15 Nisan 2010 Perşembe

festival güncesi #5

bugün öyle dolu bir gündü ki.
başlangıcındaki yorgunluğum kış aylarından tanıdık gibiydi. biraz da her sabah ve her geceyarısı aynı toplu taşıma yolculuğunu yaşadığım için bıkmış bir haldeydim. "festival bitsin, 5 ay taksime gelmicem! yok, hatta avrupa yakasına adımımı atmıcam!" gibi bir ruh haline bile girdim. sırf uykudan bayılmak üzere olduğum için, evden yarım saat erken çıktım ki yavaş yavaş yürüyeyim. vapurda dinleyecek şarkı beğenemedim sonra. bütün şarkılardan sıkılan zavallı kız oldum. sigara içerken midem bulandı. üşüdüm. uykum açılmak bilmedi, ama canım kahve de istemedi. ne lanet gün bugün, uğursuzluk mu geldi nedir diye düşündüm baya baya.
sonra yine bana artık uzun gelmeye başlayan yolculuğumu tamamlayıp taksim'e vardığımda kendimi itekleyerek kahve, barış'a da gelince içer bence diye pellegrino aldım. sinepop'un girişinde tek başıma beklerken kahve ve lucky beni sevindirir gibi oldu. fakat sonra, bizimkiler'de abbas rolündeki amcayı kırmızı pantolon ve mavi mont ile görünce için için gülmeye başladım. lezbiyen vampirler'in girişinde görmeyi pek beklemiyordum zira. komik oldu bence.
yarım saat kadar bekledikten sonra barış beni yanıltmadı ve geldi. yanıltmadı derken, 30 saniye bile kalsa gelirdi ve yetişirdik, bir şekilde emindim. ya da barış'ı beklemeye çok feci alıştım, bilemiyorum. (barış, okumuyorsun ama olur da okursan bil ki, kötü bişey demedim valla iyi bişey demeye çalıştımdı ben. öptüms. )


ve lezbiyen vampirler başladı. istanbul'da geçen, almanca bir film. hemen bir cami görüntüsü ve ardından lezbiyen bir gece kulübü şovu ile girdik filme. bir retro bir retro ki sorma. ama o tadı anlatmam mümkün değil. o efektlerin, senaryo öğelerinin komikliği yaşanmalı. hatta aslında yaşadın ve biliyorsun, ben şu an anlatamıyorum.o yüzden "anlatılmaz, yaşanır.." klişesine sığınıyorum ki gönlümü ferah tutayım. evet, bencilim.



ben en çok erotizmi, en çok seksi bişeyi bu filmden bekliyordum ama inanır mısın festival boyunca izlediğim en masum filmlerden biriydi. gerçi bir noktadan sonra kafamda memeleri ve pipileri kategorize edebilecek arşive sahip olduğumu bu filmle anladım. ve bu arşivi bu festivale borçluyum. teşekkür ederim. gerçekten.

sonra tropikal tanrı dedik.
aslında onu demeden önce yine bir gezelim görelim dedik. aya triada'ya gidip ayin dinledik iki arada bir derede. evet, gerçekten bunu nasıl o araya sıkıştırdık ben de şimdi bakınca pek idrak edemiyorum. ayin dinlemek gibi bir amacımız da yoktu aslında, sadece şöyle bir bakıp çıkacaktık. kilisenin önünde durup "bu kilisenin dönemi şu, yok hayır şu" tartışmasını yaşarken yanımdaki insanı bir daha sevdim. "iyi ki varsın" dedim, sarıldım. o bişey demedi. öküz. o da sarıldı sağolsun ama bu esnada gözlüğüme çarpıp "gözlüğüne de nası koydum ehe ehe" dedi. (oku oku bunları.  yüzüne de söyledim. ayıp ayol.) oturup ayin dinledik/izledik. ben eleni, barış da yolanda koltuklarında oturuyorduk. bu kısmı da ayrı espriliydi, keşke oturup uzun uzun açıklamaya mecalim olsa. neyse işte biz bir hayli büyülendik, bir önceki günün de katkısıyla sanıyorum. (the calling izlemiştik, adam gibi okusan hatırlarsın.) 





sonra ayin bitti ve hadi tropikal tanrı dedik.

çok siyasi, ağır bir film bekliyordum ne yalan söyleyeyim. hem haiti'de geçiyor, hem başkandı diktatördü filan derken sürüklenmem zor olur sanıyordum. oysa ki en sessiz ve odaklanmış geçen filmim buydu. bir ara adam yavru köpeğe tekme attı diye hüngür hüngür ağladım, o ayrı. filmde adam en yakın arkadaşını öldürüyor, annesine iğrenç davranıyor, millet aç sefil vs ama ben adam yavru köpeğe tekme attı diye ağladım, bu apayrı.

gerçekten güç ve getirdikleri/götürdükleri ile ilgili daha sürükleyici bir senaryo olamazdı diye düşünüyorum. mekanları da ne güzel kullanmışlar, tebrik edilesi.





bir sonraki film için kadıköy'e yolculuk yapmak gerekti. ama biz arada yemek ve kahveyi ihmal etmedik. çok keyifli insanlarız çünkü. megalomanlıktan ölmüşüm ben sonra bi de, dimi?

ardından gainsbourg ve apayrı bir ruh hali geldi. akarak geldi hem de.




vie héroique. bu filme dair konuşmaya cesaret edemiyorum. eski sevgilimin tavsiyesi üzerine gittim ve eski sevgilimi gördüm gainsbourg'da. hatta eski sevgililerimi gördüm gibi. tuhaftı. arada bir obsesif gibi barış'ın omzunu koklamasam dikkatimi dağıtamaz ve bunalıma girerdim herhalde. (evet, bu da yeni film eşlikçisi hobim.) 


serge, tipik aşık olduğum adam modeli. bohem, sanat dolu, rengarenk ve genellikle her an her şeyi yapabilir ama öte yandan ne zaman ne yapacağı tahmin edilebilir. yine de emin olamazsın. aynı zamanda hem çok duygusal hem de çok duyarsız. nasıl başarır bunu bir insan bilmiyorum fakat var böyle insanlar. ve ben onları bulup seçip ayıklayıp aşık olurum genelde.

yine de kendimi kınamayı bıraktım bu filmden sonra. ne de olsa jane birkin de brigitte bardot da benden çok farklı değilmiş. erkekler konusundaki nihai kararları başarılıymış gerçi. benim nihai kararım muallak. belki de o kadar zamandan sonra aşık olduğum modeli kopyalayıp kendime yapıştırdım.

filmde biraz la vie en rose tadı vardı, biraz da geçmişi düşünürken rüyalarınla gerçekleri / gerçekte olanlarla senin gördüklerini karıştırdığın anların tadı vardı. hani böyle midene yumruk yemişsin de güvenli bir huzursuzlukla dolmuşsun gibi.

bana o kadar derinlerde bir yerden dokundu ki izlediğim şey, çıkarıp buraya getiremiyorum. parmağımın ucuna gelip bir anda takılıp kalıyor.

izle, izleme gibi önerilerde bulunmaya da cesaretim yok. kim nasıl etkilenir, hiç tahmin edemiyorum.


duygularım fazla karıştığı zamanlarda geldiğim hale geliyorum sadece. iki uçta gidip geliyorum yani. her şeyimle. 







je t'aime... moi non plus.

Hiç yorum yok:

Web Analytics Real Time Web Analytics