part une:
sağolsun, öyle düşünceli bir telefon sapığım var ki. bana hiç kimselerin göstermediği şefkati ve sevgiyi gösteriyor. misal her gün arıyor. kimsin diyorum, aşkın diyor. eğer adı aşkın değilse biraz ukala demektir, ama kendine güvenen erkek iyidir tabi. belki de adı aşkın. evet, aşkın diyelim ona. sapık ağır kaçıyor. bazen arıyor şarkılar dinletiyor. halk türküleri olsun, arabesk olsun. tarzı yok diyen karşısında beni bulur.
yalnız sanırım alkol alıyordu bu akşam. bu mübarek akşamda alkol alan erkekle samimi olamam ben. çok günah. artık telefonlarını hiç açmayacak olmamın tek sebebi bu sevgili aşkın... kendine iyi bak... bir daha ararsan yabancı erkek sesleri duyacaksın...
part due:
bugün hazal geldi. aman içimden bir ev kadını çıkmasın mı? sex and the city'yi açtım, eline patlamış mısırını, suyunu, iceteasini verdim. hemen koştum çay demledim. kuru pastalar, kekler, adını bilmediğim unlu mamuller, patlıcan salatası, bişey, bişey... hepsini mutfakta hazır ettim ki dizi bitince misafir ağırlama aşamasına geçelim. duygusal dakikaların ardından mutfağa aldım kendisini, türk kahvesini yaptım. sohbet muhabbet derken saatler birbirini kovaladı. örf ve adetlerimize yaraşır biçimde kendisine birkaç saatte 5 kilo aldırmayı başardıktan sonra rahatladım. hava da iyice bozunca mahsur kaldı evimde, oh ne de güzel oldu. bu satırları yazarken çok susadığım için kalan iceteasini içtim, sorry seems to be the hardest word... 400 suriye lirası 12 türk lirasına denk düşerken, ingiliz sterlini çok daha başka bir kafadaydı. geriye kalan paranın yarısıyla 300 gram kuru pasta aldık. eve karpuz isteyecektik, dolaptan kavun çıktı. manavın kartı kaybolmuş dediler, o ancüezde yabancılaşıverdim...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder