uyandığım gibi üstüme dünkü kıyafetlerimi giyip, ev sahibi ile sigara ve adaçayı içtim. dişimi fırçalayıp çıktım ki eve gideyim. çünkü bu akşam yine bir hoşluk, bir enteresanlık peşinde olacağım. bu da yüzüğümü nasıl uzaklarda bir evde unuttuğumun hikayesi idi.
otobüsten inip eve doğru yürürken yine bir unicef adamı tarafından durduruldum. bu esnada üzerimde kürklü bir manto ve canım bebeğim audrey tişörtüm mevcut idi. şimdi böyle anlatınca her şey çok güzel gibi gelse de, aslında saçlarım adeta 80ler punkçı saçı gibi görünüyordu. (oğlançocuğutadında bir kısalık ve kırmızı bir renk, 3 gün yıkama) üzerimde djarum cherry kokusu, adaçayı kokusu ve bana ait olmayan bir parfüm kokusu olması da biraz hippielik katmış olabilir. unicef adamı şaşırtıcı bir şekilde inanılmaz sempatik davranmaktaydı. bir süre unicef haricinde her şeyden konuştuk. mimari de dahil olmak üzere. fakat bu sevgili unicef arkadaşı "sabahlıyorsun sürekli değil mi, bizim taşkışla'daki arkadaşlar da öyle" dediği anda "hıı.. görüşürüz o zaman kolay gelsin" diyerek hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladım. adam da gülümseyip "asıl sana kolay gelsin" dedi. haklı mıydı? elbette.
şu anda baş ağrısından ölüp gitmek üzereyim sanırım. duşa girecek ve giyineceğim. gezeceğim. göreceğim.
bir de bir şeyler daha yazmıştım ama kaybettim. üzücü. uzun gibiydi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder