23 Şubat 2011 Çarşamba

şubat, bit. mart, gel ve geç.

şu anda yüzüne bakılmaz hale geldiğim için durmaksızın küfretmek istiyorum. o nası bi surat. gözüm kalmamış. 10 kilo kapatıcı ve eyeliner bile kurtaramaz. çok yorgunum. ama sürekli taciz edici rüyalar gördüğüm için uyumak da istemiyorum. gözlerime ikişer mandal mı taksam.

odamda da geçmeyen bi sigara kokusu var. içime sindi resmen. 5 saatlik banyo yapsam geçebilir. bütün kıyafetlerimi de çöpe atsam makul.

bi de insanlar, biz, cidden bak hepimiz, fark etmeden milyon tane yalan söylüyoruz. vaatler olsun, bişeyler olsun. söz vermeye yetkimiz olmayan konularda çeşitli sebeplerden içten bi şekilde sözler veriyoruz. sonra bir şey oluyor ve puf.

sabahki quizi kaçırdım. dersi de kaçırdım. öğleden sonraki sunumu yapacak görüntü ve sese de sahip değilim. evde maket yaparak çürüyüp eti puf mu alsam?

yılın en sikko zamanı şubat sonu & mart diyorum. herhalde birileri için de yılın en süper zamanı falandır. şu hayatta inandığım yegane şey duygusal kontenjan çünkü. (liseden beri ilk defa sikko dedim, çok duygulandım)



bi kitapta, ayrılıklarından zevk alan bi karakter vardı. o esnada birilerinin hayatlarının aşklarıyla ilişkilerinin başladığına inanıyordu. birileri ayrıldığında, başka birileri çok mutlu bir şeylere başlıyor diye inanıyordu. hangi kitaptı hatırlamıyorum. ama öyle düşünmek hoşuma gidiyor, içim rahatlıyor hatta. dün ayrılık konuşması yapan bi çift gördüm gerçi, topuklarına sıkasım gelmedi değil. en fazla maket bıçağımı fıçı fıçı fıçı diye topuklarına fırlatabilirdim tabi ki yapmadım. bıraktım ayrılsınlar. (bırakmasam ayrılmazlardı dimi) böyle yere bakıp duruyolardı en son zaten. yanlarına gidip jelibon mu verseydim acaba.

ayrıca da allah burnumun hafızasının cezasını versin. o olmasa her şey çok basitti. kurbağa olsaydım misal. (kurbağaların burnu olmaz şeklindeki bilgi kaynağımın rocco's modern life isimli çizgi film oluşu da trajikmiş.)


nisan hep güzel gelir. mayıs mis gibi. hazirandan hoşlanıyorum. hadi biraz hızlı geç. rüyalarım da eski boşluk ve saçmalıklarına geri dönsün.

okulda tanıdığım insanların toplamı 1-2 avuç. dönemimdeki ve alt dönemimdeki herkes için de aynı şey geçerli. herkes mezun oldu. illa ki birine rastlarım diye gezemiyorum artık, kimsecikler yok. dün 3 saat boyunca hiç tanıdığa rastlayamadan durabildim fakültede. sonra kantinde yanıma gelen tuğçe ve gamze'yi bağrıma basasım geldi. onlardan ayrılınca gördüğüm doğa'yı sevgiyle dürttüm. "aa deli dürttü, manyak mısın kızım" deyince de gülmekten çekinmedim. derse gidince yanıma, henüz derse gelememiş olan barış için sandalye taşıdım. barış gelene kadar duygu, ipek ve beril'in yanına gittim, böle böle oldu ya böle böle de oldu bi de şöle oldu bıııı diye dert anlattım. gözlerini kocaman kocaman açıp dinlediler. hemcinslerinin başlarına gelenler konusunda kızların o muazzam atarlanması, o gaz konuşmalarımız, salak ötesi ama ucu sonu olmayan tavsiyelerimiz. kız tavsiyeleri, bayılıyorum kız tavsiyelerine. hiçbir fonksiyonu olmayan şeyleri opsiyon olarak görmeyi başarabiliyoruz. vakit hızlı geçiyor.

işte bu ve bunun gibi şeyler hepimiz için geçerli, bu dönem herkes bi sevgi yumağı. meleba naber ehe ehe senden naber ya canıımmm falan diye geziyoruz. birbirinden haz etmeyen insanlar karşılaşınca birbirlerine sarılıp öpüyorlar falan. samimi olmayan insanlar birbirlerine sevgililerinin mesajlarını falan gösteriyor. herkes birbirinin yanında ağlayabilecek kafaya sahip artık. çok komik. zaten ben de insanlara "canım" ve "tatlım" demeye başlayacak kadar düştüm. şu ana kadar samimi olmadığım insanlarla mesajlaşıyorum, onlar da arıyorlar falan filan derken anladım ki okul yakında bitecek. o kadar da yakın olmasa bile, bize çok yakın geldi sanırım.

ciddi ciddi sevgi duymadığım insan kalmadı artık. herkesi gerçekten seviyorum. en zayıf halka olan grup arkadaşımı bile seviyorum. her sabahın köründe hukuk fakültesinin kıçından geçerken duyduğum midye tava kokusunun anlamsızlığını bile boşverdim, ona bile alıştım, onu bile seviyorum. çamlık kavramının sadece kadıköy anadolu'da olabileceğine, yeditepe'nin bunu aşırdığına inansam da artık ben de umursamadan ve düşünmeden ''çamlıktayım'' diyebiliyorum. ne oldum ben ya? bu kadar sevgi doluluk biraz deli sanki.

bin yıl önceki sevgilimle bıkmadan usanmadan sabahın köründen akşama kadar oturduğumuz sol cafe'yi, oraya giden kestirme yolu bana öğretişini ve sıkıldığımızda kesme şekerlerden yaptığımız binaları hatırlıyorum, unutmuştum. bişeyleri hatırlamamak için daha eski şeyleri hatırlıyorum galiba. aklıma böyle şeyler geliyor. gülüyorum.


barış bana şu anda şunu hediye etti: tık.



bence bütün suç gezegenlerin konumundadır yine. kesin. tırt.

Hiç yorum yok:

Web Analytics Real Time Web Analytics