bugün feyyaz'la öğleden sonraki dersleri kırıp umarsızca mimarlık ve kent filmleri festivali'ne gittik. sempatik bi çatı katında donarak izledik belgesellerimizi ve kısa filmlerimizi, bir ara yağmurun altında oturuyormuşum gibi geldi ve gerçekten çok çok güzeldi.
hem filmlere girmeden önce nazım hikmet kültür merkezi'nin ruhi su salonunun önünde vakit geçirirken sahanlıktaki kalorifere oturup lise günlerimi andım. bu aralar böyle içimden nostalji taşıyor. eski kendimi her kış öncesi çok çok özlemek gibi bir adetim var. nasıl bir saçmalıksa kendini özlemek. neyse, nazım hikmet kültür merkezi binası eskiden ermeni lisesiymiş zaten. ruhunu sezmişim bence ben oranın. evet.
kanımca günün birincisi: l'homme est le seul oiseau qui porte sa cage / man is the only bird that carries his own cage
aklım şaştı izlerken. çok duygulandım. çok sevdim.
beklemediğim bir anda geldi.
hakkında diyebilecek pek bir şey bulamıyorum şimdi. uzaklara dalıyorum ancak. ama bulup izleyebilirsiniz. zaten 12 dakikalık bir animasyon kendisi. değer o 12 dakikaya.
balonumu bıraktım uçtu.
hemen arkasından tarlabaşı tarlabaşı isimli '89 yapımı belgesel geliyor benim için. okulu bıraksam mı diye düşündüm belgeselin nihayetinde. o yüzden bu konuyu çok irdelemeden geçmek istiyorum. sadece çok güzel.
onun dışında beni neden etkilediğini bilmediğim cümleler vardı zeyrek belgeselinin nihayetinde. ama susup susup kaldım hep.
diğer izlediğim belgeselden bahsedesim yok, bence sıkıcıydı. ama ismini söylemeyeyim, izleyesin tutarsa ön yargılı şeyolma.
son olarak: l'homme est le seul oiseau qui porte sa cage izlemek için şöyle bir yol buldum, bence izle: http://vids.myspace.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&videoid=100452806

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder