baya baya güzel kitaplardı. şimdi düşününce canımdan can almıştır o yaşta diyorum. bi de ergen bir genç kız olarak eroinden çıkardığım ana derslerden ikisi şunlardı: eroin kullanırsan şok derecede kilo verirsin, bıraktığın anda da şok derecede kilo alırsın. evet, onca dramadan, üzüntüden, bilmemnelerden ben bunları çıkarmıştım.


mavi saçlı kız. ah o mavi saçlı kız. hüzün. 2 sene önce sanırım, tekrar okuyayım dedim, içim kıyıldı. gerçek gerçek fotoğraflar bişeyler de var ya bi de. of of yani.


bi de yine bi kitap vardı, bu hayat sizin. şimdi gittim kitaplıktan baktım. ya onun üzerindeki kot ceket ne alaka, yemin ediyorum gençliğimin ilk yıllarını yedi bitirdi. hatta yidi bitidi. ne alaka be kot ceket? bu hayat bizim, asiyiz, yaşasın kot ceket? neden kot ceket ya, neden?


şimdi sen bana gelir de sorar mısın, bu bizim yaş grubunun kızları neden ekstra dramatik, neden bi beklenmedik noktalarda dar görüşlü gibi, beklenmedik noktalarda da apaçık fikirli diye. ya sen biliyo musun biz neler okuduk bu karakterler şekil alırken? biliyo musun? sen okumadın tabi o zaman bunları sayın erkek. o esnada kim bilir napıyodun, içini çıkardığın uçlu kaleminle bana kağıt topağı falan tükürüyodun kesin. ben de günlük tutuyorumdur. neden? çünkü ipek ongun ve serra'sı, çünkü gülten dayıoğlu ve kiraz'ı. hatta benim için bir de reşat nuri ve feride'si.


mu'nun gizemi vardı bir de yine. o da mesela benim için bilimin başladığı yer.
ilk okuduğum roman da çok net 8. renk.
hayatımı değiştirdi o roman, dönüm noktası gibi bişey.
sonra aniden sophie'nin dünyasına başlamıştım. du bi yavaş dimi, kaç yaşındasın ki. her zaman bu kadar kolay gaza geliyodum ben, evet.
bitirmiştim tabi de ne anlamıştım o zaman pek hatırlamıyorum.
sophie'ye dair kafamda oluşan betimlemeler hala aynı yalnız.
gözleri gözümün önünde yemin ediyorum.
yani şunu diyorum: o kitaplar ciddi ciddi benim aklıma o kadar kazınmışlar ki, o kadar olur.

bi yanda böyle dedektiflik romanları filan bişeyler, bi yanda bu debdebeli ucundan aşklı ve o zamanım için sevişmeli sayabileceğim romanlar. e hangisini tercih edeydim? dedektifli bişeyli olanları %30, geri kalan debdebeli aşklı olanları %70 okudum elbette. sonra al işte bu cansu oldum. gayet normal.

biz ki ken çok pahalı olduğu zamanlarda, iki barbie'den birini erkek kılığına sokup yine de o aşkı o barbie'ye yaşatan bir nesiliz. parçaları birleştir sayın erkek, çekinme birleştir. beni kendi halime bırak.

bi de şeker portakalı vardı tabi.
Web Analytics Real Time Web Analytics