bazen böyle uzun uzun bir şeyler yazıyorum, bir kişiye. bir kişiye derken, hep aynı kişiye değil. söylemekten çekindiğim şeyleri mi yazıyorum? sanırım öyle. kırmaktan korkuyorum genelde, kendi içimde tüm muhasebelerini tamamlamadan götürüp göstermek istemiyorum. ya yanlış anlarsa diyorum, ya ben anlam veremedim diye tamamen bırakıverirse. korkuyorum böyle bazen. sonra oturup uzun uzun yazıyorum işte. sonra da o yazdıklarımı hiç vermiyorum. ha, bu yazılardan bir koca çekmece falan yok tabi. belki birkaç sayfa.
bir taraftan şöyle insanlar var. nasıl insanlar biliyor musun, sırf ''şöyle insanlar'' sözcüklerini seçtim diye, kötü olduklarını ima ettiğimi sanmandan korktuğum insanlar. sadece farklı olduklarını söylüyorum. hani düşündüklerini son derece kırıcı bir şekilde ifade etseler, bağırıp çağırsalar da karşılarındaki insanlar onları yanlış anlamıyor ya. o insanlardan olsam ya. mükemmel bence o insanlar. mesela beni kaybetmek çok zor, bana istediğini say söv sonra geç karşıma sevgi dolu bir şeyler söyle, süt liman. hemen unuturum öncekileri. ama ben hiç anlamsızca bağırıp çağırıp da affedilmedim yıllardır. süzgeçten geçirmeden içimdekileri dökmedim, affedilmem çünkü, adım gibi biliyorum. şöyle bir 3 yıldır desem tutarlı olur sanırım. ondan öncesinde ben de ''şöyle insanlar'' dediğim insanlardandım. özür dileyince her yaptığı şey affedilebilen insan. o insan, ne çok sevilen bir insan. sevildiğini bilip çılgın gibi şımarıp, yine de o çok sevilen insan olarak kalabilir o insan.
ben de resmen, pısırık kılığı kıyafetini çok ucuza bulmuşum da o an üzerime geçirmişim, a ben daha da bunu çıkartmam demişim gibi. bazı insanların karşısında cidden böyleyim. eski arkadaşlarım beni hiç yanlış anlamıyor ama. bir an içimden geliyor, sinirleniyorum, ağzıma geleni söylüyorum. birkaç dakika geçtikten sonra, ''yarın napsak'' diyorum, ''sinemaya mı gitsek'' diyor mesela. kan bağı var gibi. hatta daha bile rahat. çünkü, abimle küsünce 1-2 hafta konuşmayabiliyoruz.
sonra bir de konuşmaktan korkan insandan daha vahim durumda olan bir insan var. düşünmekten korkan insan. ''dur dur, oralara hiç girmeyelim, vallahi çıkamayız'' insanı.
bazen bazı şeyleri irdelemekten çok çekiniyorum. kırılmaktan çok çekiniyorum. dur diyorum, dur bi kırılmayayım da bakarız. unutup akışına bırakayım. sonra da işte, ne bileyim, içim sıkılıyor.
bu yüzden şu anda üzerimde lise polarım, elimde lisemin amblemi olan bir fincan var. güvenli alandayım. ve az önce birkaç sayfa yazdım.
insanın kısa ya da uzun anlar dahilinde başına gelebilecek en berbat şey, hiç hoşlanmadığı huyları bir anda kendi üzerine yapışmış halde bulmak. bunları sana anlatmak istemediğim halde anlatmam gibi. manasız. gayesiz.
kendimi kötü hissettiğim zaman canım çok sıkılıyor, canım sıkılınca kendimi daha da kötü hissediyorum. birisi beni neşelendirsin istiyorum. eskiden bir arkadaşım, mutsuz olduğunda kimsenin bunu değiştirmesine izin vermiyorsun derdi. cidden de inatla, ısrar kıyamet mutsuz olmaya devam ederdim. ta ki, neye üzüldüğümü unutup da alakasız şeylere üzülmeye başladığımı tesadüfen idrak edene kadar. artık şöyle bir hale geldim, her sabah yataktan bambaşka bir modda uyanıyorum. hangi mod olacağı bütünüyle kısmet. bilemeyiz. mesela muazzam mutsuz uyuyacağım bu gecenin ertesi günü yataktan son derece neşeli kalktığımda ''önceki gece ne kadar salakmışım dimi'' diyeceğim kendime falan. hayat sürprizlerle dolu olsa da, kendi konseptime hakimim.
tabi yine de o yazı orada kalacak.
bak yine kendime iki tokat atasım geldi.
neyse, ağzımızın tadı kaçmasın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder